05 ŞUBAT, CUMA, 2016

Carol: ‘Kusursuz’ Bir Güzellik!

Bir sinema eleştirmeni için en zor şey ‘kusursuz’ bir filmi yazmaktır. Carol, o kadar kusursuz ki hakkında ne yazsak az kalacak. 

Carol: ‘Kusursuz’ Bir Güzellik!

Bir sinema eleştirmeni için zor olan şey, kötü, vasat ya da ‘eh’ kabilinden filmlerin iyi ve kötü taraflarını yazmak değildir. Zor olan, kusursuz bir filmin neden o kadar iyi olduğunu anlatmaktır. Çünkü ne yazarsanız yazın, nasıl bir analiz yaparsanız yapın ortaya çıkan malzeme asla filmi tam olarak anlatmaya yetmeyecektir. Hep eksik kalacaktır, bir şeyler atlanacaktır. Tood Haynes imzalı Carol da böyle filmlerden işte. Aslında filmle ilgili söylenebilecek tek bir cümle var: Bu kusursuz sinema şölenini kaçırmayın! Nokta.

Ama biz yine de görevimizi yerine getirelim ve Carol’ın neden çok iyi bir film olduğunu anlatmaya çalışalım dilimiz döndüğünce. Tood Haynes, ‘dönem’ filmleri yapmayı seviyor ve sanatın diğer dallarına olan aşinalığı atmosfer kurmada oldukça işine yarıyor belli ki. 2002 tarihli Cennetten Çok Uzakta (Far from Heaven) ile 50’li yılların ruhunu anlamaya ne kadar yatkın olduğunu ispatlamıştı zaten. Ardından 2007’de Beni Orada Arama (I’m Not There) geldi. Bob Dylan’ın ‘kafasının içini’ anlamaya çabalayan film 60’lar dünyasına götürmeyi başarmıştı seyircisini. Carol ile bir kez daha 50’lere dönen Haynes, işini baştan sağlama alıyor ve Patricia Highsmith’in kitabından çıkıyor yola. Evli, bir çocuk annesi olan, orta sınıfa mensup Carol, Noel için hediye satın almak için bir oyuncakçı dükkânına girer. Dükkânda tezgâhtar olarak çalışan Therese ile bir an göz göze gelirler. O an biri orta yaşlı ama alabildiğine çekici, diğer 20’lerinin başında ve hayatı keşfetmeye aç bu iki kadın arasında yaşanacak aşkın hikayesini izleyeceğimizi anlarız. 

Öncelikle, Haynes’in artık alametifarikası haline gelen dönem atmosferi yaratmadaki başarısının altını çizelim. Yalnızca kıyafetler, arabalar, sokaklar değil. Karakterlerin ruh halleri, davranışları, hayata dair beklenti ve umutları da dönemin ruhuna o kadar uygun. Renk kullanımından, mekânlardaki en ufak ayrıntıya kadar her şey öylesine titizlikle tasarlanmış ki hikaye sizi hemen alıyor içine zaten. Yönetmenin daha önce Beni Orada Arama’da birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Edward Lachman’ın Oscar adaylığının boşuna olmadığını da ekleyelim.

Film, iki kadının aşkına dair değil. Aşka dair! Ama yalnızca bununla kalmıyor. Alttan alta karakterlerin sınıfsal özellikleri ve aile bağları hakkında da yorumlarda bulunmayı ihmal etmiyor. Therese’nin bir ailesinin olmaması, kararlar almasında ve uygulamasında onu özgür bırakırken, Carol sürekli olarak ‘kutsal aile’nin tehdidi altında hissediyor kendini ve bu durum onu bazen zayıf düşürüyor. Öte yandan Carol’un sınıfının ve ekonomik gücünün ortaya çıkardığı özgüven, Therese’in giderek merakın ve keşfetme duygusunun kapılarını güvenle açması için olanak yaratıyor. Carol’un özgüveni orta sınıf ahlakı ve ‘kutsal aile’nin duvarlarına çarptığında ise Therese’nin cesaretini bulamadığını görüyoruz. Davranış biçimlerinin, aile, sosyal statü gibi durumlar karşısında vereceğimiz tepkilerin aynı zamanda sınıfsal özelliklerimize göre belirlendiğinin iyi bir örneği olarak kendisine ayrı bir alan açıyor film. 

Rooney Mara, Therese rolünde kuşku yok ki kariyerinin zirvesine çıkıyor. Zaten Cannes’da aldığı ödül de bunun kanıtı. Hoş ödül almasa da film en büyük kanıt! Hayatı, kendisine öğretildiği gibi yaşarken, bir bakışla bütün yolunu değiştirme cesareti kendinde bulan ve bunu yaparken de dönüp arkasına bakmayan genç bir kadına kusursuzca hayat veriyor. Yine de dünyada çok az kişinin Cate Blanchett’in perdede yarattığı auranın yanına yaklaşabileceğini unutmamalıyız. Filmi izledikten sonra Carol karakteri için Cate Blanchett’tan başkasını düşünmek neredeyse olanaksız hale geliyor. Her şey bir yana, Patricia Highsmith’in kaleminin, Tood Haynes’in gözünün maharetlerini de aşan final sahnesindeki bakışı uzun süre akıllardan çıkmayacak.

0
7777
3
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle