15 ŞUBAT, CUMA, 2019

Babaya Veda Seremonisi

Lübnan asıllı yazar Wajdi Mouawad’ın, kaynağını Oedipus, Hamlet ve Budala’dan alan modern zaman klasiği Kıyı, Moda Sahnesi’nde izleyiciyle buluşuyor.

Babaya Veda Seremonisi

2011 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen oyunu Yanık ve 21. İstanbul Tiyatro Festivali’nde kendi yazıp yönettiği ve oynadığı oyunu Yalnız/ Seuls ile yakından tanıma fırsatı bulduğumuz Wajdi Mouawad, 1968 yılında doğduğu Lübnan’ı iç savaş nedeniyle sekiz yaşında terk etmek zorunda kalmış bir “sürgün”dür. Önce Paris’e göç eden aile, burada resmi işlemleri tamamlayamadığı için bir kez daha ülke değiştirip Kanada’ya göçer. Üniversite eğitimini Quebec’te tamamlayan genç Mouawad, oyunculuk eğitiminin ardından kurduğu tiyatro topluluğu ile oyunculuk, yazarlık, yönetmenlik ve sanat yönetmenliği yapacağı tiyatro dünyasına adım atar. Yangınlar adlı oyunu, 2010 yılında Denis Villeneuve tarafından sinemaya uyarlanır ve 83. Oscar Töreni’nde yabancı dilde en iyi film ödülüne aday olur. 1997 yılında yazıp sahnelediği Kıyı’yı ise 2005 yılında bizzat sinemaya uyarlar ve yönetir.

Kıyı’nın yazım aşamasını: “Zihnimde kaynağını Oedipus, Hamlet ve Budala okumalarımdan alan bir oyun tasarısı şekillenmeye başladığında, bu üç devi neyin bir araya getirdiğini anlama fırsatı yakalamıştım. Onları birleştiren üçünün de prens olması (Thebai Prensi, Danimarka Prensi ve Prens Mışkin) değildi yalnızca, bunun ötesinde, üçünün de mevcudiyeti, kendi babalarıyla olan çetrefilli ilişkilerinin derin izlerini taşıyordu. Biri kendi babasını öldürmüştü, biri cinayete kurban giden babasının intikamını almak zorundaydı, diğeriyse babasını hiç tanımamıştı. Bu noktaya vardığımda gördüğüm şu oldu: Bu üç kişi, aslında aynı hikâyeyi nöbetleşe anlatıyorlardı, birinin bıraktığı yerden, sanki diğeri devam ediyordu. Ölen babasının cesedini gömmek için yer arayan bir kişiyi sahneye taşıma fikri işte böyle doğmuş oldu. Yol görünmüştü: Bir adam babasının cesedini gömecek bir yer arıyor, köklerinin uzandığı topraklara dönüyor ve o topraklarda, kendi varlığını, kendi kimliğini yeniden keşfetmesine vesile olacak karşılaşmalar yaşıyor” cümleleriyle anlatan Wajdi Mouawad’ın bütün üretimini yönlendiren göç, sürgün, köksüzlük ve kimliksizlik temalarını, acı ve şiddet barındıran kendine özgü diliyle külliyatına eklediği eseri Kıyı, şimdiden modern çağın klasikleri arasında sayılabilir.

“Zırzıralobabanızöldübigeliverin”

Annesini kendi doğumunda kaybeden Wilfrid, bir gece telefonunda duyduğu “zırzıralobabanızöldübigeliverin” sesiyle, bir anda kendisini sırtında taşıdığı babasının günden güne çürüyen ve ağırlaşan ölüsü ile savaştan yeni çıkmış ve artık ölülerin gömüleceği bir karış yer bile kalmamış olan kanlı ve acılı topraklarda bulur. Yolların kesiştiği yerde rastladığı yetim gençler ve onların öyküleriyle devam ettiği yolculuğunda, o güne kadar farkında olmadığı köksüzlüğü ve vatansızlığıyla da yüzleşecektir.

“Dünyaya geleyim dedim annem öldü, üç posta kayayım dedim babam öldü!”

Genç Wilfrid, hayatının en güzel seksini yaparken çalan telefonla, çocukluğundan beri görmediği babasını kaybettiğini öğrenmiş, her zor zamanında olduğu gibi, en büyük destekçisi, hayali ama sadık şövalye Guiromelan yardımına koşmuştur.

“Babam öldü, Şövalye Guiromelan”

“Bu, her iyi babanın evladından önce yapması gereken şeydir Wilfrid!”

Ancak Wilfrid için asıl zorluklar, babasını gömmek için kolları sıvadığında başlamış, akrabalarının, annesinin yanına gömülmesine asla izin vermediği babanın ölüsü ortada kalmıştır.

Babası İsmail’i annesi Jeanne’nin yanına gömemeyen Wilfrid, onu doğduğu topraklara götürmeye karar verir. Bu arada babasının ölürken yanında bulunan valizinden, yıllarca kendisine yazıp asla göndermediği mektupları çıkar ve okuduğu her mektup, babasının kendisine hediye ettiği geçmişten karelere dönüşür.

Hayali şövalye, babanın yaşayan ruhu ve her an daha da ağırlaşıp çürüyen bedeni, Wilfrid’ın yol arkadaşlarıdır.

“Yolların kesiştiği yerde, belki de rastlayacaksın ötekine!”

Baba topraklarına vardıklarında, yaraları taze savaşın acısıyla çırpınan babasız çocuklar bir bir katılacaktır onlara.

Babası için gömecek yer arayan Wilfrid, oğlu Hektor’un cenazesini gömebilmek için Akhilleus’a yalvaran yaşlı Priamos için ağlayan kör Wazaan’la karşılaşır önce, ardından mayınlarda sevgilisini yitirmiş, yüreğinden yükselen acı sesi duyurmak için durmadan şarkılar söyleyen Simone’la.

Savaştan dönerken, öz babasını tanımayıp acımasızca öldüren Ame katılır onlara. Yolda kendilerini bekleyen ise, küçük bir çocukken babasının kesik başı eline verildiğinde katıla katıla gülmüş ve hâlâ gülmekte olan Sabbe’dir. Geceler boyu vadiden Sabbe’nin kahkahalarına karşılık veren, annesiz babasız Massi’yi de yanlarına alıp devam ederler yollarına.

Önce Wilfrid’in babasına uygun bir yer bulup gömecekler ve ardından şehirlere gidip meydanlara çıkacak ve unutacak kadar zaman geçmemiş olsa da çekilen acıları ve unutulanları hatırlatacaklardır var güçleriyle haykırarak insanlara.

“Üzerine isimlerimizi kazıyabileceğimiz ne bir taş parçası bıraktılar bize, ne bir anıt! Ama bakın burada bunların içerisinde, yaşayanlar ve ölüler bir arada”

Ancak hâlâ tamamlanmış değillerdir. Ailesini kaybedince savaş öncesine ait rehberleri toplayan ve köy köy gezip yaşayan ve ölenlerin isimlerini kayıt eden Josephine katılacaktır gruba.

Yolculuk, “Keşke ben de yaşasaymışım, acayip imreniyorum onlara! En azından anlamlı bir hikâyeleri var anlatacak.” diyen Wilfrid için köklerden gelen acılarla tanışmaya dönüşürken, sırtında taşıdığı babası, “Başı hâlâ yerinde duran bir babanın cesedi, gerçek bir mucizedir. Varsın koksun leş gibi, daha bile iyi, koksun ki bileyim hâlâ burada olduğunu, kaybolmadığını, çalınmadığını, yakılmadığını” diyen tüm diğerleri için vedalaşacakları kendi babalarına dönüşmüştür. Ancak artık gelinen Kıyı’da vakit, geçmişle, babayla, şövalyeyle ve çocuklukla vedalaşma vaktidir.

Ayberk Erkay’ın başarılı çevirisiyle okuma fırsatı bulduğumuz Wajdi Mouawad’ın bu destansı metnini, etkileyici bir sunumla Moda Sahnesi’nde izlemek mümkün. Wilfrid rolünde Onur Ünsal’ın artık kanıksadığımız içten, sade ve göz dolduran performansı, baba rolündeki Uluç Esen’in esprili ve inandırıcı oyunculuğu ve özellikle Şövalye Guiromelan’ın coşkulu, çocuksu yorumu, oyunculuk anlamında en akılda kalıcı olanları.

Oyuncuların müzik performansı, zengin bir sunuma dönüşürken, mekân değişimleri arasındaki akıcı geçişler, Wifrid’in hayatının başrolünü oynaması mizanseninde kullanılan yönetmen ve çekim ekibinin konumlandırılması, yönetmen Kemal Aydoğan’ın oyunda öne çıkan katkılarından sadece birkaçı olarak sayılabilir. Oyunun bir diğer etkileyici yanı olarak -aslındaki gibi- yakın geçmişe ait siyasi sebeple ölmüş isimlerin okunduğu kısım söylenebilir.

0
6905
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle