
Jonathan Crary’nin kaleme aldığı Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken: Dijital Çağdan Kapitalizm-Sonrası Dünyaya, Tuncay Birkan’ın çevirisiyle Metis Yayınları’ndan çıktı.
Jonathan Crary: “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü¨-sisteminin yok edilmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, “yakıp yıkma” safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek için hayati kaynakların imha edilmesi anlamına gelir. Daha genel anlamdaysa, bereketli bölgelerin çoraklaştırılıp yenilenme kapasitesini yitirmesine karşılık gelir. Sudan mahrum bırakılmış nehirleri ve yeraltı suları zehirlenmiş havası kirlenmiş toprağı kuraklık ve kimyasal tarımla mahvedilmiş kavrulmuş bir dünya demektir.
Yakıp yıkma kapitalizmi, grup ve toplulukların kendi kendilerini geçindirmesine, kendi kendini yönetmesine veya birbirlerine destek olmasına imkân veren ne varsa imha eder. Bu durum madencilik, ormansızlaştırma ve zehirli atık yığma yoluyla yaşanması imkânsız çorak alanlar ve yoksulların umutsuz iç sürgünler haline geldiği şehirler yaratılan Küresel Güney’de son derece şiddetli yaşanıyor. Hesaplanarak düşük seviyede tutulan savaş hali veya uyuşturucu kartelleri arasındaki çatışmalar, bir zamanlar sivil toplumu andıran her şeyin ortadan kalkmasına neden oluyor.
Bunun karşısında “toplum karşıtı aygıtlara” kul köle olmaktan kurtulma ve pasiflik ile yalıtılmışlığı yeni dayanışma biçimlerine dönüştürme konusunda birliğin ve ortak eylemliliklerin benzersiz bir gücü olduğunu söyleyebiliriz.”
Özcan Alper’in başrollerinde Berkay Ateş, Cem Yiğit Üzümoğlu, Taner Birsel, Pınar Deniz ve Sibel Kekilli’nin yer aldığı son filmi Karanlık Gece, 28 Nisan Cuma günü vizyona giriyor.
Özcan Alper’in dördüncü uzun metrajlı filmi olan ve senaryosunu Murat Uyurkulak ile birlikte yazdığı film, İshak’ın toplu bir öfkenin parçası hâline gelerek Anadolu’da küçük bir köyde vicdanıyla nasıl başa çıktığını ve kolektif sessizliğin şiddetiyle nasıl mücadele ettiğini anlatıyor.
Nar Film, BKM ve Baykuş Yapım’ın yapımcısı olduğu Karanlık Gece, prömiyerini yaptığı 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Senaryo Ödülleri’ni kazanmıştı.
Karanlık Gece’nin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.
https://www.youtube.com/watch?v=uGpoimqxoq0
Zeynep Çilek Çimen’in yeni sergisi “Bahar” ve Mustafa Aykurt’un İstanbul’daki ilk sergisi “Gücün İmitasyonu” 6 Mayıs itibariyle MERKUR’de sanatseverlerle buluşacak.
Zeynep Çilek Çimen, aldığı geleneksel sanatlar eğitimi ile nakkaşlık pratiklerini kullanarak Batı sanat tarihindeki çiçek gösterimlerini yeniden sorguluyor. Sanatçının opart dokunuşları ile iç içe geçmiş bitkisel motifleri izleyiciyi, zihninin geri planında sıkışıp kalmış anlam boyutlarıyla karşı karşıya getiriyor. Rengini bahar çiçeklerinden alan gösterimler, minyatür sanatındaki boşluk olgusunu anımsatıyor. Döneminin çağdaşı diye adlandırılan Kara Memi’nin sanat pratiğine odaklanan Çimen, Kara Memi’nin stilize edilmiş bahar dallarının natüralist üslubunu kendi yaklaşımıyla yeniden yorumluyor. Sergide saydamdan opağa doğru ilerleyen bir düzende derinlik algısı yaratan stilize çiçek motifleri, tekrarlanıp kimliksizleşerek kendini var ediyor.
Zeynep Çilek Çimen kendi sanat pratiğini şu sözlerle anlatıyor: “Eski ile eskimiş aynı şey değildir. Bazı şeyler eskimez. Motifler de bunlardan biridir. Hayallerle, beklentilerle, umutlarla hazırlanır; devrin estetik anlayışını, zevkini, hatta hayata bakışını yansıtır; onda hazırlanış amacını aşan bir anlam ve güzellik vardır. Öte yandan biliyorsunuz ki yaşam tıpkı Baudelaire’in dediği gibi kalıcı olan şeylerle geçici olan şeylerin bir dengesidir. Ve özellikle modern zamanlarda kültürel saflıktan söz etmek mümkün değildir. Ayrıca geleneklerin yaşayabilmesi için bir toplumda yaşayan bazı bireylerin onları sürdürmeye gönüllü olması gerekir. Sürekli bir değişimin ortasında motifler de değişir.”
Mustafa Aykurt’un “Gücün İmitasyonu” sergisindeki çalışmalarında hayvan formları üzerinden gücün imitasyonunu deneyimliyor.
“Gücün İmitasyonu” sergi metni:
“İnsanın evrimsel gelişiminde en önemli yeteneği taklit etme becerisiydi. Oyuncaklardan oyunlara, giysilerden aksesuarlara, savaş aletlerinden bayraklara, destanlardan mitolojiye ve hatta sanatına kadar tüm kültüründe kendini gösteren bir olguydu bu. Taklit etme eğilimi, yani doğayı yine onun diliyle anlamaya çalışmak, hayatta kalma içgüdüsünün bir yansıması gibi. Bu yeteneğini geliştirdikçe merak önce arayışa sonra keşiflere dönüştü. Doğadaki gücün farkına varan insan bunu kullanabilmenin yollarını aradı; doğa dönüşürken onun devamlılığına tanık olduğunda bu döngünün kendi içinde de olduğunu keşfetti. Edindiği gücü kendini korumak, kendinden olmayanları uzaklaştırmak ya da kendinde olmayanları ele geçirmek için de kullandı. Gücün insan elinde binlerce yıldır değişen formu ve bu değişimlerin toplum üzerinden değerlendirilmesi hâlâ devam eden bir sorgulama. Sanatçı çalışmalarında konu edindiği hayvan formları üzerinden gücün imitasyonunu deneyimlemektedir.”
Zeynep Çilek Çimen’in “Bahar” ile Mustafa Aykurt’un “Gücün İmitasyonu” sergilerini 6 Mayıs - 3 Haziran tarihleri arasında MERKUR’de ziyaret edebilirsiniz.
Künye:
1-3. Zeynep Çilek Çimen “Bahar” Sergisi
4-5. Mustafa Aykurt “Gücün İmitasyonu” Sergisi
Booker Uluslararası Edebiyat Ödülü sahibi romanı Dolunay Kadınları ile tanıdığımız Jokha Alharthi’nin Ortadoğu’ya, servete, sosyal statüye, bir kadın olarak var olmaya dair bir anlatı sunan romanı Turunç Ağacı, Arapça aslından Süleyman Şahin’in çevirisiyle Timaş Yayınları’ndan çıktı.
TIME ve New Yorker tarafından 2022’nin En İyi Kitabı listelerinde anılan Turunç Ağacı, sosyal statü, zenginlik, arzu ve kadın temsili üzerine bir roman.
İngiltere’de eğitim gören Ummanlı Zuhur’un geçmişle bugün arasında sıkışıp kalmasının hikâyesini anlatıyor. Zuhur üniversitede arkadaşlıklar kurmaya ve asimile olmaya çalışırken hayatının merkezinde yer alan ilişkilere odaklanıyor. Bunların başında, memleketinden ayrılmasından hemen sonra vefat eden, her zaman büyükannesi olarak gördüğü Amir’in kızı ile olan bağı geliyor. Amir’in kızı zorluluklarla geçen yaşamı ve yaşadığı koşulların tarihsel anlatısı parçalar halinde ortaya çıkarken, Zuhur’un izole edilmiş ve yerine getirilmemiş bugünü de kurgu boyunca açılıyor, zaman geçtikçe bir anlatı diğerine geçiyor ve rüyalar anılarla karışıyor.
Gündüz Vassaf’ın insan olmaya ve insanın ürettiklerine, sanata ve özgürlüğe dair kaleme aldığı, yedi yılda tamamladığı ilk romanı Ressamın İsyanı, Everest Yayınları’ndan çıktı.
Vassaf, bu ilk romanında 16. yüzyıl resmine yeni bir yön vererek sanat tarihine damgasını vurmuş olan Caravaggio’dan yola çıkan bir arayış ve aşk hikâyesi anlatıyor. Romanda kurmacanın denemeyle, anının biyografiyle buluştuğu benzersiz bir anlatı sunuyor okura.
Ressamın İsyanı’nda ana karakter “Azize Lucia’nın Gömülüşü” resmiyle büyülenir ve kendini Caravaggio’nun hayat hikâyesine kaptırır; ülke ülke, tablo tablo gezerek yanıtların peşine düşer. Biyografisini yazanların hayatını magazinleştirmesi, her anlamda devrimciliğinin görmezden gelinmesi içinde büyük bir öfke uyandırır. Üstelik Caravaggio’nun ölümü de yaşamı gibi büyük bir sır perdesinin arkasındadır. Girdiği düello, İtalya içinde kaçışı, nihayet ortadan kayboluşu – resmi açıklamalardaki çelişkiler bir şeylerin örtbas edildiğini göstermektedir. Caravaggio ile takıntılı bir ilişki kuran ana karakter, aslında onun tabloları üzerinden kendi hayatının izini sürmekte, onun ölümüyle ilgili gizemi tutkuyla çözmeye çalışırken, kendi ölümlülüğünden kaçmanın bir yolunu aramaktadır. Bu esnada Caravaggio’yla kurduğu bağ, yeni bir aşk öznesiyle sınanır: Kanlı canlı bir şekilde karşısında olmasına rağmen, Lara da yüzyıllar önce kaybolan ressam kadar gizemlidir.
Dünya Koro Müziği Sempozyumu (WSCM), Estonya Filarmoni Oda Korosu ve Norveçli konuk şef Ragnar Rasmussen yönetimindeki Devlet Çoksesli Korosu’nun “Köprüler” konseriyle 25 Nisan’da AKM’de başlayacak.
Kültür ve Turizm Bakanlığının ev sahipliğinde gerçekleşecek Uluslararası Koro Müziği Federasyonu’nun (IFCM) en büyük etkinliği Dünya Koro Müziği Sempozyumu, 25 - 30 Nisan tarihleri arasında başta Atatürk Kültür Merkezi olmak üzere Akbank Sanat, Atlas 1948 Sineması, Borusan Müzik Evi, Garibaldi Sahnesi, Grand Pera Emek Sahnesi, Santa Maria Draperis Kilisesi, St. Antuan Kilisesi ve Taksim Camii Kültür Merkezi gibi Beyoğlu’nun tarihi mekânlarında gerçekleşecek. 5 kıtayı temsil eden 28 farklı ülkeden 80’den fazla konuşmacı ile 2500’den fazla sanatçıyı konuk edecek sempozyumun açılış konseri 25 Nisan Salı günü AKM Türk Telekom Opera Salonu’nda gerçekleşecek. Konserde, iki kere “En İyi Koral Performans” dalında Grammy ödülü kazanan Estonya Filarmoni Oda Korosu ile 35 yıldır Türkiye’de koro müziğinin geniş kitlelere ulaşmasında rol oynayan, Avrupa Profesyonel Korolar Birliği (TENSO) üyesi Devlet Çoksesli Korosu sahne alacak. Estonya Filarmoni Oda Korosu, kurucu şefleri Tõnu Kaljuste yönetiminde Estonya’nın önemli bestecilerinden Veljo Tormis’in, Devlet Çoksesli Korosu da Norveçli konuk şef Ragnar Rasmussen yönetiminde Türkiye’den ve Norveç’ten çeşitli bestecilerin eserlerini seslendirecek. 55 koro ve 2500 koristin yer alacağı, 150’yi aşkın sergi, atölye ve etkinlikle seçkin bir program sunan sempozyum kapsamında 11 ayrı mekânda 44 konser verilecek.
AKM Türk Telekom Opera Salonunda gerçekleşecek gala konserlerinde, üç koro sanatseverlerle buluşacak. 26 Nisan’da Endonezya’dan Batavia Madrigal Singers, ABD’den Georgia Eyalet Üniversitesi Korosu ve Porto Riko’dan Orfeón San Juan Bautista sahne alacak. 27 Nisan’da Gabon’dan Le Chant Sur La Lowé, İsveç’ten Sofia Vokalensemble ve Kanada’dan Vancouver Gençlik Korosu dinleyicilerle buluşacak. 28 Nisan akşamı ise Lübnan’dan gelen Fayha Ulusal Korosu, Çin Taipeisi'nden gelen Taipei Filarmoni Oda Korosu ve İspanya’dan gelen Leioa Kantika Korala sahnede olacak.
Dünya Koro Müziği Sempozyumu’nun kapanış konseri AKM Türk Telekom Opera Salonunda 29 Nisan’da gerçekleşecek. Konserde sekiz koro aynı sahneyi paylaşacak. İstanbul’dan A Capella Boğaziçi, Boğaziçi Caz Korosu, Chromas, Rezonans, ve Sirene; Bursa’dan Nilüfer Çoksesli Korosu; İzmir’den Dokuz Eylül Üniversite Korosu ve Ankara’dan Jazzberry Tunes dinleyicilerle buluşacak.
Dünya Koro Müziği Sempozyumu’nda, Türkiye, Venezuela, Singapur, ABD, Almanya ve Malezyalı bestecilerin “Değişen Ufuklar” teması kapsamında sempozyum için besteledikleri eserlerin dünya prömiyerleri yapılacak. Sempozyum kapsamında Türkiye’den Devlet Çoksesli Çocuk Korosu, Borusan Çocuk Korosu, Lüleburgaz Çocuk Korosu, Beşiktaş Çocuk Korosu ve Macaristan’dan Cantemus Çocuk Korosu sahne alacak.
Sempozyum kapsamında oluşturulan Ustalık Sınıfları ile katılımcıların kendilerini şeflik ve bestecilik alanında geliştirebileceği bir platform da olacak. Ragnar Rasmussen öncülüğünde gerçekleşecek olan Şeflik Ustalık Sınıfı, sempozyumun ana etkinliklerinden birini oluşturacak. Ko Matsushita öncülüğündeki Bestecilik Ustalık Sınıfı, aktif katılımcıların besteleri üzerinden bestecilik tekniklerine ağırlık verecek. Ayrıca Tonu Kaljuste, Anthony Trecek King, Maria Guinand gibi ünlü isimler kültür ve sanat alanında farklı konularda konuşmalar gerçekleştirecek. Sempozyum kapsamında depremden etkilenmiş çocuklar, gençler ve yetişkinlerle çalışacak müzik eğitimcilerinin faydalanabileceği “Dayanışma Oturumları” düzenlenecek. Başvuran eğitimciler koro müziğinin birleştirici gücüne odaklanan atölye çalışmalarına ücretsiz olarak katılabilecekler.
Dünya Koro Müziği Sempozyumu hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
İstanbul’da Türkiye İş Bankası Müzesi’nde Cumhuriyetimizin 100. yılı vesilesiyle açılan “Yaşasın Cumhuriyet!” sergisi, 23 Nisan’dan itibaren Ankara’da Türkiye İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi’nde de sanatseverlerle buluşacak.
Yıl boyunca İstanbul ve Ankara’da eş zamanlı devam edecek “Yaşasın Cumhuriyet!” sergileri, müzelerin tarihi binalarının tasarımlarına ve sergilenen orijinal belge ve objelerle birbirinden farklılaşırken, konsept, kurgu ve zenginlik açısından benzer özellikler taşıyor. Ankara’daki sergide Başkent’e ayrılmış özel bir bölüm de yer alıyor ve kentin planlı büyümesi ve sosyal hayatının zenginleşmesi film ve fotoğraflar eşliğinde anlatılıyor. Sergilerde Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarının ruhunu, zorlu bir istiklal savaşının ardından siyasi bağımsızlığını kazanan bir ülkenin iktisadi bağımsızlığı inşa etmesinin ilk adımlarını ve yeniden doğuşunu izleyicilere sunuyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferle taçlanmazsa sonuç kalıcı olamaz” sözünden alınan ilhamla, İş Sanat’ın koordinasyonunda hazırlanan sergilerin küratörlüğünü 19. ve 20. yüzyıl Türkiye iktisadi ve sosyal tarihi, kurum ve girişimcilik tarihi konularında yaptığı çalışmalarla bilinen, Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Öğr. Üyesi Murat Koraltürk, tasarımını ise Pattu Mimarlık üstleniyor.
“Yaşasın Cumhuriyet! Atatürk Döneminde İktisadi Bağımsızlığın İlk Adımları” sergilerini Ulus’ta bulunan Türkiye İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi’nde ve Eminönü’ndeki Türkiye İş Bankası Müzesi’nde sene sonuna kadar pazartesi günleri hariç her gün ziyaret edebilirsiniz.
Goethe-Institut, “Kino 2023: Alman Filmleri Türkiye’de” programının İstanbul gösterimlerini Sinematek/Sinema Evi iş birliğiyle 25 - 30 Nisan tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşturacak.
Goethe-Institut’un German Films iş birliği ve Ernst Reuter İnisiyatifi (ERI) katkılarıyla düzenlediği “Kino 2023: Alman Filmleri Türkiye’de” son bir yıl içerisinde festivallerde dikkat çeken ve ödüller kazanan Alman yapımlarını izleyicinin beğenisine sunuyor. Programın Sinematek/Sinema Evi’nde gerçekleşecek gösterimleri kapsamında sekiz film izleyiciyle buluşacak.
Bu sene 42. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Alman yapımları ile yolculuğuna başlayan Kino 2023’ün Sinematek/Sinema Evi’ndeki programının açılışını Figüranlar filmi yapacak. Filmin yönetmeni Sophie Linnenbaum 25 Nisan’daki gösterime katılarak seyircilerin sorularını yanıtlayacak. Geçtiğimiz ay Nürnberg’deki Türkiye Almanya Film Festivali’nde En İyi Film ödülünü kazanan Figüranlar, sinema üzerine bir büyüme öyküsünü ele alıyor. İlk gösterimi şubat ayında Berlin Film Festivali’nin ana yarışmasında gerçekleşen iki film, Christian Petzold imzalı Kızıl Gökyüzü ve Margarethe von Trotta imzalı Ingeborg Bachmann – Çölün Kalbine Yolculuk Kino 2023 seçkisi kapsamında izleyicilerle buluşacak. Margarethe von Trotta, filmde ünlü Avusturyalı yazar Ingeborg Bachmann’ın bir diğer ünlü yazar, İsviçreli Max Frisch’le olan ilişkisini ve Bachmann’ın ayrılık sonrasında girdiği özgürlük arayışını anlatıyor. Christian Petzold imzalı Kızıl Gökyüzü, bir grup gencin gözden ırak bir yazlıkta geçirdiği birkaç günü konu alan bir aşk hikâyesine odaklanıyor.
Programda bulunun bir diğer yapım olan Claudia Müller’in ödüllü belgeseli Elfriede Jelinek - Dili Esaretinden Kurtarmak, Nobel ödüllü Avusturyalı yazar Jelinek’i ve eserlerini açıklamaya çalışmadan izleyiciye sunuyor. Kapsamlı arşiv çalışmasını incelikli ve akıcı bir kurguyla sunan film, bu yıl Alman Film Ödülleri’ne En İyi Belgesel ve En İyi Kurgu dallarında aday gösterildi.
Kino 2023 seçkisinde yer alan Benimle Sinemaya Gel belgeseli Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünün kurucuları arasında yer alan ve uzun süre bu bölümün direktörlüğünü yürüten Ulrich ve Erika Gregor’un hikâyesi aracılığıyla izleyiciyi Almanya’nın sinema tarihinde de bir yolculuğa çıkartıyor. Angela Schanelec’in yeni filmi Müzik de Kino 2023 seçkisinde yer alıyor. Özgün bir Oedipus uyarlaması film, bu yıl Berlin Film Festivali’nde En İyi Senaryo ödülünü kazandı. Müzik ve sesin önemli bir rol oynadığı Helena Wittmann imzalı Etten Çiçekler ve Ann Oren’in yönettiği Piaffe de Kino 2023 seçkisi ile izleyiciyle buluşacak.
25 - 30 Nisan tarihleri arasındaki gösterimlere Sinematek/Sinema Evi’nin sitesi üzerinden bilet alabilirsiniz.
BUBİ’nin “Rölyef Kafesler ve Heykeller” başlıklı sergisi Zeynep Öztük’ün küratörlüğünde 27 Nisan - 27 Haziran tarihleri arasında DG Art Project’te sanatseverlerle buluşacak.
BUBİ, “Rölyef Kafesler ve Heykeller” sergisinde alışılmış malzemelerin dışında; karton, bez ve halatın yanı sıra paçavra gibi atık ürünlere de yer veriyor. BUBİ’nin işlerindeki ilkel, yabani örgülerin yanı sıra kimi zaman düzgün inşa edilmiş kafesler sanatçının birden fazla ruh hâlini gösteriyor.
“Düşünerek planlayarak işe başlamam.” diyen BUBİ ayrıca şunları söylüyor: “Üretim sırasında ansızın konsantre olurum. İş o andan itibaren kendi kendini götürür. Şayet uyanıksam genelde işler çamurlaşır.”
Antik çağlardan günümüze büyük kitap koleksiyonlarının yok oluşunu incelerken, kütüphane kayıplarının yol açtığı entelektüel, siyasi ve kültürel sonuçları araştıran, James Raven’in editörlüğünde hazırlanan Kayıp Kütüphaneler, Dilek Berilgen Cenkçiler’in çevirisiyle Ketebe Yayınları’ndan çıktı.
“İlk Çağdan Bugüne Büyük Kitap Koleksiyonlarının Yok Oluşu” alt başlığı taşıyan kitapta birçok önemli kütüphane zayiatının ve kültürel yıkımın yeniden değerlendirildiği on dört özgün makale yer alıyor.
Kayıp Kütüphaneler; Mezopotamya ve İskenderiye’nin kaybolan ünlü kütüphanelerinden manastır ve kraliyet koleksiyonlarının dağıtılmasına, Nazilerin Yahudi kütüphanelerini yok etmesine ve yakın zamanda saldırı ve işgalin hedefindeki Tibet, Bosna ve Irak’ta kitapların yağmalanması ve yakılmasına kadar kütüphane tarihindeki en büyük felaketlerin ilk kez karşılaştırmalı olarak tartışıldığı bir kitap.
“Kitaplara ve kütüphanelere ilgi duyan her okur, merak uyandıracak ve bilgilendirecek pek çok şeyi bu kitapta bulacaktır fakat dahası da var: Kitap, kütüphanelerin kaybı ve yok edilmesinin anlamı üzerine düşünmek için okura çok fazla alan sunuyor. Her bir bölümün bile aktardığı birçok ilgi çekici tema var. Kitap ve kütüphane kültürünün ve tarihinin tüm yönleriyle ele alındığı bu çalışma, ilgililere yürekten bir tavsiye niteliğinde.” - Paul Sturges, Kütüphane Tarihçisi