
Yapı Kredi Müzesi; Akram Zaatari, Hilal Can ve Michael Rakowitz’in eserlerini müze koleksiyonundan parçalarla bir araya getirdiği “Islık Çalan Hafıza” başlıklı yeni sergisini 7 Haziran’a kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
Yapı Kredi Müzesi Nümizmatik ve Gölge Oyunu Tiyatrosu koleksiyonlarından yola çıkarak hazırlanan “Islık Çalan Hafıza” sergisi, tiyatro ve gösteri tarihinden Osmanlı Dönemi arkeolojik kazılarına, Mezopotamya’ya uzanan bir anlatı sunuyor. “Islık Çalan Hafıza” geçmişe sabit ve kapanmış bir yapı olarak değil, her çağrıda yeniden şekillenebilen, canlı bir anlatı alanı olarak yaklaşıyor. Hafızayı sessiz bir kayıt olmaktan çıkarmaya, tarih yazımını doğrusal bir aktarım yerine, bedenle, nefesle, sesle kurulan bir yeniden canlandırma pratiği olarak düşünmeye davet ediyor.
Yapı Kredi Müzesi direktörü Burcu Çimen’in küratörlüğünde hazırlanan serginin sanatçıları; Akram Zaatari, Hilal Can ve Michael Rakowitz tarih yazımı ile hikâye anlatımı arasındaki ilişkiyi sorguluyor. Michael Rakowitz’in sergideki eserleri, Irak Savaşı’nın sebep olduğu yıkımı ve bu yıkımın Mezopotamya’daki kültürel mirasın yok oluşuna etkilerini görünür kılıyor. Akram Zaatari, Osman Hamdi Bey’in Sayda kazıları arşivini, fotoğraflar ve yeni çeviriler yoluyla incelediği eserleriyle sergiye dahil oluyor. Hilal Can ise Karagöz ve Hacivat’ın ışık ve gölgeyle kurulan anlatı dilini mitolojiler ve bedenin politik konumu üzerinden yorumluyor.
“Islık Çalan Hafıza” tarihin nasıl ve hangi dillerle anlatıldığına odaklanıyor.
Serginin mart ayında yayımlanacak kataloğunda Seçil Epik, Edhem Eldem ve Vid Simoniti sergi sanatçılarının pratikleri üzerine kaleme aldıkları metinlerle yer alacaklar. Kitapta Osman Hamdi Bey’in 1892 yılında Théodore Reinach ile birlikte yazdıkları Sayda kazılarına ait rapor niteliğindeki anılarından oluşan metni de ilk kez Türkçe çevirisiyle okurlarla buluşacak. Serginin ve yayının editörlüğünü Sanat Dünyamız dergisi editörü Fisun Yalçınkaya üstleniyor.
Künye:
1-2. Akram Zaatari
3-4. Michael Rakowitz
5-6. Hilal Can
Hera Büyüktaşcıyan’ın Nilüfer Şaşmazer küratörlüğündeki “Hayalet Kuartet” başlıklı kişisel sergisine eşlik eden aynı başlıklı kitabı Arter Yayınları’nın 100. kitabı olarak yayımlandı.
Türkçe ve İngilizce iki ayrı edisyon hâlinde yayımlanan kitaplar sanatçının görünmezlik, döngüsellik, bellek, mimari, şehir ve doğa kavramlarını odağına alan pratiğini çok katmanlı bir biçimde ele alıyor. Nilüfer Şaşmazer’in Hera Büyüktaşcıyan’la gerçekleştirdiği kapsamlı söyleşi ile açılan yayında, sanatçının kişisel hafızasıyla kentin tarihsel kırılmaları arasındaki ilişki “hayalet”, “tersten perspektif”, “yüzey gerilimi” gibi çeşitli biçimsel ve düşünsel araçlarla inceleniyor. Aykan Safoğlu’nun “Zamanın Kabuk Hâlinde” başlıklı yazısı, sanatçının Kurtuluş’tan Tarlabaşı’na uzanan geçmişini ve bu geçmişin üretimindeki yansımalarını bir yürüyüş anlatısı içinde yeniden kurgularken; Anne Barlow’un “Manzara İçinde Manzara” başlıklı metni, Büyüktaşcıyan’ın uluslararası sergilerinde ortaya koyduğu zamansal ve mekânsal duyarlılıkları geniş bir bağlamda değerlendiriyor. Katerina Gregos’un “Huzursuz Zemin” başlıklı yazısı ise, sanatçının kimlik ve yerinden edilme temalarına odaklanan çok katmanlı pratiğini, bastırılmış tarihleri görünür kılan şiirsel bir arkeoloji olarak değerlendiriyor. Tasarımını Utku Lomlu’nun üstlendiği kitapta, Murat Germen’in çektiği fotoğrafların yanı sıra sanatçının defterlerinden taranmış görseller ile arşiv fotoğrafları da bulunuyor.
Arter’in 3. kat galerisinde düzenlenen “Hayalet Kuartet”, sanatçının bu sergi bağlamında ürettiği yeni eserlerini, bir bölümü Arter Koleksiyonu’nda yer alan daha erken tarihli yapıtlarıyla buluşturuyor. Kaybın ardından süren varlık hissini tanımlayan ve aslen tıp alanında kullanılan ‘hayalet uzuv’ terimine gönderme yapan Hayalet Kuartet, dış mekânı galeri içine taşıyan Nekropol, Avlu, Cadde ve Bakış adlı dört bölümden oluşuyor. Bu dörtlü yapı, eserlere farklı biçimlerde sızan ateş, hava, su ve toprak elementleri üzerinden yankılanıyor. Geçmiş, bugün, gelecek ve araf olmak üzere dört ayrı zamansallığı da birbirine dokuyan sergi, nesne, form, yüzey, ses ve renk gibi öğelerin içlerinde saklı hayaletlerin belirdiği bir duyumsama alanı yaratıyor.
Hera Büyüktaşcıyan: Hayalet Kuartet başlıklı kitap, Arter Kitabevi’nden satın alabilir veya kitabevi@arter.org.tr e-posta adresi üzerinden sipariş edebilirsiniz. Ayrıca, İstanbul Kitapçısı aracılığıyla arter.org.tr/yayin adresinden de satın alabilirsiniz. Salı-pazar günleri 11:00-19:00, perşembe günleri ise 11:00-20:00 saatleri arasında ücretsiz ziyaret edilebilen Arter Kütüphanesi’nde kitabın sayfalarını karıştırabilirsiniz.
Cumhuriyet dönemi ve Türkiye modern tarihinin en önemli kadın sanatçılarından Semiha Berksoy’un çok yönlü üretimlerini bir araya getiren “Tüm Renklerin Aryası” başlıklı sergiyi, 6 Eylül’e İstanbul Modern’de kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
Türkiye’deki en kapsamlı Semiha Berksoy sergisi olma özelliğini taşıyan, Flormar sponsorluğunda düzenlenen “Tüm Renklerin Aryası”, Semiha Berksoy’un sahne sanatlarından görsel sanatlara, sinemadan edebiyata uzanan üretimini bir araya getiriyor. Sanatçının opera, tiyatro, resim ve edebiyat arasında kurduğu özgün ilişkiler, 200’ü aşkın yapıt aracılığıyla izleyiciye aktarılıyor. Erken dönem desenlerinden sahneye taşıdığı opera temalı resimlerine, otoportre ve portrelerinden çarşaf resimlerine uzanan seçki, Berksoy’un kişisel mitolojisini ve sahneyle kurduğu derin bağı tematik bir kurguyla izleyiciye sunuyor. Sanatçının başrolünde yer aldığı operalar, sahne aldığı tiyatro oyunları, yayımlanan öyküsü ve Türkiye’nin ilk sesli filmi “İstanbul Sokaklarında” gibi üretimleri de onun sanat dünyasına yaptığı katkıların kapsamını gözler önüne seriyor. Semiha Berksoy’un yaşamının dinamizminden beslenen bu yapıtlar, bir yandan sanatın evrenselliğine dair düşünme biçimimizi genişletirken, bir yandan da insan ruhunun yaratıcı gücünü anlamamıza aracılık ediyor.
İstanbul Modern’deki “Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” sergisi, müzenin şef küratörü Öykü Özsoy Sağnak, küratör Deniz Pehlivaner ve asistan küratör Yazın Öztürk tarafından hazırlandı. Sanatçının üretimini Almanya’da ilk kez kapsamlı biçimde görünür kılan “Semiha Berksoy: Singing in Full Color” sergisi, 6 Aralık 2024-11 Mayıs 2025 tarihleri arasında Berlin’deki Hamburger Bahnhof – Nationalgalerie der Gegenwart’ta gerçekleşti. Sam Bardaouil ve Till Fellrath küratörlüğünde, Emily Finkelstein ve Agnes Lammert’ın asistan küratörlüğünde operatik bir sahne olarak kurgulanan sergi, Berksoy’un Berlin ile süregelen bağını, farklı disiplinlerdeki üretimlerini ortaya koyuyordu. İstanbul Modern’de gerçekleştirilen sergi ise, ölçeği genişletilip yeni bir başlık ve küratöryel çerçeveyle sunularak ses kayıtları, görüntüler, efemera ve fotoğraflarla zenginleştirilen çok katmanlı bir anlatı sunuyor.
Türkiye’nin köklü müzik yarışmalarından biri olan Roxy %100 Müzik Günleri’ne başvurular 25 Ocak’ta başlayacak, duyurusu ise 24 Ocak akşamı Rebel Moves konseri ile yapılacak.
1996 yılından bu yana yalnızca bir yarışma değil bir ifade alanı hâline gelen Roxy Müzik Günleri; Teoman, Hayko Cepkin, Bedük, Can Gox, Aylin Aslım, Özge Fışkın, Gevende, Direc-T, Barış Demirel, Gaye Su Akyol, Replikas, Kurban, Siyah Tavşan, Jön gibi Türkiye müzik sahnesinin önemli isimlerinin ilk sahnesi oldu.
Roxy %100 Müzik Günleri’nin bu yılki jürisinde Barış Demirel, Batıkan Baksı, Boğaç Gökmen, Cem Selcen, Deniz Ağan, Ece Duyar, Hakan Tamar, İpek Atcan, İzzet Öz, Kanat Atkaya, Murat Beşer, Murat Hasarı, Nilipek, Ömer Ahunbay, Övünç Dan, Özge Fışkın, Şafak Ongan, Taner Öngür, Tibet Ağırtan yer alıyor.
25. Roxy %100 Müzik Günleri, farklı şehirlerden ve farklı türlerden gelen yeni sesleri; deneyimli jüri üyeleri ve müzik dünyasının önemli isimleriyle aynı çatı altında buluşturuyor. Roxy %100 Müzik Günleri’ne 25 Ocak-25 Mart tarihleri arasında başvuruda bulunabilirsiniz. Finalistler 25 Nisan’da açıklanacak; 12, 13, 14 Mayıs tarihlerinde ise sahne alacaklar. Ödül töreni 15 Mayıs’ta gerçekleşecek.
25.Roxy %100 Müzik Günleri başvuru koşulları ve başvuru formuna buradan ulaşabilirsiniz. 24 Ocak akşamı Roxy’de gerçekleşecek konserin biletlerine de buradan ulaşabilirsiniz.
Galerist ve Galeri Nev, Ceramic Brussels 2026 edisyonunda Alev Ebüzziya, Elif Uras, Nermin Kura, Mehtap Baydu, Hera Büyüktaşcıyan ve Lara Ögel’in eserlerini bir araya getiren “Teğel” başlıklı ortak bir seçkiyi 25 Ocak’a kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
“Teğel, biçim ve dil bakımından kendine özgü pratikler geliştiren, farklı kuşaklardan kadın sanatçılar arasında sessiz bir çizgi izler. Sanatçıların eserlerinde, bellek, aidiyet ve bedenin malzeme ile kurduğu diyalog iç içe geçer. Sanatçıları bu seçkide buluşturan, eserlerinde doğrudan konu edilen bir tema değil; malzeme, sezgi ve dokunuş üzerinden gelişen sessiz bir uyumdur. Yapıtlarında hem incelik hem içgüdüsellik taşıyan; sürekliliğe ve özene dair jestlerle biçimlenen bir ifade gücü hissedilir. Teğel ile bir araya gelmek, özgürce var olmayı sürdürürken yine de birbirine değen seslerin nazikçe iliştirilmesi gibidir: bireysellik ve bağlılığın birlikte var olduğu, dokunuşa, dönüşüme ve üretimin kalıcı izlerine duyulan hassasiyetle oluşan bir açık alan oluşturur.
Teğel ile bir araya gelmek, özgürce var olmayı sürdürürken yine de birbirine değen seslerin nazikçe iliştirilmesi gibidir: bireysellik ve bağlılığın birlikte var olduğu, dokunuşa, dönüşüme ve üretimin kalıcı izlerine duyulan hassasiyetle oluşan bir açık alan oluşturur.”
Chris Naylor-Ballesteros’un nezaketin dönüştürücü etkisini, topluluk olmanın önemini ve bir felaket ânında bile dayanışmanın neleri mümkün kılabileceğini anlattığı kitabı Fırtına Geliyor, Ayşe Tuba Ayman’ın çevirisiyle Mundi Çocuk’tan çıktı.
Fırtına Geliyor, 4 yaş ve üzeri tüm okurlara duygusal bağı yüksek bir hikâye sunuyor. Nehir kıyısındaki yuvasını çok seven Kurbağa ailesi, her zaman eski ağaç kütüğünden uzak durur; çünkü orada yaşadığına inanılan “Büyük ve Korkunç Bir Şey” vardır. Ancak aniden kopan şiddetli bir fırtına her şeyi değiştirir. Küçük Kurbağa, rüzgârın savurmasıyla kendisini bir anda o gizemli kütüğün içinde bulur ve burada karşılaştığı gerçek, yalnızca kendi hayatını değil, tüm topluluğun kaderini değiştirir.
“Nehir kıyısında yaşam güzeldi ama karanlık ağaç kovuğu hep gizemliydi. Fırtına çıkınca, Küçük Kurbağa kendini birden o kovuğun içinde buldu ve korkunun ardında saklı bambaşka bir sır keşfetti. Bazen en beklenmedik dostluklar, en büyük fırtınalardan doğar.”
Netflix, 2026 yılında izleyicilerle buluşturmaya hazırlandığı yerli yapımlarını açıkladı.
Netflix, izleyicilerine 2026 yılında zengin bir içerik seçkisi sunuyor. Ocak ayında yayına giren, Yavuz Turgul’un yaratıcısı olduğu Ayrılık da Sevdaya Dahil ve 13 Şubat’ta yayımlanacak Orhan Pamuk’un dünyaca ünlü eserinden uyarlanan Masumiyet Müzesi ile aşk, mutluluk, hüzün ve özlem gibi evrensel duygular ön plana çıkacak. İlk sezonuyla dikkat çeken Berkun Oya imzalı Bir Başkadır’ın yeni sezonu; Organize İşler serisinin devam halkası Organize İşler: Karun Hazinesi seçkide öne çıkan yapımlar arasında yer alıyor.
Samimi dostluk hikâyeleri Kimler Geldi Kimler Geçti ve Zeytin Ağacı üçüncü sezonlarıyla geri dönerken, Mezarlık dizisinde ekip, yine çözülmesi gereken gizemli vakalarla izleyici karşısına çıkacak. Bu sevilen yapımların yanı sıra, Tuğba Doğan’ın kaleminden çıkan Seni Tanıyorum ve senaryosunu Ece Yörenç’in yazdığı Sonra Gözler Görür gibi yepyeni ve heyecan verici yapımlar da bu yıl seyircilerle buluşacak.
Netflix’in yeni sezon programını buradan izleyebilirsiniz.
Defne Camcıoğlu’nun sanat pratiğinin erken dönemlerinde başlayan ve zaman içinde farklı biçimlere evrilen “Mısır Şapkalı Karınca” projesini merkeze alan “Gölgedeki Masallar” başlıklı sergisi 6 Şubat-20 Mart’ta offgrid art project’te sanatseverlerle buluşacak.
Defne Camcıoğlu’nun pratiğinde tekrar eden dağ ve doğa imgeleri; bu imgelerden türeyen desenler ve kumaş üzerine işlenen iğneler, renk ve kompozisyon aracılığıyla bir bütünlük içinde birleşiyor. Sergi, sanatçının üretimindeki süreklilik ve dönüşüm ilişkilerini görünür kılan kapsamlı bir seçki sunuyor. Farklı üretim dönemlerinde geliştirilen çalışmalar, sergi boyunca yan yana gelerek hem zamansal bir akışı hem de biçimsel dönüşümleri ortaya koyuyor. Sergide ölçek, merkez ve önem ilişkileri sabit olmazken büyük ve küçük, önemsiz ve merkezi olan sürekli yer değiştiriyor. Deforme edilmiş oranlar, alışıldık dışı renk kombinasyonları ve tekrar etmeyen düzenlemeler, her işte yeniden kurulan özgün bir görsel dil oluşturarak izleyiciyle buluşuyor.
Serginin yapısı doğrusal bir anlatıdan ziyade döngüseldir; işler arasında eklemlenen ve ayrışan ilişkiler kuruluyor. Bu süreçte sanatçı, hem açık uçlu ve haritamsı bir yayılma biçimini hem de köklenen ve yukarı doğru gelişen bir yapısal düzeni eş zamanlı olarak kullanıyor. Renk ve kompozisyon, Camcıoğlu’nun pratiğinde cinsiyet rolleri ve temsil biçimleri üzerinden farklılaşıyor. Mısır Şapkalı Karınca çalışmasından türeyen sahneler manzara resimlerine dönüşüyor; bu resimler simetrik düzenlemelerle desenlere, desenler ise iğne işleri aracılığıyla yeni bir üretim katmanına evriliyor. Sergide yer alan iğne işleri, kişisel hafıza ile gündelik nesnelerden türeyen imgeleri bir araya getirerek bireysel ve kolektif referansların kesiştiği bir alan oluşturuyor.
“Gölgedeki Masallar”, Defne Camcıoğlu’nun içsel referansları ile dış dünyadan türeyen imgeler arasında kurduğu üretim sürecini; renk, desen ve malzeme üzerinden yapılandırılmış bütünlüklü bir deneyim olarak izleyiciye sunuyor.
Pulitzer Ödüllü Jhumpa Lahiri’nin Roma’nın arka plandaki şehir olmanın ötesinde hikâyelerin kahramanı, doruk noktası, can damarı, geçmişi, bugünü ve yarını olduğu Roma Hikâyeleri, Eren Yücesan Cendey’in çevirisiyle Domingo Yayınevi’nden çıktı.
Edebiyat yolculuğuna İtalyanca yazarak devam eden Lahiri, birbirinden etkileyici dokuz öyküsünde bir türlü ait hissedemeyen, yolunu bulamayan, yarım kalmış hikâyelerinin ağırlığını taşıyan karakterlerini Roma’nın tarih kokan caddelerinde dolaştırıyor, sayısız vedaya şahit olmuş sokaklarından geçiriyor ve en beteri, şehrin dışına sürüp özleme boğuyor.
Aynı köprüde buluşup belki son kez vedalaşan iki eski dost, aydınlık bir evde yaşayacaklarına sevinemeden ölüm tehditleriyle karşılaşan bir aile, iki mahalleyi birbirine bağlayıp kim bilir nelere sahne olmuş merdivenler ve Dante Alighieri’den aşk mektupları alan bir genç kız…
“Bir insandan çok bir mekânla evliymiş gibi hissetmek tuhaf geliyor. Dünyanın öteki yakasında değil, burada ölmeyi umut ediyorum.”
Beykoz Kundura, 14 Şubat Sevgililer Günü’nde özel bir programı ziyaretçileriyle buluşturacak.
Sevgililer Günü programı; sinema tarihinin en dokunaklı romantik anlatılarından biri olan Love Story (1970) ile başlayacak. Arthur Hiller imzalı film, sınıf farkları, gençlik, kayıp ve sevmenin kırılganlığı etrafında şekillenen yalın anlatımıyla, aşkı idealize etmekten çok onun geçiciliğini, kırılganlığını ve derinliğini görünür kılıyor. Farklı dünyalardan gelen Oliver ve Jenny’nin ilişkisi, büyük dramatik jestlerden uzak durarak, gündelik anların içindeki duygusal yoğunlukla ilerliyor. Ali MacGraw ve Ryan O’Neal’ın doğal ve ölçülü performansları, karakterler arasındaki bağı sessiz ama güçlü bir şekilde kurarken, Francis Lai’nin hafızalara kazınan müzikleri filmin duygusal dünyasını zamansız bir atmosfere taşıyor. 1971 Akademi Ödülleri’nde yedi dalda Oscar’a aday gösterilen Love Story, 14 Şubat Cumartesi günü saat 17.00’de Kundura Sinema’da izleyiciyle buluşarak.
Akşam ise Beykoz Kundura’nın Yağhane mekânında, Demirane Restoran’ın Sevgililer Günü’ne özel hazırladığı açık büfe eşliğinde akşam yemeği gerçekleşecek. Canlı caz performansı ile atmosfer kazanan gecede, Ceylan Anıl Duo sahne alacak.
14 Şubat programının bir diğer özel etkinliği ise sürdürülebilirliğe ve el üretimine odaklanan 14 Şubat Özel El Yapımı Kâğıt Atölyesi olacak. Nebahat Kavak yürütücülüğünde gerçekleşen atölyede katılımcılar, geri dönüştürülmüş kâğıt hamuru kullanarak geleneksel el yapımı kâğıt üretim sürecini uygulamalı olarak deneyimleyecek.
Beykoz Kundura’nın etkinlikleri hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.