
Sefa Çatuk’un “Babil'in Asma Bahçeleri / Hanging Gardens of Babylon” başlıklı kişisel sergisi 23 Şubat’a kadar Paris’te bulunan AZA Art’ta sanatseverlerle buluşuyor.
“Bir bahçe gerçekten yalnızca huzurun, dinginliğin ve kaçışın mekânı mıdır; yoksa inançların, arzunun, iktidarın, bedenin ve hafızanın aynı anda üst üste bindiği bir eşik mi? Bugün Sefa Çatuk’un Paris’ten, Batı merkezli bir sanat anlatısının içinden seslenmesi bu soruyu daha da anlamlı kılıyor. Çünkü bildiğimiz anlamdaki sanat tarihinde bahçe, Monet’nin nilüferlerinde olduğu gibi çoğunlukla bakılan, seyredilen, dingin ve estetik bir yüzey olarak kuruldu. Doğa burada ehlileştirilmiş, kontrol altına alınmış bir güzellik alanına dönüştü. Oysa Babil’i de kapsayan Doğu coğrafyasında bahçe, başından beri metafizik, kozmik ve ruhsaldı; bir manzaradan çok, insanın evrenle kurduğu ilişkinin mekânsal karşılığıydı. Üstelik Babil’in Asma Bahçeleri’nin varlığı bugün hâlâ kesin olarak kanıtlanmış değildir; dünyanın yedi harikasından biri olarak anılsa da daha çok efsanelerde yaşar. Bu belirsizlik hâli, Babil’i tarih ile mit, gerçek ile hayal arasında asılı duran güçlü bir imgeye dönüştürür.
Foucault’nun bahçeyi bir heterotopya olarak tanımlaması tam da bu noktada anlam kazanır. Bahçe yalnızca huzur ve düzen üretmez; aynı zamanda iktidarın doğayı biçimlendirme arzusunu, kontrol etme ihtiyacını ve estetiğin nasıl ideolojik bir araç hâline gelebildiğini de açığa çıkarır. Masum görünen peyzajın ardında bir temsil rejimi, bir düzenleme mantığı ve bir güç ilişkisi vardır. Bahçe hem kaçış hem de denetim alanıdır hem özgürlük hissi yaratır hem de sınır çizer. Bu yüzden heterotopya, uyumdan çok çelişkilerin yan yana durabildiği, gerilimin sürekli hissedildiği bir mekân olarak çalışır.
Sefa Çatuk’un Babil’i, bahçeyi bir huzur vaadi olarak değil, kişisel mitolojilerin, politik ironinin ve kolektif hafızanın üst üste bindiği bir heterotopik sahne olarak kurar. Resimlerde karşımıza çıkan imgeler, bu sahnenin nasıl çalıştığına dair son derece güçlü örnekler sunar. Bahçenin ortasında iki ince belli bardakta çay, tavada yağda yumurta ve bir somon ekmekle kurulan bir sofra; nilüferlerin içinden köklenmiş bir zeytin ağacı; suyun içinde duran bir oğlak; havuzda yarım suretiyle beliren Medusa; nilüferlerin arasında dolaşan ördekler; Eros’un elinde taşıdığı bir Japon balığı fanusu; zehirli bir yılanı tutan, çobanı andıran figürler... Tüm bu öğeler, Babil’in mitolojik zeminine sanatçının kendi coğrafyasından taşınan gündelik, bedensel ve yerel bir hafızayı sızdırır.
Bu imgeler bahçeyi kutsal ve soyut bir alan olmaktan çıkarır; onu pişen, kokan, dokunulan, yaşanan bir mekâna dönüştürür. Figürlerin ilkel bir zamansallıkta var oluşu, onları modern dünyanın doğrusal zamanından kopararak doğayla ve ritüelle hâlâ doğrudan temas hâlinde olan bir varoluş biçimine yerleştirir. Mit mutfakla, sanat tarihi kişisel hafızayla, kutsal olan gündelik olanla yan yana gelir. Sefa’nın bahçesi bu yüzden steril ya da romantik değildir; içine girilen, dokunulan, bazen güldüren ama aynı anda rahatsız eden, son derece canlı ve politik bir karşılaşma alanıdır.”
Ayça Okay
Heavy metal ikonlarından PANTERA, Türkiye’deki ilk konserini 12 Temmuz akşamı Ataköy Marina Arena’da verecek.
Bayhan Müzik Organizasyonu ile gerçekleşecek konserde PANTERA’nın sertliği, tavizsiz sound’u ve yıkıcı sahne performansı İstanbul’da ilk kez canlı olarak yankılanacak. 1981’de kurulan Amerikalı groove metal grubu 1990’lara damgasını vurdu. 2000’lerin başında dağılan grup 20 yılı aşkın bir aranın ardından yeni grup üyeleri ile yeniden bir araya geldi ve 2022’de turneye başladı. Turne, grubun Metallica’nın devam eden M72 Dünya Turu'nda vereceği Avrupa ve İngiltere konserlerinin ardından gerçekleşecek.
PANTERA’nın İstanbul konseri biletleri 12 Şubat’ta saat 12.00’de satışa sunulacak.
Grammy ödüllü The Black Keys, yeni albümü Peaches! ile çıktıkları “Peaches ‘N Kream World Tour 2026” kapsamında, Epifoni organizasyonu ile 15 Eylül akşamı KüçükÇiftlik Park’ta sahne alacak. 24 Nisan’da başlayacak ve New York, Chicago, Nashville, Londra, Paris, Milano ve daha birçok şehre uğrayacak Peaches ‘N Kream turnesi kapsamında gerçekleşecek konserin biletlerinin sanatçı ön satışı 12 Şubat Perşembe günü yerel saatle 10.00’da, genel satışlar ise 13 Şubat Cuma günü yerel saatle 10.00’da başlayacak. Konserde The Black Keys öncesinde ise, günümüzün önde gelen blues sözcülerinden biri olarak kendini kanıtlayan Robert Finley sahneye çıkacak.
Geçtiğimiz hafta, The Black Keys, 1 Mayıs’ta Easy Eye Sound/Warner Records aracılığıyla yayımlayacağı yeni albümü Peaches!’ten “You Got To Lose” teklisini müzikseverlerle buluşturdu. Grubun on dördüncü stüdyo albümü olan Peaches!, vokalist Dan Auerbach tarafından 2002’deki ilk albümleri The Big Come Up’tan bu yana grubun “en doğal albümü” olarak tanımlanan, içten ve ham 10 şarkılık bir koleksiyon.
Proje, Auerbach’ın merhum babasının yemek borusu kanseri teşhisi konulmasının ardından, babasının Dan’in Nashville’deki evinde hızla kötüleştiği bir dönemde ortaya çıktı. Dan’in Black Keys grubundan arkadaşı ve yakın dostu Patrick Carney, “Dan’in yapacak bir şeyinin olması iyi olurdu” diye düşünerek stüdyoya girdiklerini belirtti. “Bir albüm yapmıyorduk. Sadece doğaçlama yapıyorduk, sanki bu bizim içinmiş gibi,” diyor Dan Auerbach. “Gerçekten ilkel, tüm sinirlerin gergin olduğu bir anda, sadece çığlık atıyorduk. Çok şey yaşıyorduk, moralimizi yükseltmeye çalışıyorduk. Sanırım babamın hastalanması beni umursamaz hâle getirdi ve bir süreliğine sadece çığlık atmak istedim.”
“Her şey, vokaller de dahil olmak üzere, hiçbir ayrım olmadan, tek seferde canlı olarak kaydedildi” diye ekliyor Patrick Carney. “Mikslemek bir kabustu ama ham ve kirli bir ses elde ettik.”
Peaches!:
1. “Where There's Smoke, There's Fire”
2. “Stop Arguing Over Me”
3. “Who's Been Foolin' You”
4. “It's a Dream”
5. “Tomorrow Night”
6. “You Got To Lose”
7. “Tell Me You Love Me”
8. “She Does It Right”
9. “Fireman Ring the Bell”
10. “Nobody But You Baby”
İstanbul Sanat Müzesi, 1914 Kuşağı’nın kurucu ustası İbrahim Çallı’nın eserlerinden oluşan “Rengin Hafızası, Fırçanın Ruhu, Renklerle Yaşanmış Tutkulu Bir Hayat: İbrahim Çallı” sergisini 5 Nisan’a kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
İBB Miras ve İBB Kültür, İstanbul’un ilk kamusal çağdaş sanat müzesi İstanbul Sanat Müzesi’nde Türk resminin en bilinen, adını Türk resim tarihine altın harflerle kazıyan büyük üstat İbrahim Çallı’yı ağırlıyor. Portrelerden manzaralara, figüratif anlatılardan naturalist yorumlara uzanan özel bir seçki ile İbrahim Çallı’nın sanat yolculuğunu aktaran sergi 24 fotoğraf ile 64 yağlı boya ve karışık teknikte eserden oluşuyor. Sergi, Cumhuriyet dönemi Türk devrimini, evrimini, gelişimini ve kuşaklar arasındaki bağlantıları tanımaya davet ediyor. Atatürk’ün güzel sanatlara verdiği önemin simge isimlerinden biri olan Çallı, hem ürettiği eserler hem de yetiştirdiği öğrencilerle Cumhuriyet’in plastik sanatlar alanındaki temel taşlarını döşeyen büyük bir usta olarak sanat tarihimizde özel bir yere sahip. Fırçasındaki özgürlük, yaşamındaki bohem ruh ve paletindeki zengin renk dünyasıyla bir kuşağa iz bırakan Çallı, Türk resminin modernleşme serüveninin en güçlü temsilcilerinden biri olarak öne çıkıyor. “Rengin Hafızası, Fırçanın Ruhu, Renklerle Yaşanmış Tutkulu Bir Hayat: İbrahim Çallı” sergisi, sanatçının tutkulu yaşamını, eğitmen kimliğini ve Türk resmine bıraktığı kalıcı izleri yeniden düşünmeye davet ediyor.
“Rengin Hafızası, Fırçanın Ruhu, Renklerle Yaşanmış Tutkulu Bir Hayat: İbrahim Çallı” sergisini, 3 Şubat-5 Nisan tarihlerinde pazartesi hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında Haliç Tersanesi’nde yer alan İstanbul Sanat Müzesi’nde ziyaret edebilirsiniz.
Claire Lebourg’un küçük şeylerle mutlu olabilmeyi, hayatın getirdiği sürprizleri ve arkadaşlığın güzelliğini anlattığı hikâyesi Köpük ve Davetsiz Misafir, G. Gülce Karagöz’ün çevirisiyle Domingo Yayınevi’nden çıktı.
“Denizi kim sevmez ki? Peki ya evin salonuna dalgalar vursa, canın istediğinde koltuktan denize cumburlop dalabilsen güzel olmaz mıydı? İşte, Köpük’ün hayatı tam da böyleydi. Kahvesini yudumlarken birden serin sulara dalar ve gelgitin ona küçük hazineler getirmesini beklerdi. Ancak bugün, tuhaf bir şey oldu. Deniz ona yine bir hediye getirmişti ama bu seferki biraz büyükçeydi.”
Ünlü piyanist Fazıl Say, soprano Görkem Ezgi Yıldırım ve caz davulunun uluslararası temsilcilerinden Ferit Odman, Wings’in katkılarıyla 16 Mart akşamı Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’nde konser verecek.
Klasik müzik ile cazın sınırlarını aşan bu buluşmada, besteci ve piyanist Fazıl Say’ın bestecilik dünyası, Ferit Odman’ın derin ritmik dili ve anlık müzikal refleksleriyle, Görkem Ezgi Yıldırım’ın zarif soprano yorumu eşliğinde buluşuyor. Bu özel buluşmada üç isim, klasik müzik ile cazın sınırlarını aşan özgün bir diyalog kuruyor. Konserin ilk bölümünde Fazıl Say’a, güçlü vokal tekniğiyle soprano Görkem Ezgi Yıldırım eşlik ediyor. Dünya prömiyeri binlerce sanatseverin katılımıyla İznik Sahil Meydanı’nda gerçekleşen İznik Türküsü (Ballad of Nicaea), İstanbul’daki ilk seslendirilişiyle Zorlu PSM sahnesinde dinleyiciyle buluşuyor.
Konserin ikinci bölümünde ise Fazıl Say’ın etkileyici bestecilik dünyası ile Ferit Odman’ın derin ritmik dili, doğaçlama ve yaratıcılık arasındaki hassas denge üzerinden yeni bir anlatı oluşturuyor. Fazıl Say eserlerinden oluşan program, Say’ın anlatıcılığı ve Odman’ın anlık müzikal reflekslerinin iç içe geçtiği, her anı canlı ve tek seferlik bir deneyim sunuyor. Konserin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nin 2023 yılında izleyicilerle buluşturduğu, Isabel Muñoz’un Göbeklitepe ve çevresindeki arkeolojik alanları çektiği fotoğraflardan oluşan “Yeni Bir Hikâye” başlıklı sergideki eserler bu kez Berlin’de sanatseverlerin karşısına çıkıyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Berlin Devlet Müzeleri’ne bağlı Vorderasiatisches Museum iş birliğiyle hazırlanan “Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepelerde Yaşam” başlıklı sergide yer alan fotoğraflar, Neolitik Çağ’da insanlığın yerleşik yaşama geçiş sürecini, ortak üretim ve inanç pratiklerini çağdaş bir görsel bakışla ele alıyor. İspanyol fotoğrafçı Isabel Muñoz’un, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nin davetiyle çektiği, Göbeklitepe ve çevresindeki arkeolojik alanları odağına alan Taş Tepeler fotoğraflarından oluşan seçkisi, dünyayı dolaşmaya devam ediyor. 2023 yılında ilk kez Pera Müzesi’nde sergilenen Taş Tepeler fotoğrafları, İspanya’nın ardından bu kez Almanya’nın sanat başkenti Berlin’de izleyici karşısına çıkıyor.
“Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepelerde Yaşam” başlıklı sergi, Şanlıurfa Müzesi’nden seçilen, 44’ü ilk kez sergilenen 89 eser ve 4 replikadan oluşuyor. Neolitik Çağ’da insanlığın geçirdiği büyük dönüşümü odağına alan serginin arkeolojik çerçevesi, farklı coğrafyalardan insanları ve kültürleri konu alan portreleriyle tanınan Isabel Muñoz’un Taş Tepeler’de çektiği fotoğraflarla tamamlanıyor. Pera Müzesi’nin davetiyle hayata geçirilen proje kapsamında çekilen bu fotoğraflar, Taş Tepeler’i Muñoz’un etkileyici bakış açısından keşfetme imkânı sunarak Berlin’deki serginin önemli bileşenlerinden birini oluşturuyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Berlin Devlet Müzeleri’ne bağlı Vorderasiatisches Museum iş birliğiyle hazırlanan “Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepelerde Yaşam” başlıklı sergi, 10 Şubat-19 Temmuz tarihleri arasında James-Simon-Galerie’de ziyaret edilebilir.
Yeşer Sarıyıldız’ın yapay zekâ, teknoloji, ifade özgürlüğü, gözetim ve kadın deneyimi üzerinden bugünü ve yakın geleceği tartışmaya açtığı öykülerinden oluşan Çınlayanlar, Düşbaz Kitaplar’dan çıktı.
Sarıyıldız’ın bu distopik öyküleri teknolojiyi merkezine alsa da meseleyi hiçbir zaman “makineler”e indirgemiyor; asıl soruyu insan aklı, iktidar ve niyet üzerinden kuruyor. Çınlayanlar, distopyayı uzak bir gelecek kurgusu olarak değil, içinde yaşadığımız dünyanın bugünden yükselen yankıları olarak ele alıyor. Yapay zekânın karar süreçlerini devraldığı toplantı odalarından, sessizliğin yasal zorunluluk haline geldiği şehirlere uzanan bu evrenlerde; algoritmalar, kadınlar, çocuklar ve makineler iç içe geçiyor. 2087 İklim Zirvesi’nde devreye giren “geçici karar sistemleri”, Sessizlik Amirleri’nin devriye gezdiği şehirler, NeoGenetik Değişim Merkezleri, alternatif sanal gerçeklik evrenleri, ADHD’li bir zihnin içinden anlatılan parçalanmış algılar…
Çınlayanlar’daki öykülerden birinde yer alan ve karakterin kendi kendine söylediği bir şarkı, bestelenerek klip hâline getirildi. Okurlar, kitap içindeki QR kod aracılığıyla bu klibe ulaşabiliyor. Bu yönüyle Çınlayanlar, edebiyatı müzik ve dijital deneyimle buluşturan disiplinlerarası bir anlatı sunuyor.
Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Cannes Film Festivali’nden Jüri Ödülü’ne layık görülen, 98. Akademi Ödülleri’nde de En İyi Uluslararası Film adayları arasında yer alan Sırat, 13 Şubat’ta MUBI’de gösterime girecek.
Avrupa Film Ödülleri, BAFTA, Critic’s Choice gibi uluslararası platformlardaki başarılarıyla dikkat çeken, iki dalda Oscar adaylığı elde eden Oliver Laxe imzalı film, çölün ortasında kurduğu sınır tanımaz anlatısıyla izleyiciye farklı bir deneyim sunuyor. Adını, İslam mitolojisinde cennet ile cehennem arasında uzanan köprüden alan Sırat, kayıp kızını arayan bir babanın küçük oğluyla birlikte Fas çölünde, geçici rave toplulukları arasında ilerleyen yolculuğunu izliyor. Fizik sınırlarını zorlayan bir aksiyon, tedirgin edici bir mekân kullanımı ve techno müzikle örülü iddialı ses tasarımıyla, alışıldık kalıpların dışında bir sinema dili kuruyor. Oliver Laxe’nin üçüncü uzun metrajlı filmi Sırat, izleyiciyi belirsiz bir sona yaklaşan bir dünyada metafizik bir yolculuğa davet ediyor.
Heykeltıraş Ayla Turan’ın otuz yıllık sanat yolculuğuna odaklanan “Ayla Turan Retrospektif” sergisi, 11 Mayıs’a kadar İş Sanat Kibele Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşuyor.
“Ayla Turan Retrospektif” sergisinde sanatçının mermer, bronz, tahta ve polyester gibi malzemelerden ürettiği 56 eseri yer alıyor. Sergiyi hazırlamanın “eski albümleri karıştırmak gibi” hissettirdiğini söyleyen Turan, seçki için şunları dile getiriyor: “Son 30 yıllık sanat yolculuğumda hep ileriye baktım. Bugün bir durdum, dönüp baktım ardımda neler kalmış diye. Her duygu taze, ilk kez hepsi bir arada, benim dünyam benim sahnemde. Oyuncular farklı, zaman farklı, sahne aynı. Bugünden sonrası için nefes almak gibi bu sergi. Derin bir nefes. Geçmişin tanıklığını geleceğe taşırken, koşmaya devam etmenin bir durak noktası. Ve tarihe tanıklık ederek koşmaya devam etmenin başlangıcı.”
Serginin kataloğu için hazırladığı yazıda, Ayla Turan’dan “Bağımsızlık, empati ve sakin bir kararlılıkla kendi yolunu inşa eden; pratiğiyle heykelin ne olabileceğine ve paylaştığımız dünyaya dair neleri açığa çıkarabileceğine ilişkin ufkumuzu genişleten” diye bahseden Prof. Dr. Marcus Graf ayrıca sergi için söylüyor: “Bu retrospektif, otuz yıllık kesintisiz üretimi bir araya getirerek Ayla Turan’ın yaşamı ile sanatı arasındaki samimi bağları görünür kılıyor.”