06 KASIM, SALI, 2018

Zulmü Düstur Bilen İnsan Benim Labirentimdir

Nazlı Karabıyıkoğlu, öykü kitaplarından sonra ilk kez karşımıza bir romanla çıkıyor: Kadın Kürkünde Rüya. Karabıyıkoğlu, okuruna “Bizi “biz” yapan gerçekten nedir: karanlığımız mı, zalimliğimiz mi yoksa boyun eğişimiz mi? Peki, biz kimiz?” sorularını yöneltiyor ve her şeyin tek renk gibi göründüğü bir dünyada inatla gökkuşağını arayanlara ve dik duranlara sesleniyor. Romandan tadımlık bir bölümü sizlerle paylaşıyoruz. İyi okumalar…

Zulmü Düstur Bilen İnsan Benim Labirentimdir

Bu oda ben oda. Şiirsiz çünkü duvarında dinozor şairlerin mısraları var. Beyaz. Karanlık, ışığı hiç yakmadım. Mumu eritip bileğimden aşağı akıtmadım. Cızlatmadım derimi. Çünkü yazdığınız şiirler bana bunu yaptıracak kadar iyi değildi. Bu oda ben oda. Konuşmasız. Varlık tek bensem benden de sessiz. Bu eşsiz, muhteşem hikâyeyi anlatmak için yer sabırsız, romanı üstünde tutmak için masa azgın. Adımı altındaki cehenneme indirip uykuyu karabasana çevirmek için can atan yatak, cennet ihtimalinden bağımsız. Giysi dolabındaki her şey beyaz. Kumaşın üstüne sinmiş koku var, kumaş ne renk olabilir? Manşete sinmiş ellerin teri var, manşet ışığı nasıl soğurabilir? Yakaya yapışmış dudak var, izini temizlemek için hangi boya yakaya yeniden sürtünebilir? Bu oda ben oda. Bu odaya benden başka kimse girmedi. Kemiklerimi bir tek Nana kardı. Yürüdüm odanın içinde, tosladığım her seferinde duvara, onun bir çatlağını buldum, girdim, geçtim, kendi duvarımdan kendime benzeyen yerlere yürüdüm. Oralarda insan eliyle öldürülmüş kediler gördüm, karnı sırtına yapışmış köpeklerin ağzından ekmek parçasını çalan ucubeler, zürafanın boynuna tırmanıp kendilerini yüksek sanan insanlar gördüm. Çölü geçerken ölü bir çocuk bedeninin yanından kanıksamayla geçip giden zırhlıları seçtim. Kaynar suya kızının elini sokup çıkaran anneyi gördüm. 

Bu oda ben oda. Dilsiz oda. Tavanından diller sarkan oda. Yutağından ses telleri fışkıran oda. Dilsiz oda. Esperanto’dan ileri gitmez oda. Hecelediklerimi bile anlamayınca, genzimden titrettiğim sesleri kendine benzetemeye çalışan karanlığın şekline bürünmekten bıkmayan. Zihnime dizdiğim sözcükleri gelişigüzel değil de belli bir mantık çerçevesinde kullandığımı açıklamaya girişirken kafatasımı delip labirentlerimden cümlelerimi çalan odanın romanıma engel olduğunu anladığımda, muhteşem hikâyemin de ne kadar üstün olduğunu kavradığımdan isyana teşebbüs etmedim. Çünkü bendim. Onlara yukarıdan bakmayan bir ağacım vardı. Kayındı. İstersem köküne gömerdim kendimi, ormanın ruhu olarak hortlatır cinleri olurdum, evde cam her kırıldığında beni nazar sanırlardı. Yapmadım. Ölümü daha çok merak ettiğimden dönüşmeye can atmadım. Ben o da bu oda. Birbirimizin içine gire gire ayna olduk eş olduk benzeştik. Kurudum yine. Kalkıp yatakta doğrulup gözlerimi ovuşturduğum bir sabah duvarların derimle kaplandığını görünce şaşırmadığımdan rüyaya dönmeye korkmadım. Diğer sabah kalktığımda rüyamda gördüklerimi duvarda çizilmiş gördüğümdeyse gülmedim. Diğer bir gün ayaklarımı yataktan sarkıtınca parmak uçlarımın değdiği halıyı kıllarımdan dokunmuş bir yapıya bürünmüş bulunca heyecanlanmadım. Ben o da bu oda. Dilsiz oda. Çıkmadığım sürece sözcüğe sabrımız olmadığına aklım erişti. Sabah tankın içindeyken Nana’nın gözünü buldum ve ondan beni yine su içre batırmasını istedim. Yapmadı. 

Kitaptan bu bölüm İthaki Yayınları'nın izniyle yayımlanmıştır.

Kullanılan fotoğraflar Evelyn Bencicova'ya aittir.

0
987
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle