29 ARALIK, PERŞEMBE, 2016

Homo Sapien(s)’in Ölümü

Bu senenin dünya çapında en çok konuşulan kitabı Yuval Noah Harari'nin Sapiens'i oldu kuşkusuz. Herkesin kütüphanesine girdi, edebiyat listelerinde yerini tüm yıl korudu. Yılın son günlerinde ise Sapiens'in devam kitabı Homo Deus raflardaki yerini aldı. Harari'nin gözünden insan türünün geçmişi, bugünü ve yarını üzerine bir inceleme...

Homo Sapien(s)’in Ölümü

‘’Henüz adım atmadığımız gelecek öngörülebilir, havasını koklamadığımız uzak geçmiş tahmin edilebilir mi?’’nin cevabını edebiyat genelde özgün bir anlatı içinde, bazen varmak istediği sonucu çok da hissettirmeden, bir öykü kurgusunda arar. Sapiens bu alana Yuval Noah Harari’nin, bir tarihçinin, açısından insanlığın 70 bin yıllık yolculuğuna hızlı bir bakış niteliğinde. Belki de bugün içinde bulunduğumuz kargaşadan sıyrılıp kendimizi anlamak için kısa bir kaçış deneyimi.

Sapiens'in yazarı Harari, kariyerinin başında orta çağ ve askeri tarih ile ilgili çalışmalar yapmış. Sonra doktorasını 2002 yılında Oxford Üniversitesi’nde tamamlamış. Daha sınırlı bir kitleye hitap eden önceki eserlerinde yazar MS 1.100-2.000 yıllarında yaşanan savaşları, niçin ve neden savaşıldığını, tanıklarının da hatıraları eşliğinde anlatmak için yola çıkmış olmalı... Son zamanlarda Kudüs’teki Hebrew Üniversitesi’nde verdiği dersin içeriği ise bu yazının konusu olan Sapiens'in alt başlığı: “İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi”.

Kitaba ilginin artmasında faydaları oldu mu yoksa onlar da gündemde olmasından mı etkilendiler bilinmez, sosyal medya devi Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg, onu Haziran 2015’te online kitap kulübünün listesine ekledi. Bilişim devi Microsoft’un sahibi Bill Gates, Mayıs 2016’da bu kitap üzerine tartışmaktan aldığı keyfi anlatan bir yazıyı paylaştı. Dönemin A.B.D. Başkanı Obama, Ağustos 2016’daki Hawaii tatilinde okuduğunda “ilgi çekici ve kışkırtıcı” bulduğunu söyledi.

Homo Sapiens kendi halinde bir canlıyken geçirdiği “Bilişsel Devrim” sürecinde gittikçe hızlanan zihinsel gelişiminin etkisi ile diğer türlerin arasından sıyrılmayı başarır… Harari’nin özellikle ilk bölümlerde bilimsel kaynaklardan sıkça yararlanarak savlarını güçlendirmesi okuyucuyla güzel bir başlangıç yapmasını sağlıyor.

“Gezegendeki büyük avcıların çoğu muhteşem yaratıklar; milyonlarca yıl süren hâkimiyetleri sayesinde kendilerine olağanüstü derecede güveniyorlar. Sapiens ise adeta bir muz cumhuriyetinin diktatörü gibi. Daha yakın zamana kadar savandaki orta halli yaratıklar olduğumuz için hâlâ korku ve endişelerle doluyuz ve bu da bizi fazlasıyla zalim ve tehlikeli kılıyor. Ölümcül savaşlardan çevre felaketlerine pek çok tarihsel kötülük, bu çok hızlı sıçramadan kaynaklanıyor.”

Yazarın vurguladığı üzere korku ve endişe duygularımızın kökeninde zihinsel kapasitemiz gittikçe artarken biyolojik gelişimimizin bu hıza ayak uyduramaması olabilir. Bu da gözümün önüne doğduğu andan itibaren ilk olarak kendisinin annesinden ayrı olduğunu öğrenen, ellerini ve ayaklarını keşfetmeye çalışan koca bir bebek figürünü getirdi. Bebek konuşmayı öğrenmesi ile hemen hemen aynı zamanda ellerini daha da maharetli kullanmaya, "ben buradayım" demek için ya da bilemediğimiz bambaşka bir sebeple mağaralara resimler de yapmaya başlar… Düşünme kapasitesi geliştikçe bir zamanlar neredeyse hiç söz hakkının olmadığı doğa yasalarına karşı hayatta kalmayı ve hayvanları onların rızası dışında -örneğin kaçamasınlar diye koku duyguları oldukça gelişmiş domuzların burnunu kesip acı çektirmesi gibi - kendi tebaasına almayı öğrenir. Bu esnada bir yerlerde ilk tarım yapılmaya başlanır... Böylelikle “insanın evcilleşmesi”, Harari’nin tarihin en büyük aldatmacası olarak nitelendirdiği “Tarım Devrimi”ne tekabül eder.

“Eski avcı toplayıcılar onlarca hatta yüzlerce kilometrelik topraklarda yaşarlardı. Tepeleri, dereleri, ağaçları ve gökyüzüyle beraber, ‘evleri’ tüm araziydi. Öte yandan köylüler günlerinin büyük bölümünü küçük bir tarlada veya meyve bahçesinde çalışarak geçirirdi ve barınakları da taş, çamur ve ahşaptan yapılma ufacık yapılardı. Ortalama köylü, evine çok ciddi bağlılık geliştirmişti. Bu, mimari olduğu kadar psikolojik yönleri de olan, etkileri çok geniş bir devrimdi. Bundan böyle ‘eve’ olan bağlılık çok daha benmerkezci bir yaratığın en önemli psikolojik özelliği haline gelmiştir.”

Harari’ye göre insanın basamakları bu kadar hızlı çıkarak gezegendeki diğer başka varlık ve canlıların varoluşlarını etkiler hale gelebilmesinin altında “kurgu kabiliyeti”ne bağlı olarak hayal edip buna inanabilmesi, bununla birlikte hızla sosyal ağlar kurabilmesi – “birleşmesi” – yatar. Bu özellikler, günümüzde yaşadığımız “insan dünyası”nın temel direklerini teşkil eder; paranın keşfi, ekonomi, hukuk, önce imparatorluklar ve sonra devletlerin ortaya çıkmasıyla siyaset, ideolojiler, son yaşadığımız 21. yüzyılı da şekillendiren bilim… Günümüze geldiğimizde sözü edilen sistemlerin merkez çekirdeğinde bulunacak şey ise bilgidir: “Bilgi güçtür”.

Bilginin oluşumu ve sınırları ile alakalı oldukça yararlı uyarılar yapıyor Harari. Öncelikle zihinsel gelişimin bir meyvesi olarak bilgilerin ortaya çıkmasının ancak insanların çelişkide kalabilme yetisiyle edinileceğini öne sürüyor. Öte yandan insanlarda topluluklara özgü bir şekilde, var olan kurgu kabiliyetinin de etkisiyle, ortaya çıkan “dil” mefhumu ile birlikte söylenti en başlarda toplumu bilgilendirerek gerçek tehlikelere karşı onları uyaran bir mekanizmaydı. İşte burada can alıcı nokta şu: Bilginin var olmayan şeylere de dayanabileceği gerçeği, onun kendi çıkarına uygun bir kurgu yaratmasına ve toplulukları tehlikeli bir şekilde yanlış yönlendirmesine izin verebilir.

“Ormana melekler ve tek boynuzlular görmeye giden insanların hayatta kalma şansı kesinlikle ormana mantar ve geyik bulmaya gidenlerden daha az olacaktır.”

İnsanın kendi yarattığı kurguya inanabilmesi sayesinde ulaştığı bugünkü mevcut durumunda içgüdülerinin etkisi ne olmuştur? “Ignoramus” (Bilmiyoruz)’un kabulü ile hızlanan keşifler ve icatlar çağındaki gelişim nasıl şekillenmiştir? Harari’nin bu bağlamda analiz ettiği “Bilimsel Devrim” bölümünde merak duygusunun, bireysel tercihler dışarıda bırakılırsa, hangi “ihtiyaç”larla şekillenebildiğini Darwin’in öyküsünde buluyorum.  Darwin’in idealist bir avuç doğa aşığı ile bilinmeze yelken açmadığını ama aslında bir askeri keşif gemisinin mürettebatı olduğunu öğrendiğinde bu yolculuğu benim gibi idealize etmiş romantikler herhalde şaşıracaktır.

Batı’nın gezegendeki coğrafi keşiflerinin tamamlanmasıyla birlikte bilimin ve teknolojinin iç içe geçmesinin sonucunda gündelik hayat gittikçe daha da fazla değişmeye başlar. Teknolojinin yardımıyla imparatorluklar ve peşinden 19.-20. yüzyıllarda piyasa ekonomisi dünya yaşamına iyice yerleşir. Tam bu aşamadan sonra “Sanayi Devrimi’nin toplumsal mühendislik yolunda açtığı deneyler” gibi yaşanmış tecrübelerin günümüzdeki yansımalarının farklı boyutları ve olasılıkları daha cesurca ele alınmayı hak edebilir. Yazar bu açıda yer alan bazı boşlukları yarı gölgede bırakarak okuyucuya teslim etmiş olmalı.

Harari’nin bugünkü toplumsal eğilimlere ilişkin “kültürcülük” kavramını ortaya attığı şu kısım ise altını çizmeye değer:

“Günümüzün seçkinleri arasında, değişik insan grupları arasındaki farkları, biyolojik değil kültürel farklara atfetmek çok yaygındır. Artık ‘bu onların kanında var’ değil, ‘onların kültürü böyle’ diyoruz.”

Kültür alanında dile getirilen bir diğer sav ise, kültürün bir zihinsel enfeksiyon veya bir virüs olarak, yaşayabileceği bir diğer beden bulana kadar, çoğalarak tutunduğu konağın sağlığı ile ilgilenmeyeceği. Bu durumda Harari’nin insanoğlu için yeni bir basamak olarak gördüğü teknolojiyle entegrasyonun “kültür virüsü”nden nasıl etkileneceği üzerine düşünülmesine değer bir soru. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi okurken yazarla karşılıklı bir tartışma zemini yaratmak konularda derinleşmenin de önünü açacağı için oldukça eğlenceli. Diğer bir yandan yazarın kendi görüşlerinin ağırlığında dış kaynaklara referans verilmeyen satırların, uzmanları tarafından daha kapsamlı analizi gerekebilir. Nitekim kısa bir araştırmayla başkalarının da benzer kaygılarını fark etmek bu şüphemi pekiştirdi.

Son olarak gelinecek noktada doğanın canlılar olarak adlandırdığımız kısmı için bildiğimiz tek değişmez yasa var diyebiliriz: Doğum ile birlikte gelen ölüm. Harari’nin bu konudaki sık sık başka şekillerde tekrarladığı görüşü, her ne kadar kendisi henüz buna karar vermek için erken olduğu çekincesini koysa da.

“Daha önce de, örneğin Avrupa’da 1871’le 1914 arasında olduğu gibi kısmi barış dönemleri yaşanmıştı, ama bunların hepsi çok kötü sonuçlandı. Artık durum farklı çünkü gerçek barış sadece savaş olmaması değil, savaşın mantıkdışı hâle gelmesidir.”

Harari buradaki savaş kelimesini sadece toprak üzerinde kanlı canlı yapılacağı gibi dar bir anlamında kullanıyor olabilir… Bununla birlikte yazarın savaş ve barış üzerine yorumlarını okurken aklıma Oscar Wilde’ın öldürme şekillerini anlatan şu dizeleri geliverdi:

“Kimi az sever, kimi çok,

Kimi alır, kimi satar; 

Kimi öldürürken gözyaşı döker de,

Kimi gözünü bile kırpmaz:

Çünkü herkes öldürür sevdiğini,

Ama herkes öldürdü diye ölmez.”

Mevcut gelişmelere bağlı olarak Harari’nin ortaya çıkacağını savunduğu süper insan seçkinlerinin oluşturduğu eşitsizlikteki “işe yaramaz sınıf” açısından insanın onurlu bir yaşam sürmesi nasıl mümkün olacaktır? diyelim, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşindeki temel – barınma, güvenlik, ait olma, kabul görme ve nihayetinde kendini gerçekleştirme – güdüleri arasında savrulmak nasıl bir yaşam olacak? Bu aşamada bilgiyi ve bilginin kontrolünü elinde tutanlar olarak nitelendirilecek insanlar, yapay zekâ ve makinelerin gücünü homo’nun yanına ekleyerek, kendini deus mu sanacak, doğa’nın sınırlarını bu şekilde mi zorlayacaktır? Sapiens'in devam kitabı Homo Deus'un bu konuda da söyleyecek şeyleri olmalı…

Son olarak Harari’nin Sapiens ve Homo Deus bahsini Ursula K. Le Guin’in 1979 yılında kendi kitabına yazdığı önsözde değindiği şu çerçevede değerlendirmek düşünce boyutunu uzak yarından şimdi yaşanılan güne geri çağırabilir…

“Terimin Schrödinger ve diğer fizikçiler tarafından kullanıldığı biçiminde, bir düşünce deneyinin amacı gelecek hakkında öngörülerde bulunmak değil – aslında Schrödinger’in en ünlü düşünce deneyinin gösterdiği gibi kuantum düzeyinde ‘gelecek’ öngörülemez – gerçekliği, mevcut dünyayı betimlemektir. Bilimkurgu önbilici değildir, betimleyicidir.” 

Ve bu bağlamda Sapiens günümüzün geniş kitlelere ulaşmış en fazla konuşulan düşünce deneylerinden biri olarak kabul edilebilir. Bir başka açıdan, ister Harari ile aynı sonuçlara ulaşalım ya da ulaşmayalım, bu kadar gürültünün bu kitabın hangi söylemleri üzerine koptuğu, bugünün dünyasını anlamak için önemli. Her hâlükârda, olduğumuz yerde ileriye ve geriye doğru bir zaman yolculuğu yaparak göz açıp kapayıncaya kadar zihnimizde canlandırabileceğimiz sahnelerde, insan organizmasının sınırları ve bilinmeyenleri üzerinde dolaşmak iyi gelebilir…

0
5284
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle