08 TEMMUZ, SALI, 2014

“Eskici”de Eşyadan Sıyrılmak

Öykünün başkişisi sahip olduğu eşyalardan kurtulmakla uğraşır metin boyunca. Öykü bir nesneden kurtulma öyküsü, bir özgürleşme anlatısıdır bu anlamda.
Seher Özkök, Sevgi Soysal’ın “Eskici” öyküsündeki eşyadan kurtulma hallerini yazdı…

“Eskici”de Eşyadan Sıyrılmak

Nesnelerden nasıl kurtulunur? Tenimize geçmiş eşya bizden ayrılabilir mi? Nesnelerle kurulan ilişki insanın psikolojisini inşa eden en önemli ilişkidir bilindiği üzere. Benliğimizi biraz da nesneler belirler. Fakat bunun ötesinde, nesnelerin ekonomik boyutu ele alındığında nesnelerin/şeylerin/eşyanın insanın toplum içinde konumlanmasında, belli bir sınıfa ait olmasında, sınıf atlama çabasında Jean Baudrillard’ın(2004) da belirttiği gibi göstergesel anlamlar vardır. (s.15) Sahip olduğumuz, olmak istediğimiz; kurtulduğumuz, kurtulmak istediğimiz eşya, bizim kapitalist sistem içinde biçimlenen, değişen ve dönüşen yanımızı görünür kılar. Eşya ile kurulan ilişki biçimleri- sayısı ve düzenlenişi (Baudrillad, 2009, s. 20)- hangi sınıfa dair olduğumuzu belirtir. Örneğin burjuva/küçük burjuva yaşamlar, yığılmış eşyalı yaşamlardır. (Baudrillard, 2009, s. 21) Eşya çokluğu ve yer azlığı bu sınıfın hayata bakışını, sahip olma ve biriktirme arzusunu da gözler önüne serer. Bu açılardan bakıldığında, Sevgi Soysal’ın Barış Adlı Çocuk kitabında yer alan “Eskici” adlı öyküsü, eşyanın başrolde olduğu bir öykü olarak incelenmeye değerdir.

Öykünün başkişisi sahip olduğu eşyalardan kurtulmakla uğraşır metin boyunca. Öykü bir nesneden kurtulma öyküsü, bir özgürleşme anlatısıdır bu anlamda. Eşyadan kurtularak kapitalist sistemin onu konumlandırdığı burjuva yaşamdan da kurtulacaktır aslında öykü kişisi. Bu bağlamda, öyküdeki eşyaların simgeledikleri son derece önemlidir, çünkü bu nesneler sınıf kimliğini vurgulamalarının yanı sıra öykü kişisinin toplumsal kimliklerinin toplamıdır.

Öykünün başında önce yakınlarının davet, düğün ilanlarının olduğu, çevresinden ve kendisinden bahseden gazeteleri atmakla işe başlar öykü kişisi. İşe gazete yığınıyla başlaması önemlidir, çünkü ait olduğu sınıfı kamusal ve görünür kılan kanıt ve kayıtlardır bu kâğıt parçaları. Gazetelerin ardından sıra mutfak eşyalarına gelir. Ev içi emeğin taşıyıcısı kadının kimliğidir bu mutfak eşyaları. Ait olduğu sınıfın kadın kimliğini de atar öykü kişisi, bu bağdan da kurtulur. Dişil bir “homo faber”in simgesi, sapı salllanan tavalar, yamru yumru tencereler, kapağı kırılmış demlik de kapı dışarı edilir. Ancak tüm bu nesneler kapı dışarı edilmeden sorgulanır durum: “Niçin bunca şey ediniyoruz, nasıl birikiyor bunca şey?” (Sevgi Soysal, 1998, s. 57) “Doymuşluk konusunda burjuva evinin dışa kapalı ve içi ağzına kadar eşya dolu bir mekan olduğu söylenebilir. Miras, servet birikimi gibi şeyler belli bir ‘statü’ ve refah göstergelerdir.”(s.21) der Baudrillard (2009). Bu noktada, burjuva kadın kimliği ile yıpranmasına rağmen biriktirilen mutfak eşyaları arasında nasıl bir ilgi kurulabilir? Bu bağlamda nesnenin kalıcılığının statünün sağlamlığı ile eş değer görüldüğünü hatırlamak gerekir. Sanki  yıpranmış da olsa atılmayan nesnelerle burjuva kadın kimliğini kalıcı kılmak istemiştir öykü kişisi, yıpranmış, eksik, bozuk yanına rağmen aynen kimliğin barındırdığı çarpıklıklar, çıkarlar ve iki yüzlülükler gibi.

Mutfak eşyalarından sonra sıra çiçeklere gelir. “Ölmez bu çiçekler.” (Sevgi Soysal, 1998, s. 58) diyen bir çiçekçiden alınmıştır bu çiçekler. Ölmemesi, sonsuzlaşması, durağanlığıyla masa cilalayan, saksı altlığı alan sürekli bir plastikleştirme pratiği ile eşyayı koruyan (Baudrillard, 2009, ss.22-29) burjuva yaşayış stiline uyan çiçeklerdir bu çiçekler. Ölmez, yani doğal akış içinde değildir; sanki yapma bir çiçektir, daima sahip olunan, sahip  olandır, kalıcıdır.  Sonunda, “İnsan nasıl bir çiçekte durallık, dayanıklılık arayabilir?” sorusunun ardından, çiçekler de kapının önüne koymaya karar verir öykü kişisi.  Fakat aklına kapıcı gelir. Onun görevi merdivenleri temizlemektir, niye çöp yığınıyla uğraşsınıdır. Çiçekler sonraya bırakılır. Bu bağlamda, çiçeklerdeki dayanıklılık iddiası burjuva yaşam statüsünü koruma, daimi kılma arzusunun bir yansıyışıdır ki bu arzu doğaya ve doğal olana bile hükmetme isteğine karşılık gelmektedir.

Çiçeklerden sonra örtü ile örtülmüş ayakkabılarla yüzleşir öykü kişisi. Sert bir hareketle örtüyü çektiği için tozlar havalanır. Toz biriktiren eşyalardır söz

konusu olan, tozlanma ve eskimeyle baş edebilmektir mesele. “Tozlanmasına sürekli olarak engel olabileceğimiz kadar şeyimiz olmalı, ancak eskimeleriyle baş edebileceğimz, sürekli olarak yenileyebileceğimiz, onarabilceğimiz kadar eşyamız olmalı” der öykü kişisi.” (Sevgi Soysal, 1998, s. 59) Toz mekana dairdir, eskime zamana. Mekana ve zamana hükmetme arzusundadır sanki. Zaman ve mekanın eşya üzerindeki etkisinin, zaman ve mekanın eşya ile birlikte oynadığı oyunun nesnesi olmak istememektedir.

“Ama pabuçlar evin girişinde bir tekerleğin dönmesini engelleyen biçimsiz taş yığınları gibi dur(maktadırlar)”(Sevgi Soysal, 1998, s.59) İnsanın doğadaki hareketini mümkün kılan, onun yürümesini sağlayan, aynı zamanda doğaya karşı ayakları koruyan, hareketin simgesi olabilecek pabuçlar yığılmış rini lkonumuna düştüklerinde, işlevlerini yitirdiklerinde burjuva hayatın ev içine tıkılmışlığının simgesi olmaktan öteye gidememekte, öykü kişisinin özgürlüğü için açmaya çalıştığı yolda kaya yığınları gibi durmaktadırlar. Öykü kişisi pabuçları yüklenir, sokağa çıkar ve pabuçları çöpe atar. Küçük eşyalardan kurtulunmuştur. Fakat ya ev içindeki divan kalabalığının  üstesinden nasıl gelinecektir. Pahalı eşyalarla dolu camekanlar geçer öykü kişisinin gözünün önünden, ellerini ovuşturan satıcılar. Göz, vitrin ve eşyanın yansıması. “ (C)amlaşan bir eşya yüzeyi gibi sadece öteki  eşyaları yansıtan gözler.” (Sevgi Soysal, 1998, s.61) dir artık insan gözleri. Özne ve nesne yer değiştirmiştir sanki, hakim olan değildir artık insan, eşya tarafından ele geçirilendir. Bu tüketim dünyasında sahip olmaktan vazgeçerek başlanmalıdır yaşama, tüketmekten uzak kalarak.  Özgürlük belki de eşyadan özgürleşmektir en başta. Eşyalardan kurtulunmalıdır. Fakat nasıl? “ Kim kimin sıkıntısını, ahmaklığını, tutsaklığını satın alır ki?” (Sevgi Soysal, 1998, s. 61)

Bundan sonra, balkona çıkıp eskiciyi beklemeye başlar öykü kişisi. Beklemek belki de bir anda değişmesi  gerekeni değiştiecek olandır, durmakla ancak sağlamlaşır değişmesi gereken bir durum. (Sevgi Soysal, 1998, s.61) Ve sonunda kurtarıcının sesi duyulur. Ekonomik sistem içinde kullanılmışların dolaşımcısıdır eskici. Zaman satıcısı. Zamanın sindiği eşyayı ekonomi sarmalına sokan yüce “peygamber” (Sevgi Soysal, 1998, s.61) Eşyaları yok pahasına satar eskiciye. Kirasını ödemektir derdi. Zamanda kullandığı mekanın parasını verip geçmişe dair olanı eşyasıyla ve mekanıyla ardında bırakmaktır amacı. Ancak bu şekilde dağın öte yüzüne, ovaya açılacak, tünelden geçip ovaya çıkabilecektir. (Sevgi Soysal, 1998, s. 59,61)

Her şey satılmıştır, karyola dışında. Öykü kişisi karyolayı satmaz, aşkn ve cinsellğin mekanı olan karyolayı ekonomik sirkülasyon içine sokmaz. Para ile cinselliği bir araya getirmez. Bir at arabası ile şehrin çöplüğüne götürür onu, bırakır. İşi bitmiş, onun için kullanım değeri kalmamış bir ilişkinin yeri şehrin çöplüğüdür.

Son olarak şehre varan öykü kişisinin camekanlara dalan,kocasını kolundan çekiştiren kadınları izlediğini görürüz. Bu kadınları nasıl kurtarmak gerektiğini düşünürken camekanda kendini görür. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, öykü kişisinin camekanda eşyaları değil, kendini görmesidir, artık sıyrılmıştır eşyadan. Heyecanla yeşilin yanmasını bekler şimdi, harekete geçmek için.


Baudrillard, J. (2009). Gösterge Ekonomi Politiği Hakkında Bir Eleştiri. (Oğuz Adanır, Ali Bilgin, Çev.). İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi

Soysal, S. (1998). Barış Adlı Çocuk. İstanbul: Bilgi Yayınevi

0
2861
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle