16 MART, PERŞEMBE, 2017

21. Yüzyılda "Damızlık Kızın Öyküsü"

Margaret Atwood, 1984'te kaleme aldığı ve geçtiğimiz ay Doğan Kitap etiketiyle dilimizde yayımlanan Damızlık Kızın Öyküsü'nün 21. yüzyılda ne anlama geldiğini anlattı. Atwood'un kitabının Anchor tarafından yayımlanacak baskısının önsözü için kaleme aldığı ve The New York Times'ta yayımlanan makalesini sizler için hazırladık.

21. Yüzyılda

1984 yılının ilkbaharında, başta Damızlık Kızın Öyküsü olarak adlandırmadığım bir roman yazmaya başladım. El yazısıyla, çoğunlukla sarı not defterlerine yazıp sonrasında Almanca klavyeli, kiralık, devasa bir manuel daktiloyla neredeyse okunmaz haldeki karalamalarımı temize çektim.

Klavye Almancaydı çünkü etrafı hâlâ Berlin Duvarı ile çevrili Batı Berlin’de yaşıyordum. Sovyet İmparatorluğu hâlâ dimdik ayaktaydı ve gelecek beş yıl daha parçalanacak gibi görünmüyordu. Her pazar Doğu Almanya Hava Kuvvetleri,  bize ne kadar yakın olduklarını hatırlatmak için sonik patlamalar yapardı. Demirperde’nin (Çekoslovakya ve Doğu Almanya) ardındaki pek çok ülkeye yaptığım ziyaretler sırasında, ihtiyatlı olmayı, gözetlenme hissini, sessizlikleri, konuların değiştirimesini, insanların ima yoluyla bilgi aktarmaya çalışmalarını  deneyimledim ve tüm bunlar yazdıklarımı etkiledi. Kullanım amacı değiştirilmiş binalar da öyle. “Bu bina “…”lara aitti. Fakat sonra ortadan kayboldular.” Böyle hikâyeleri birçok kez duydum.

1939 yılında dünyaya gelip kendilik algımı İkinci Dünya Savaşı sürerken kazandığımdan, kurulu düzenlerin bir gecede yerle bir olabileceğini biliyordum. Değişim, bir şimşek kadar hızlı da olabilirdi. “Burada olmaz” söylemine güvenmemek gerekirdi.  Bu koşullar göz önüne alındığında, herhangi bir şey herhangi bir yerde meydana gelebilirdi.

1984 yılına kadar, bir-iki yıl boyunca romanımı yazmaktan kaçmıştım. Bu bana riskli bir girişim gibi görünmüştü. Lise yıllarıma tekabül eden 50’li yıllardan bu yana, kapsamlı bir şekilde bilimkurgu romanları,  spekülatif kurgular, ütopyalar ve distopyalar okumuştum fakat hiç böyle bir kitap yazmamıştım. Altından kalkabilecek miydim? Bu biçim, aralarında vaaz verme eğilimi, alegoriye sapma, inandırıcılıktan yoksunluk gibi gizli tuzaklarla bezeliydi. Hayali bir bahçe yaratacaksam da, o bahçedeki kurbağaların gerçekçi olmasını istiyordum. Kurallarımdan biri, James Joyce’un “kâbus” olarak nitelendirdiği tarih sahnesinde meydana gelmemiş herhangi bir olaya ya da henüz keşfedilmemiş herhangi bir teknolojiye kitabımda yer vermemekti. Hayal ürünü cihazlar, hayal ürünü kanunlar ve hayal ürünü zulümler olmayacaktı. Tanrı ayrıntıda gizlidir derler. Şeytan da öyledir.

1984 yılında, kitabın ana fikri bana bile son derece cüretkâr gelmişti. Okurları, Birleşik Devletler’in ülkeyi bir zamanların liberal demokrasisinden, hayal gücünden yoksun, teokratik bir diktatörlüğe dönüştüren bir askeri darbeye maruz kaldığına inandırabilecek miydim? Kitapta, anayasa ve meclis yok. Gilead Cumhuriyeti, bildiğimizi sandığımız günümüz Amerika’sının zeminini oluşturan on yedinci yüzyıl Protestanlığı temelleri üzerine kurulur. 

Margaret Atwood, Damon Winter / The New York Times (2009)

Margaret Atwood, Damon Winter / The New York Times (2009)

Hikâyenin geçtiği mekân, şimdilerde liberal bir eğitim kurumu olsa da, geçmişte Protestan bir ilahiyat fakültesi olan Harvard Üniversitesi’ne ev sahipliği yapan Massachusetts eyaletindeki Cambridge şehri.  Gilead Gizli Servisi, benim saatlerce raflar arasında New England kökenli atalarımı ve Salem büyü ayinlerini araştırdığım Widener Kütüphanesi’nde konumlanıyor. Harvard duvarının, idam edilmiş insanların bedenlerinin sergilendiği bir alan olarak kullanılması bazı insanları incitebilir miydi? (İncindiler.)

Hikâyede insan nüfusu çevre kirliliği yüzünden azalıyor. Hayatta kalabilen bebeklere sahip olabilmek bir ayrıcalık. (Yapılan araştırmalar, günümüz dünyasında Çinli erkeklerin üreme yetisinde ciddi bir düşüş olduğunu gösteriyor.) Totaliter rejimlerde ya da katı bir hiyerarşiye dayanan  toplumlarda, iktidardaki sınıf değerli şeyleri tekeline alır ve rejimin elitleri kendilerine doğurgan “Damızlık Kızlar” bulmak zorunda kalır. Bu durumun İncil’deki örneği, Rahel ve Lea isimli iki karısı ve onların iki hizmetçisi ile Yakup’un hikâyesidir. Bir adam, dört kadın, on iki oğul. Fakat hizmetçiler oğullar üzerinde hak iddia edemezler. Onlar, saygıdeğer eşlere aittir.

Ve böylece  olaylar gelişmeye başlar.

Damızlık Kızın Öyküsü’nü yazmaya başladığımda kitabın ismi, aynı zamanda başkarakterin ismi olan Offred’di. Bu isim bir erkek ismi olan “Fred” ile İngilizcede aitlik belirten “of” ekinden oluşuyordu. Yani, Fransızcadaki “de” ya da Almancadaki “von” yahut  Williamson gibi İngiliz soyisimlerinde kullanılan “son” eki gibi. Bu ismin içinde bir başka olasılık da gizli: Dini bir kurbanı ya da kurban edilmek üzere sunulmuş bir mağduru belirten “offered” (sunulmuş / teklif edilmiş) kelimesi…

Bana “Başkarakterin ismini neden hiç öğrenemiyoruz” sorusu sık sık soruluyor. Çünkü tarih boyunca pek çok kişi ismini değiştirmiş ya da birdenbire ortadan kaybolmuştur diye cevap veriyorum onlara. Bazıları, Offred’in gerçek isminin June olduğu çıkarımına vardı çünkü spor salonunda/yatakhanede Damızlık Kızların kulağına fısıldanan isimler arasında bir daha hiç ortaya çıkmayan tek isim June. Bu benim gerçek fikrim değildi fakat kurguya uygun göründüğü için okurlar öyle düşünmek istiyorlarsa, düşünebilirler.

Yazım sürecinin bir noktasında, romanın ismi hem Chaucer’ın Canterbury Hikâyeleri’nin hem de dünyayı sarsan olaylardan sağ çıkmış insanların anlattığı hikâyeler gibi, başkarakterin anlattığı hikâyenin, yıllar sonraki dinleyicisine inanılmaz ve fantastik geldiği peri masalları ve halk hikâyeleri şerefine Damızlık Kızın Öyküsü’ne dönüştü.

Yıllar geçtikçe Damızlık Kızın Öyküsü pek çok farklı şekil aldı. Kırktan fazla dile tercüme edildi. 1990 yılında sinemaya uyarlandı. Bir opera eseri ve bir de baleye dönüştürüldü. Şimdilerde ise çizgi roman haline geliyor. 2017 Nisan’ında MGM /Hulu yapımı bir televizyon dizisi olacak.

Dizide ufak bir rolüm var. Kırmızı Merkez olarak bilinen tesislerde muhafızlara verilen eğitime benzer bir şekilde yeni devşirilmiş Damızlık Kızların beyinlerinin yıkandığı sahnede oynuyorum. Damızlık Kızlar, eski kimliklerinden vazgeçmeyi, yerlerini ve görevlerini bilmeyi; gerçek haklara sahip olmadıklarını ama tüm bunlara alışınca kaderlerini kabullenip kaçmayı ya da başkaldırmayı düşünmeyecekleri noktaya kadar korunacaklarını öğrenmek zorundalar.

Damızlık Kızlar daire şeklinde oturur ve şok tabanca taşıyan Teyzeler, kızları, şimdilerde cinsel günah çıkarma ayini olarak adlandırılan ritüeli (1984’te böyle bir tanım yoktu), ergenliğinde uğradığı toplu tecavüzü anlatması istenen Jeanine’e uygulamaları için zorlarlar. 

Natasha Richardson ve Robert Duvall'ın "The Handmaid's Tale" (1990).

Natasha Richardson ve Robert Duvall'ın "The Handmaid's Tale" (1990).

Sadece bir “televizyon dizisi /şovu”  olmasına, Damızlık Kızları kahve molasında kıkırdayacak kadın oyuncuların oynadığını bilmeme ve kendim de “yalnızca–mış gibi” yapmama rağmen bu sahneyi korkunç derecede acı verici buldum. Aşırı derecede “tarihi” bir sahneydi. Evet, kadınlar diğer kadınlara cephe alacaktır. Evet, kadınlar diğer kadınları, kendilerini sağlama almakla suçlayacaktır. Gruplaşmalara mahal veren sosyal medya çağında bunu her gün açıkça görüyoruz.  Evet, bazı kadınlar büyük olasılıkla, hatta özellikle örgütlenmiş kadınların kısıtlı güce sahip olduğu sistemlerde, diğer kadınlardan üstün olan pozisyonları memnuniyetle kapacaktır. Her çeşit güç görecelidir ve zor zamanlarda, insanlar bir güç kırıntısını bile yoksunluğa yeğ tutar. Teyzelerden bazıları, Damızlık Kızlar’a iyilik yaptığını düşünen inanç sahibi kadınlardır. En azından onların zehirli atık temizlemeye gönderilmediklerini, ya da bu cesur yeni dünyada tecavüze uğramadıklarını düşünürler. En azından yabancılar tarafından tecavüze uğramadıklarını. Bazı Teyzeler sadist, bazıları fırsatçıdır. 1948 yılının, porno karşıtı kampanya ya da cinsel istismara karşı koruma gibi feminist politikalarını ustalıkla uyarlayıp kendi lehlerine çevirirler. Benim deyişimle, gerçek hayat!

Bu durum beni, sıklıkla karşılaştığım üç soruyla baş başa bırakıyor:

İlk soru: Damızlık Kızın Öyküsü feminist bir roman mı? Bütün kadınların birer melek olduğu ya da ahlaki bir seçim yapamayacak derece istismar edildiği ideolojik bir sistemi kast ediyorsanız, hayır. Kadınların her çeşit karakter ve davranış biçimiyle birer insan; her birinin birey olarak önemli ve ilginç; başlarına gelen olayların, hikâyenin kurgusu, teması ve yapısı açısından önemli olduğu bir romanı kast ediyorsanız, evet. Bu açıdan bakıldığında pek çok kitap “feminist”tir.

Neden “ilginç ve önemli”? Çünkü gerçek hayatta kadınlar ilginç ve önemlidir de ondan. Onlar, doğanın sonradan aklına gelmiş bir fikir değildir. Kadınlar, insanlığın kaderinde ikinci planda yer alan oyuncular değildir ve her toplum, her zaman bu gerçeğin farkındadır. Doğurgan kadınlar olmasa insan nesli tükenirdi. Öteden beri soykırım savaşlarının ve insan nüfusunun zapturapt altına alınmasına ve sömürülmesi yönelik mücadelelerin önemli bir öğesinin, kadınlara, genç kızlara ve çocuklara yönelik toplu katliam ve tecavüzler olmasının sebebi budur. Kedilerin yaptığı gibi, onların bebeklerini öldür ve yerine kendi bebeklerini koy. Kadınları, yetiştirmeye güçlerinin yetmeyeceği ya da daha sonra kendi amaçların için onlardan söküp alacağın bebekler doğurmaya zorla. Yaygın ve asırlık bir eylem olarak: Bebekleri çal.

Kadınların ve bebeklerin kontrol altında tutulması, gezegendeki tüm baskıcı rejimlerin en önemli özelliği olmuştur. Napolyon ve onun fedaileri, kölelik ve durmadan yenilenen insan ticareti… İkisi de bu konuya güzel birer örnek.  Zorla doğumu destekleyenlere şunu sormak gerekir: Peki ama kimin yararına? Kim kazançlı çıkar bu işten? Kimi zaman şu, kimi zaman bir başkası. Ama asla kimseye faydası olmayan bir girişim olarak kalmayacaktır bu.

Elizabeth Moss, "The Handmaid's Tale" (2017).

Elizabeth Moss, "The Handmaid's Tale" (2017).

İkinci soru: Damızlık Kızın Öyküsü din karşıtı bir roman mı? Bu sorunun cevabı, yine, din karşıtı terimiyle neyi kast ettiğinize bağlı. Otoriter bir grup erkeğin yönetimi ele geçirip kadınların (on dokuzuncu yüzyıl Amerika’sındaki kölelik gibi) okumasının yasak olduğu müfrit bir ataerkil düzeni geri getirmeye çalıştığı doğru. Dahası, bu kadınlar İncil’de adı geçen kadınların aksine, parayı kontrol edemiyor ve evleri dışında bir iş sahibi olamıyorlar. Amerika’yı ele geçiren her otoriter yönetimin yapacağı gibi, rejim, İncil temelli semboller kullanır. Komünist ya da Müslüman olmazlar.

Gilead kadınlarının giydiği iffet giysileri, Batı’nın dini ikonografisinden esinlenilerek yaratıldı. Eşler, Bakire Meryem’in içinde resmedildiği ve saflığı temsil eden mavi renk giysiler giyer. Damızlık Kızlar, doğum kanına atfedilen, aynı zamanda Magdalalı (Mecdelli) Meryem’i temsil eden kırmızı renk giysiler içindedir. Ayrıca, kırmızı renk, kaçmaya çalışırsanız hemen fark edilmenize sebep olur. Orta sınıfa mensup erkeklerin eşlerine Ekonokadınlar denir ve bunlar çizgili giysiler giyerler. İtiraf etmeliyim ki, yüzleri gizleyen boneler yalnızca Kraliçe Victoria dönemi rahibelerinden değil, 1940’larda piyasaya çıkan ve yüzü kapalı bir kadını resmettiği için çocukken beni korkutan Old Dutch Cleanser marka sabunların paketindeki görselden de ilham alıyor. Pek çok totaliter rejim insanları etiketlemek ve kontrol altında tutmak için (sarı yıldızı ve imparatorluk morunu düşünün) mecbur kıldığı ya da yasakladığı kıyafetleri kullanmış; dinsel bir maske kullanmışlardır.  Bu durum, heretiklerin ortaya çıkmasını son derece kolaylaştırır.

Kitapta, baskın “din” algısı, dogmatik kontrolü ele geçirmek kavramına evrilirken, tanıdık dini öğeler yok ediliyor. Politik rekabeti ortadan kaldırmak için Bolşeviklerin Menşevikleri katlettiği, Kızıl Ordu hiziplerinin birbirleriyle ölümüne savaştıkları gibi, Katolikler ve Baptistler hedef alınıp ortadan kaldırılıyor. Quaker’lar yeraltına iniyor ve Kanada’ya giden bir kaçış yolunda ilerliyorlar. Offred’in kendine özgü bir duası var ve içinde yaşadığı rejimin adil ve merhametli bir Tanrı’nın himayesinde olduğuna inanmayı reddediyor. Bugün, gerçek dünyada bazı dini gruplar, kadınları da kapsayan savunmasız grupların korunması için girişimlerde bulunuyor.

Yani, kitap “din karşıtlığı” ile ilgili değil. Dinin zorbalığı örten bir peçe olarak kullanılmasına karşı. Bu ikisi birbirinden çok farklı kavramlar. 

Damızlık Kızın Öyküsü bir kehanet mi? Amerikan toplumunda iktidarı ele geçiren güçler, yapmak istediklerini kanun hükmünde kararnamelere dönüştürürken, romanı yazdığım 1984 yılında bile bana sıkça sorulan üçüncü soru bu. Hayır, bu roman bir kehanet değil çünkü geleceği tahmin etmek gerçekten mümkün değildir. Pek çok farklı değişken ve fark edilmeyen olasılık vardır. Kehanet değil de, antikehanet diyelim. Böyle bir gelecek, detaylarıyla anlatılabiliyorsa belki de gerçekleşmeyecektir. Fakat böyle bir hayalciliğe de bel bağlanmamalıdır.


Pek çok farklı olay ve kavram Damızlık Kızın Öyküsü’nun kurgusunu besledi. Toplu idamlar, toplumun refahını tehdit eden maddelerin tüketimini yasaklayan kanunlar, yakılan kitaplar, Nazi Koruma timlerinin Lebensborn projesi, Arjantinli generallerin çocuk kaçırmaları, kölelik tarihi, Amerikan çok eşliliğinin tarihi… Liste uzun.

Fakat henüz bahsetmediğim edebi bir biçim de var: Tanıklık edebiyatı. Offred kendi hikâyesini, bir gün onu okuyup anlayacak ve paylaşacak özgürlüğe sahip birinin keşfedeceğine güvenerek, yapabildiği en iyi şekilde kayıt altına alıp saklıyor. Bu, umut taşıyan bir eylem. Yazılmış tüm hikâyeler, gelecekteki okuruna gebedir. Robinson Crusoe günlük tutar. Büyük Londra Yangını’nı kayıt altına alan Samuel Pepys de. Aniden kesilen anlatılarına rağmen Kara Veba süresince günlük tutan pek çok kişi, Ruanda Katliamı’nı ve tüm dünyanın bu zalimliğe sırtını dönmesini kaydeden Romeo Daillaire, gizli günlüğüne tarihi akıtan Anne Frank gibi...

Offred’in günlüğünü okuyan iki farklı okuyucu kitlesi var. Biri, kitabın sonunda, gelecekte akademik bir konferansta okuma özgürlüğü olsa da her zaman beklendiği kadar empati kuramayan okur, diğeri ise herhangi bir zamanda kitabı okuyan bireysel okur. İkincisi, “gerçek” okurdur. Her yazarın yazarken hitap ettiği “Sevgili Okur”dur. Pek çok “Sevgili Okur”, sırası geldiğinde yazar olacaktır. Biz yazarların da başlangıç noktası budur: Okumak.  Bir kitabın bize seslenen sesini duyduk.

En son Amerikan seçimlerinin ardından korkular ve endişeler arttı. Temel haklar ve özgürlükler, son on yılda ve geçtiğimiz yüzyıllarda kazanılmış kadın hakları ile birlikte tehlike altında görülüyor. Pek çok gruba yönelik nefretin yükselişe geçtiği, demokratik kurum ve kuruluşların farklı kollardan radikallerce açıkça aşağılandığı bu bölücü politik iklimde kesin olan şu ki birileri, bir yerlerde –sanırım pek çok kişi- tanık oldukları tarihi kayıt altına alıyor. Ya da eğer yapabilirlerse yaşadıklarını hatırlayıp daha sonra yazacaklar.

Mesajları yasaklanıp gizlenecek mi? Yüzyıllar sonra eski bir evde, bir duvarın ardında mı bulunacaklar?

Umalım ki öyle olmasın. Ben, öyle olmayacağına inanıyorum.

Margaret Atwood yirmiden fazla romanın / kurgunun yazarı. Damızlık Kızın Öyküsü, Hulu tarafından on bölümlük bir televizyon dizisi olarak nisan ayında yayımlanacak. Bu makale, kitabın Anchor tarafından yayımlanacak baskısının önsözü. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

0
4419
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle