
21’inci kez gerçekleşen Contemporary Istanbul odağında, Zeynep Albeniz Erbelger sanatın içinde olmak ile sanatın içinde olduğumuzu göstermek arasındaki farkı ele aldığı, sanat fuarlarına neden gittiğimiz sorusunu araştırdığı bir yazı yazdı.
Contemporary Istanbul’a neden gidiyoruz? Sanat görmek için mi, orada olduğumuzu göstermek için mi?
Soru biraz rahatsız edici. Belki de bu yüzden sormaya değer.
Çünkü bugün bir sanat fuarında bulunmak yalnızca eserlerle karşılaşmak anlamına gelmiyor. Bir fuarın açılışında kimlerin olduğu, hangi galerilerin dikkat çektiği, hangi sanatçıların etrafında insanların toplandığı, kimlerin kimlerle konuştuğu da en az duvarlardaki işler kadar konuşuluyor. Bazen fuarın kendisinden çok, fuarda kimlerin bulunduğunu hatırlıyoruz.
Sanat fuarlarının iki ayrı sergisi var artık: Biri duvarlarda, diğeri sosyal ilişkilerde.
Bu durumu yalnızca görünürlük ya da sosyal medya üzerinden okumak kolay olurdu. Oysa daha derinde, sanat dünyasında bulunmanın kendisiyle ilgili bir mesele var. Belirli bir kültürel alana aşina olmak, o alanın insanlarını tanımak, doğru zamanda doğru yerde bulunmak ve bu çevrelere erişebilmek kişiye yalnızca bilgi değil, belirli bir sosyal konum da kazandırıyor.
Pierre Bourdieu’nun kültürel sermaye kavramı da burada devreye giriyor. Sermaye yalnızca maddi bir birikim değil; hangi kültürel alanlara aşina olduğumuz, neyi bildiğimiz, kimleri tanıdığımız ve o dünyanın dilini ne kadar rahat konuşabildiğimiz de bir sermaye biçimi. Sanat dünyasında bu birikim, yalnızca bilgi sahibi olmayı değil, o alanın içinde daha kolay hareket edebilmeyi ve belirli çevrelere erişebilmeyi de beraberinde getiriyor. Üstelik bu değer bugün yalnızca sahip olunan bir şey değil; gösterilebilen, paylaşılabilen ve dolaşıma sokulabilen bir şey.
Bir sanatçının işini bilmek başka, o sanatçıyla tanışıyor olmak başka. Bir sergiyi görmek başka, o serginin açılışında bulunmak başka. Bir galeriyi takip etmek başka, o galerinin çevresinin bir parçası olmak başka. Sanat dünyasında bilginin yanında erişimin de bir anlamı var.
Contemporary Istanbul’un At First Sight, yani AFS olarak adlandırılan ön gösterimi bunun güncel bir örneği. Fuarın genel ziyaretçiye açılmasından önce içeride olmak, eserleri ilk görenler arasında yer almak başlı başına bir ayrıcalık olarak kuruluyor. Bu deneyimin sosyal medyada AFS etiketiyle özellikle görünür hâle gelmesi de dikkat çekici. Artık yalnızca fuarda bulunmak değil, fuara hangi aşamada erişebildiğimiz de paylaşılabiliyor. İlk görmek böylece yalnızca zamansal bir ayrıntı olmaktan çıkıyor; kültürel erişimin bir göstergesine dönüşüyor.
Burada fuarın kendi yapısı da önemli. Galeriler eserlerini sergiliyor ve satıyor, sanatçılar yeni izleyicilerle buluşuyor, koleksiyonerler eser arıyor, kurumlar, küratörler, yazarlar ve sanat profesyonelleri birbirleriyle karşılaşıyor. Sanat, ekonomi, ilişkiler ve statü aynı mekânda birbirine değiyor. Bu nedenle fuar yalnızca eserlerin yan yana geldiği bir yer değil. Aynı zamanda sanat dünyasının sosyal haritasının görünür hâle geldiği bir alan.
Kimlerin hangi galerilerde daha uzun vakit geçirdiği, kimlerin hangi sanatçıların etrafında toplandığı, kimlerin hangi davetlerde karşılaştığı ya da kimlerin fuarı herkesten önce gördüğü; bütün bunlar sanat alanındaki ilişkiler hakkında küçük ama anlamlı ipuçları veriyor. “Statü” kelimesi de burada kaçınılmaz hâle geliyor. Kültür dünyasında statü her zaman doğrudan para üzerinden kurulmaz. Bilgiyle, zevkle, ilişkilerle ve kültürel deneyimlerle de kurulabilir. Bir sergiye davet edilmek, bir sanatçıyla yakınlık kurmak, belirli bir galerinin çevresinde olmak ya da bir sanat fuarında görünmek yalnızca sosyal bir deneyim değildir. Kişinin sanat alanındaki yerini de işaret edebilir.
Sonra sosyal medya devreye giriyor. Kültürel sermayenin artık bir vitrini var. Bir sergiye gittiğimizi, bir sanatçıyla karşılaştığımızı, bir fuarın açılışında bulunduğumuzu, hangi galerileri ziyaret ettiğimizi birkaç saniye içinde görünür hâle getirebiliyoruz. Böylece yalnızca bir deneyimi paylaşmıyor, kendimiz hakkında da küçük bir kültürel anlatı kuruyoruz. Bir fotoğrafın içinde yalnızca sanat eseri yok. Galerinin adı, sanatçının kimliği, bulunduğumuz etkinlik, yanımızdaki insanlar ve o mekâna erişim biçimimiz de görüntünün parçası hâline geliyor.
Bunların hiçbiri tek başına sahte ya da kötü bir davranış değil. Bir sanat fuarına gerçekten sanat görmek için giden biri, aynı zamanda arkadaşlarıyla karşılaşmak, yeni bağlantılar kurmak ve profesyonel çevresini genişletmek isteyebilir. Bir deneyimin sosyal bir karşılığının olması, o deneyimi değersizleştirmiyor. Zaten sanat dünyasını ilginç hâle getiren şeylerden biri de bu iç içelik.
Bir sergiye yalnızca eserleri görmek için gitmiyoruz. İnsanlarla karşılaşıyoruz, konuşuyoruz, yeni şeyler öğreniyoruz, bazen bir iş bağlantısı kuruyoruz, bazen bir sanatçıyı ilk kez keşfediyoruz. Kişisel merak, mesleki ilişkiler, ekonomik değer ve sosyal çevre aynı mekânda birbirine karışıyor. Bu yüzden aynı fuar herkes için farklı bir deneyim yaratabiliyor. Bir kişi yeni bir sanatçı keşfediyor, bir başkası koleksiyonuna yeni bir iş ekliyor, bir başkası mesleki bir bağlantı kuruyor. Bir başkası içinse bütün bunların içinde sanat dünyasının bir parçası olma hissi öne çıkıyor. Bunların hepsi aynı anda mümkün.
İşin daha karmaşık tarafı ise beğenide ortaya çıkıyor. Bir eseri neden sevdiğimizi düşündüğümüzde, cevabın yalnızca eserin kendisinde olmadığını fark ediyoruz. Eserin hakkında ne kadar konuşulduğu, hangi galeride gösterildiği, kimlerin koleksiyonunda bulunduğu ya da hangi sanatçının adıyla birlikte anıldığı, ona bakışımızı değiştirebiliyor. Kültürel beğeni hiçbir zaman tamamen kişisel bir mesele değil. Ne sevdiğimiz, neyi bildiğimiz ve neye değer verdiğimiz içinde bulunduğumuz sosyal çevrelerden bağımsız oluşmuyor. Bazen bir eserin kendisine değil, onun temsil ettiği dünyaya da bakıyoruz.
Bu nedenle sanat dünyasında yalnızca eserlerin değil, beğeniler de dolaşıma girdiğini görüyoruz. Bir sanatçıya verilen değer, bir galeriye gösterilen ilgi, bir koleksiyonun prestiji ya da belirli bir serginin gördüğü ilgi birbirini besleyebiliyor. Contemporary Istanbul da bu dolaşımın en görünür sahnelerinden biri.
Fuar bittiğinde geriye satın aldığımız eserler, aklımızda kalan sanatçılar, kurduğumuz ilişkiler ve çektiğimiz fotoğraflar kalıyor. Bunların yanında, sanat dünyasının içinde kendimize biçtiğimiz yer de deneyimin bir parçası oluyor.
Sanat fuarlarının cazibesi biraz da burada yatıyor sanırım. Aynı anda sanatla karşılaşmayı, yeni bir şey keşfetmeyi, bir eser satın almayı, insanlarla tanışmayı ve bir çevrenin içinde bulunmayı mümkün kılıyorlar. Bu deneyimleri birbirinden ayırmak da her zaman mümkün değil.
Duvardaki işlere bakarken çevremize de bakıyoruz. Kimlerin geldiğini, hangi galerilerin ilgi gördüğünü, hangi sanatçıların etrafında bir kalabalık oluştuğunu, hangi ilişkilerin görünür olduğunu fark ediyoruz. Sonunda fuar, yalnızca sanat eserlerine baktığımız bir yer olmaktan çıkıyor. Sanat dünyasının kendisini de izlediğimiz bir sahneye dönüşüyor.
Sanatın içinde olmakla, sanatın içinde olduğumuzu göstermek arasındaki çizgi de burada bulanıklaşıyor. Çünkü fuarda yalnızca gördüğümüz eserler değil; kimlerle karşılaştığımız, hangi deneyime erişebildiğimiz, nerede durduğumuz ve bütün bunların bize sanat dünyası hakkında ne söylediği de hafızamızda yer ediyor. Sonuçta bir sanat fuarında yalnızca sanat görmüyoruz. Kendi konumumuzu da görüyoruz.