
Yeşim Ustaoğlu ile 74. San Sebastian Film Festivali’nin Ana Yarışma seçkisinde dünya prömiyerini yapan yeni filmi Artakalan üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
74. San Sebastian Film Festivali’nin Ana Yarışma seçkisinde bu sene dünya prömiyerini gerçekleştiren Artakalan, Türkiye, Fransa, Lüksemburg ve Bulgaristan ortak yapımı. Başrollerinde Öykü Karayel ve Metin Akdülger’in yer aldığı film, aile, kimlik ve arayış üzerine. Elif (Öykü Karayel) bir şair olarak şehir hayatının ağır bir yorgan gibi üzerine çöktüğü aralıktan çıkışı ipin ucunu çözülene kadar çekmekte bulur. Ufukta bir yolculuk, bu yolculukla birlikte gelen yeni bir arayış ve yolda olma hâli Elif’in çevresinde de bir hareketliliği beraberinde getirir.
Öncelikle bu filmi mümkün kıldığınız için ve devam etme gücünü kendinizde bulduğunuz için çok teşekkür ederim. Çünkü böyle bir zamanda bir film yapmanın ne kadar zor ve meşakkatli bir süreç olduğunun farkındayım. Eskiden birkaç yılda bir üretilen işler artık çok uzun zamanlarda üretiliyor. O yüzden şunu çok merak ediyorum. Bir önceki kurmaca filminizle bu filminiz arasında yaklaşık 10 yıllık bir süre var. Bu sürede neler değişti? Sizi bir yönetmen olarak üretmeye iten motivasyon ve belki de bunu yapmak istiyorum dediğiniz çekirdekteki şey nedir?
Artakalan’ı 2018’de bir proje olarak oluşturmaya ve şekillendirmeye başladım. Tabii ki çok hamdı ve benim de onun hamlığının içinden yürümem gerekiyordu. Bütün geliştirme sürecinde, seyahatlerimin başladığı süreçte ben durmadım, dünya durdu aslında. Sonra pandemiyle karşılaştık ve hareket hâlinde, yani yollarda olmam gerekiyorken durma sürecine girmem beni çok düşündürdü. Proje üzerine de çok daha yoğun düşünmeye başladım. Finans açısından da dünya durduğu için sıfırdan başlamam gerekiyordu. Dolayısıyla aslında proje uzun süre demlenerek kaldı. Ama filmimiz durmadı. Demleye demleye iki karakterimi de çok daha derinden hissetmeye başladım ve yazmayı sürdürdüm; yeniden başladım, yeniden durdum ve ardından tekrar başladım. O süreçte İstanbul’da değildim; dağdaki evimdeydim. Ama müthiş bir istekle yeniden yollara düşmek istiyordum. Yollarda neler göreceğim, neler yaşayacağım. O arayış da 2021’in sonundan itibaren beni hareketlendirebildi. Çünkü Dünya’nın kendisi de o zamanlarda hareketlenebildi. Türkiye de aynı şekilde. Aslında proje 2021 sonları ve 2022’nin başı itibariyle benim için şekillenmeye başlamıştı. Finans açısından da öyle. Yani finansını da oluşturabilmem için oraya kadar getirdiğim her şeyi sıfırdan almam gerekiyordu. 2022 ile beraber hareket hâline geçtik ve geliştirmeye başladık projeyi. Bütün o seyahatlerim devam etti. O seyahatler esnasında Konya, Karaman bölgesi yani İstanbul’dan başlayan ve sonra Erzincan, Arapgir’e giden bütün o bölgeleri dolaşa dolaşa, sonunda yolum Yusufeli’ne ulaştı. 2022’de Yusufeli’ne vardığımda barajın kapaklarının açılmak üzere olduğunu ve bütün oradaki etkilenecek köylerin, Yusufeli’nin kendisinin de taşınmak zorunda olduğunu öğrendim. Süreç henüz başlamamıştı. Ben bir süre orada bulundum. O viyadüklere bakarak büyük bir şaşkınlıkla bir belgesel yaptım: Kuru Taşın Başı. Asistanım Selen ile bütün o süreci takip ettim. Biz onu çekmeye başladık ama bir taraftan Artakalan’ı geliştirmeye ve finansını tamamlamaya çalıştık. Sonra bölgeyi adım adım gezip bu filmle bağımızı kurmaya devam ettik. Çok acayip çalışıyorduk. 2022’den sonra durmanın nasıl bir şey olduğunu çok hissetmedik. Onun öncesinde evet, mecburen durduk. Bir yandan da çalıştığımız için ben zamanın nasıl geçtiğini çok anlamadım. Ama bu açıdan bu süreç filme çok müthiş bir demlenme imkânı sağladı işte. Benim zamanla ilgili ilişkim zaten çok farklı. İçinde yaşadığım zaman, anladığım, algıladığım zaman benim için çok önemli ve ben onun için hep yaşayarak bir şeyleri yapıyorum. O yüzden benim için çok aktif bir süreçti de bir yandan.

Bir yandan siz şimdi anlatınca o zamanı ve mekânı kurma biçiminizle filmin kendi zaman ve mekânını kurma biçiminin çok paralellik gösterdiğini görüyorum. Filmin kendisi de bir yolda olma hikâyesi. O yüzden filme doğrudan şunu diyemiyorum: Bu bir yolculuk filmi. Çünkü orada bir yolda olma ve onu deneyimleme aralığı da var. Dolayısıyla sizin kendi yolda olma ve zamanı deneyimleme şekliniz aslında filmin zaman ve mekân katmanıyla oldukça paralel ve iç içe geçiyor.
Çok doğru söylüyorsun. Şöyle söylenebilir belki. Gerçekten bir anın içinde olmak. Bir mekânda bir anı kavramak. Yani zamanı kavramak sadece o anı bütün duyularınla hissettiğin zamanlarda var olabiliyor. Yoksa zamanı yok edip, sona erdirip gidiyoruz aslında; özellikle şehrin hızlı hayatında. O zamanlar ölü zamanlar dediğim şey benim de. O zamanı ya da o anı hiç hissetmeden yaşadığında sadece bir yere koşmuş ve bir şeyi bir rutin olarak yapmış gibi oluyorsun. Elif’in rutinin dışına çıktığı şeylerden biri de aslında bu parametrelerin dışına çıkması. O gerçekten yeniden bir şeylere eklenmek istiyor; böyle bir ana ve zamana, mekânın ve insanın o varoluşunu hissetmek istiyor.
Aslında bir devinim var. Ama o devinimin içinde Elif olarak kendi devinimini yeniden kurmak istiyor. Evet belki çevresinde kimi hareketler oluyor ama bir yandan Elif'in kendi hareketi aslında o hareketliliğin içinde bir nosyon olarak kalıyor.
Böyle söylenebilir. Yani Elif kendi iç sesini, iç dünyasını ve kendi bakışını, ilhamını ve varoluşunu yeniden hissetmek istiyor. Ona yazdıran sadece bu ve o herhangi bir şeyden etkilenerek yazabilen biri değil. İçinden geleni sadece yazıyor ve içinden geleni yaratabilmesi için o şeyi hissetmesi lazım. Onun için de bulunduğu fanusun içinden çıkması lazım; yeniden hissetmesi lazım hislerini, varoluşunu... Ve bunu da gerçeklikle yani o dışarıda olanla, sahici olanla kurması gerekiyor. Çeşitli başkalaşımlar geçirmesi de biraz buna bağlı.
Şehir hayatının yutma potansiyeli gerçekten çok fazla. Yani o büyük hareketlilik içerisinde aslında benim hareketim ne ve ben şu an ne yapıyorum kısmı, sanırım günümüzde de pek çoğumuzun problemi. Buna “kaybolmak” diyemeyeceğim ama kendi yolculuğunu devam ettirme ihtimalinin çok zorlaştığını düşünüyorum. Dolayısıyla Elif'in örneğinde olduğu gibi bir şeyleri akıttığında, yani serbest bıraktığın zamanlarda aslında akma potansiyeli ortaya çıkıyor. Aksi durumda bir şeylerin yol alma potansiyeli çok kapanıyor. Bu yüzden Birhan Keskin ile Elif'in hikâyesinin bir noktada karşılaşmasının da çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.
Hem de nasıl! Birhan insanı kalbinden yakalayan ve içindekileri söken bir şair. Sözü o kadar güçlü ki. Ve benim anladığım Birhan da Elif gibi yazan bir şair. Dolayısıyla onun sözüyle, onun diliyle dünyaya bakmak; onun diliyle bir dünya yaratmak inanılmaz ve muhteşem bir deneyim. Birhan benim yakın arkadaşım. Onun arkadaşlığıyla yol almak ve bu dostluğu yaşamak da çok özel.
Peki hangisi önce başladı? Birhan ile uzun yıllara dayanan bir dostluk var. Orada belki çok öncelerde filizlenmiş başka şeyler de var. Diğer tarafta ise Elif’in hikâyesi var. Elif’i yazmaya başladığınız zamanlar Birhan ile birlikte mi yol aldı yoksa aslında Birhan’ın şiirleri üzerinden mi bir Elif karakteri ortaya çıktı?
Gitme olgusunu Birhan ile aslında çok tartıştım. Aramızdaki en büyük kontrastlardan biri bu. Birhan gerçekten durmayı çok iyi bilen biri. Durduğu yerden dünyaya bakan ve dünyanın öbür ucuna gidebilen biri. Bense hep kapıyı açıp gidebilen biriyim. Yani hep yollarda var olan biriyim. Ve bunu sonra bir araya gelip paylaşmak olağanüstü zevkli. Dolayısıyla bu gitme olgusunu ben düşünmeye başladığımda Birhan’ın şiirleriyle beraber aslında bir şairi yazmayı zaten hedeflemiştim. Bir süre ilk taslağı yazmaya başladığımda, kendi kendime biraz yazdım aslında. Yani onun bütün kitaplarını hemen hemen ezbere bilecek kadar hemhâl olduğum için onun dizeleriyle de bir şair ruhuyla da bir ilk taslak yazdım. Sonra büyük bir heyecanla bak bakalım buna dedim. O da baktı ve elbette sevdi ama hadi bunu şimdi hâle yola koyalım diye biz tekrar yola çıktık. Bu süreç olağanüstü ve çok zevkli bir süreçti. Birlikte baş başa geçirdiğimiz bütün o anlar Elif’i yeniden süzdü, süzdü ve yeni baştan yarattı. Kimi şiirler onun için yazıldı; veda şiiri de dâhil. Neyin neye geleceğine, neyin ne kadar süzüleceğine, rafine olacağına birlikte karar verdik.
Çok yakın bir arkadaşımın güzel bir benzetmesi var. Bizim dostluğumuz da sizin gibi ve sürekli bir şeyler paylaşıyoruz. Şöyle demişti: Bazen süzme peyniri askıya asmak gibi. O bir müzisyen ve inanılmaz üretken biri. Kafama takılan kimi zamanlarda durup durmadığıydı. Bazen sadece tek bir cümlem var ve o cümle yıllarca kenarda bekliyor demişti.
Durmanın ve kalmanın büyük planıyım, diyor Elif bir şiirde. Büyük zaman benim. Buna ulaşmanız için bunu anlamanız, bunu hissetmeniz lazım. Kolay kolay gelecek bir dize değil. Durmanın ve kalmanın bu kadar büyük planı olabileceğini hissediyor ve zamanın durma mefhumunu bir dağa bakarak söylüyor. Bunlar çok kolay hissedilebilecek şeyler değil.
Bazen belki de o durmanın da değeri vardır; Birhan’dan doğru gelen, ardından Elif’in üzerine de eklenen. Elif’in çevresinde olan bitenlerin ve filmin dokusu üzerinde aslında durmanın ya da hareket etmenin bir değeri var. Bazen ne yaptığını bilmemek. Ölü bir zaman gibi; zamanın ve mekânın seni almasına müsaade etmek. Filmde kıymetli bulduğum şeylerden bir tanesi de o başat kriz sadece Elif’in yaşadığı bir kriz ya da sadece bir ailenin içinde olagelen bir kriz değil.
Elif kötü bir kocayla ya da onu sevmeyen, ona baskı yapan bir adamla evli değil. İkisi de sanatçı ve ikisi de birbirini çok seviyor. Bir belirsizlik var; buna belki Elif’in depresyonu diyebiliriz belki mutsuzluğu; belki ilhamını kaybetmesi ya da üretimiyle ilgili yaşadığı buhran. Çok kişisel bir buhran. Ve o bu hayatı bu şekilde istemiyor; bu hayatı oğlu için de öyle istemiyor. Çocuğu sistemin bir parçası olacak, başarılı olacak, özel okullarda şöyle büyüyecek, şuralarda şu kişi olacak gibi bir çocuk yetiştirmek istemiyor. Kendi gibi battal birini yetiştirmek istiyor; bağımsız, özgür, kendi özgür ruhunda var olabilen, hayatla ilişkili. Sade bir hayat istiyorum dediği şeyi oğluna da bırakmak istiyor. Onu öyle yetiştiriyor.
Film aslında böyle başlıyor; hadi bir bozalım, bakalım yerine neyi koyacağız ya da koyabilecek miyiz?
Yani sahip olduğu çocuğun bütün oyuncaklarından, yarattıkları şeylere; evindeki eşyalara varana dek toplama aslında. Bir şeylere para vermek ya da bizi tüketen o tüketici hayatın parçası olmak istemiyor. Değer verdiği şeyleri var Elif’in ve o değerlerini çocuğuna da bir oyun gibi öğretmeye çalışıyor. Kendi dünyasında, kendini bulmasını ve öyle bir insan olmasını istiyor. Tabii ki onun için o anlamda endişeleniyor ama kapıyı açıp gittiği zaman arkasında bıraktığı çocuğa çok güvenerek de çıkıyor. Çünkü zaten o altı yaşındaki çocuk, Elif'in kendine göre biçimlendirdiği ve birçok çocuktan biraz daha farklı, biraz daha güçlü, biraz daha hayatta mücadele edebilen ama üzülmeyi de bilen bir çocuk artık. Ve bir söz veriyor ve o söz önemli bir söz; onu beklemesini sağlayabilecek bir şey. Geri geleceğim sana diyor ve gidiyor.

Hayatın içinde aslında ayrılık da var ve bu ayrılık da hayatın bir parçası. Büyük bir büyüme şekli.
Her zaman kuşatarak ve her zaman koruyarak devam etmeyi öğretiyor tüketim toplumu bize aile ilişkilerinde. Sonra onun kurbanı da yapıyor seni. Kendini bir şeylerin içinde neleri feda ederek yaşamak zorunda kaldığınla sınıyorsun. Değer verdiğimiz şeylerden nasıl uzaklaştığımızı ve normalde nelerden taviz vererek yol aldığımızı görüyoruz. Elif bunların çok dışında. Çocuğunu da öyle yetiştirmiyor. Ben bunu çok önemsiyorum. Çocuk yetiştirmede de insan olmada da. Özgür olabilmek, kendin olabilmek sadece bu yoldan geçiyor bence. Elif bunu yapıyor aslında. Bunun ucunda acı da var; ayrılık da var, büyümek var, kendi çorabını dikmek de var.
Varlık felsefesinin de temel sorularından biridir: İnsan olmak mı bir varlık olmak mı? Yani o hamurun mayalanması belki çok güzel şeyler çıkaracak ama belki de çıkarmayacak. Çünkü doğasında o var. Yani çürümek de mümkün. Şuna da çok alıştık sanırım. Kadınların sıkıştıkları hayatları terk ettikleri hikâyelerde özgürleşme bazen oldukça net bir sonuca bağlanabiliyor. Artakalan’da ise Elif'in özgürleşme ihtimali çok daha karmaşık; aldığı kararlar çevresindeki insanların hayatlarını da sarsıyor. Filmin anlatısı da zaten bakın burada bir çözüm var ve şu an buna doğru gidiyoruz gibi bir şey söylemiyor. Elif’le birlikte arıyoruz. Belki bulamayacağız.
Sistem aslında hepimizi bir şeylere mecbur bırakıyor. Sistemin mecbur bıraktığı kadınlar ve insanlar üzerine elbette çok kafa yorduk. Benim daha önceki filmlerimde de vardı. Ama Elif’in derdi sisteme karşı kurban olduğu için bir reaksiyon göstermek durumunda kalması değil. Zaten o sistemin dışında. Sistemi belki doğduğu günden itibaren reddetmiş; onun dışında yaşayan biri. Varoluşunu öyle sürdüren biri. Dolayısıyla aslında içinde bulunduğu depresif anlarda bile herkesten daha güçlü. Daha farkındalık yaşayarak acı çekiyor. O yüzden kapıyı rahatça açıp gidebiliyor.
Orada izleyici için belki şok edici gelebilir bu gidiş ama bunun belki bir vedalaşma olmayacağını da görüyoruz. Çocukla arasında bir bekleyiş ve bir söz var. Ben şu an bir şeyleri arıyorum diyor. Çevresindeki insanları da bir arayışa davet ediyor aslında. Yani sadece Elif’in yolculuğu değil bu.
Hayatımızın adını değiştirdim, diyor. Yolun çatallandığını sana bir ceviz ağacının altında anlatmak isterdim, diyor. Bu ayrılık cümlelerini kurarken de oğlunun yanı sıra aynı zamanda Mehmet’e yan yastığım, eğri dişim, dostum diyor. Sana bir “hoh” sesi kadar yakın, bir tuz kadar kırılgan, diyebilecek kadar da incelikli, dikkatli bir sevgiyle seviyor Mehmet’i Elif. Böyle bir inceliğe davet ediyor insanları; yani kendi gibi olmaya.
Bu soruları hazırlarken düşündüğüm şeylerden bir tanesi önceki filmleriniz oldu. Tereddüt, Araf, Güneşe Yolculuk. Kadın karakterlerinizi çok düşündüm. Bu karakterlere dair bir birleşme değil ama birbirinin yolculuğunu takip eden, bu filmlerin ötesinde bir şey var. Arkamızda olduğunu bildiğimiz ama geri dönüp bakmadığımız insanlar gibi. Onun orada olduğunu bilirsin, hissedersin; senin yolculuğunu bir şekilde takip edendir o. Artakalan’ın bende bıraktığı hislerden biri de sanırım bu oldu. Bunu adlandırmak oldukça zor. Çünkü diğer filmlerde izlediğimiz kadınların hepsinden birer parça görüyoruz ve onlar bir yerlerden takip ediyor aslında. Oradaki o takiplilik düşündüğünüz bir şey miydi? Çünkü kadın karakterlerinizde hep düşündüğüm şeylerden biri diğerinin hikâyesine bir şekilde çengel atması. Onu hissediyoruz ama tam olarak adını koyamıyoruz belki.
Buna nasıl cevap vereceğimi bilmiyorum. Sorusu kadar cevabı da zor bence. Ama bu düşünülen ya da tasarlanan bir şey değil. Çok sezgisel. Bu zaten benim içimde var; bütün o kadın karakterleri yaratırken de. Benim kadınlarım, benim gördüğüm kadınlar, benim yarattığım karakterler. O bağlantı noktası benim. Benim dünyaya ve kadınlara bakış açımla ilişkili bir şey. Ama bunun içinde şunu her zaman söyleyebilirim. Ben bu kadınları hep çok güçlü buluyorum. Dirayetleri, çözümleri, hayatla baş etme kapasiteleri, yetenekleri. Her zaman çok ama çok güçlüler. Onlar bir şeyleri açma ya da açmama noktasında bizim rehberimiz oluyorlar. Ama filmde ama değil.