
Simon Marshall’ın kaleme aldığı, 1ay1hafta x Bahçe Galata ortak yapımı Maceracı Annelerin Savunması Adına oyununun yaratım ve sahneleme sürecini oyunun çevirmeni ve yönetmeni Sarp Doğa Çelik ile konuştuk.
Simon Marshall’ın kaleme aldığı, 1ay1hafta x Bahçe Galata ortak yapımı, Sarp Doğa Çelik’in yönettiği ve çevirisini yaptığı Maceracı Annelerin Savunması Adına oyununda Fatma Zehra Durgut ve Sezer Arıçay başrolleri üstleniyor. Theo ve Nancy, çocukluklarından itibaren dağcılıkla iç içe, maceracı bir ailenin parçasıdır. Anneleri, hayatını dağlara adamış sporcu bir kadındır. Ancak bir gün çıktığı keşif gezisinden eve dönmez. Annelerinin ardından hayatlarını yeniden kurmaya çalışan iki kardeşin yolları zamanla birbirinden ayrılır. Kendisi de yetenekli bir dağcı olan Theo, istikrara öncelik verir: Sevdiği bir iş, bir yuva ve güvenli bir hayat. Nancy ise tez canlıdır; dile getiremediği dürtülerin peşinden sürüklenir ve dağlarda risk almayı seçer. Simon Marshall’ın kaleme aldığı Maceracı Annelerin Savunması Adına, iki kardeşin hikâyesini annelik, aile, özgürlük, geride kalanlar ve çocuklarımıza bıraktığımız hayatlar üzerine dokunaklı bir anlatıya dönüştürüyor. Dağcılık ise, bu hikâyenin merkezinde, hayatın nasıl yaşanacağına dair farklı seçimlerin ve bir annenin çocuklarının hayatında bıraktığı izin güçlü bir karşılığı olarak yer alıyor. Oyunun çıkış noktalarından biri, Simon Marshall’ın annesinin dünyaca ünlü İngiliz dağcı Alison Hargreaves ile gerçek hayattaki dostluğuna dayanıyor. 1995’te Everest’in zirvesine tek başına ve ek oksijen kullanmadan çıkan ilk kadın dağcı olan Hargreaves, aynı yıl Everest’ten sonraki dünyanın en yüksek dağı olan K2’de hayatını kaybetmişti. Hargreaves’in yaşamı ve ölümünün ardından gündeme gelen annelik, risk ve özgürlük tartışmaları, oyunun dünyasına ilham veren gerçek hikâyeler arasında yer alıyor. Oyun sezon boyunca Bahçe Galata’da temsillerine devam edecek.
Çevirisini ve yönetmenliğini yaptığınız, Simon Marshall tarafından yazılmış Maceracı Annelerin Savunması Adına adlı oyununuz çok yakın zamanda prömiyer yaptı. Biraz sürecin başına dönmek isterim. Metinle yolunuz nasıl ve ne zaman kesişti?
Metinle yolum Haziran 2025’te kesişti. Londra’da küçük bir tiyatronun düzenlediği bir metin yarışmasını kazandığı için önce basıldı, daha sonra da aynı tiyatroda oynandı. Ben, konservatuvardan beri yeni metinlere ilgi duyan, çoğu oyun yazarını takip etmeye çalışan biriyim çünkü tiyatro oyunu okumayı gerçekten seviyorum. Bu yüzden de yeni metinleri ve yazarları bir sürü farklı kaynaktan, kitapçılardan, küçük sahnelerden ve festivallerden takip etmeye çalışıyorum. Bu oyunun sahneleneceğini de takip ettiğim kaynaklardan birinde gördüm. Önce okudum, sonra da gidip izledim. Üzerine düşündükçe oyuna olan ilgim arttı çünkü değindiği konularla yaşadığım şeyler özdeşleşti. Oyun aslında kendi hayatımızda seçtiğimiz yollar ve çocuklarımıza bıraktığımız gelecekle ilgili. Ben de artık bir aile kurma yaşına geldim ve bu konular hep aklımda. Bir dağcı değilim, hatta yükseklik korkum var ama kendi oyunculuk kariyerimi bir dağcının kariyeriyle eşleştirebiliyorum. Dışarıdan bakıldığında amaç bir zirveye çıkmak gibi görünüyor ama içerisindeyken asıl ilgilendiğiniz şey süreç oluyor ve tırmanacak tepeler asla bitmiyor.
Metni yöneteceğinizi bilerek çevirisini yapıyor olmak, sanıyorum metinle başka bir bağ oluşturur ve ona farklı bir bakış açısı gerektirir. Çeviri sürecinden bahseder misiniz biraz? İki tarafın birbirine temas eden yönleri size nasıl bir dil inşası sağladı?
Aslında metinleri çevirirken onları yönetip yönetmeyeceğimi henüz bilmiyorum. Tabii ki öncelikle ilgimi çeken oyunları çevirmekle uğraşıyorum. Bu, uğraşmak istediğim bir konusu olduğu için olabilir, teknik olarak ilginç şeyler denediği için olabilir ya da tanıdığım bir oyuncuya veya yönetmene uygun olduğunu düşündüğüm için olabilir. Ama üzerinde çalışmaya başladıktan sonra yarıda bıraktığım çeviriler de oluyor. Birçok tiyatro oyunu çevirdim ama tiyatronun doğası gereği, bazı metinler çevrildiğinde özlerini kaybediyor. Özellikle İngiltere ve Amerika’dan çıkan yeni metinleri takip etmeye çalışıyorum; buradan çıkan yeni yazarların da genellikle evrensel konularla değil, öznel konularla ilgilendiğini düşünüyorum. Oyunları sahnede izlediğimde ya da okuduğumda etkilendiğim birçok unsur çeviride kayboluyor ya da oyundaki bazı temalar bizim ülkemizde var olmadığı için oyunun bazı kısımları çeviride boşa düşüyor. O zaman da bu kısımları Türkiye’ye uyarlamanız gerekiyor ki bu da benim çok tercih ettiğim ya da başarabildiğim bir şey değil. Çevirmen olarak oyunu yeniden yorumlamak yerine daha çok bire bir çevirmeye çalışıyorum, yazarın dilini olduğu gibi geçirmeyi hedefliyorum. Yorumlama kısmını oyunculara ve yönetmene bırakmak daha doğru geliyor. Bu oyunun çeviri sürecinden bahsetmem gerekirse; benim için çok kolay ve hızlı bir süreç oldu, sanırım bir haftadan kısa sürdü. Önceki soruda bahsettiğim gibi; oyunun değindiği konular, benim şu anda kafamda döndürdüklerimle epey örtüştü. Sanırım sorduğunuz bağ da o zaman oluştu ve bu oyunu yönetmek istediğime o an karar verdim.
Maceracı Annelerin Savunması Adına, 1ay1hafta x Bahçe Galata ortak yapımı olarak seyirciyle buluşuyor. Oyunda Fatma Zehra Turgut ve Sezar Arıçay başrollerde yer alıyor. Ekip nasıl bir araya geldi? Provalardan sahnelenme sürecine nasıl bir yolculuğunuz oldu?
Burada krediyi Bahçe Galata’ya vermek lazım. Uzun süre yurt dışında yaşadıktan sonra Türkiye’ye döndüğümde, sektöre ve sektörün çalışma biçimine ayak uydurmakta biraz zorlandım. Tanıştığım çoğu insan ve katıldığım çoğu ders/atölye hem özgüvenimi sarstı hem de şevkimi biraz kırdı. Sonra şans eseri, Saim Güveloğlu’nun derslerinden birine katıldım. Saim'in bana ve diğer öğrencilere yaklaşımı, derslerinde kurduğu güvenli ortam beni o delikten çıkardı. Zaten tanıştıktan kısa bir süre sonra o da bana güvendi ve bir şeyler deneyebilmem için alanlar açtı. Daha sonra Tülin Özen ve Tansu Biçer ile Bahçe Galata’yı kurduklarında, üçü birden bu alanı genişleterek vermeye devam ettiler; bu oyunu da yapım ortağı olarak desteklediler. Hepimize verilen bu destekler, açtıkları bu alanlar olmasa herhangi bir süreç de olamazdı. Ekibi kurarken de yine kurdukları bu yapıdan yararlandım. Bahçe’yi ne zaman ziyaret etsem işini ciddiyetle yapan, bu işe kafa yoran, gerçekten tiyatroyla uğraşmak isteyen bir sürü insanla tanışıyorum. Onlar bir sahne çalışırken ya da bir egzersiz yaparken ilgimi çeken anlar görüyorum; yaptıkları şeyler doğru ya da etkileyici olduğu için değil, sadece ilgimi çeken şeyler denedikleri için. Genelde içgüdüsel bir seçim oluyor. Yönettiğim iki oyundaki oyuncuları böyle seçtim ve içgüdülerim şimdilik haklı çıktı; harika oyuncularla çalıştım. Bu oyunu seçmeden önce de çalışmak istediğim oyuncuları belirlemiştim aslında. O yüzden üç dört oyun elendikten sonra bu oyun seçildi. Oyunun yapımcısı Tolga Güneş ve yardımcı yönetmen Tutku Ulus da Bahçe’de tanıştığım kişiler. Onlar da hikâyeyi ilk yolladığım andan itibaren çok sevdi ve sahnede izlediğiniz bir sürü ana katkıda bulundu. İkisi de aslında oyuncu, ilk kez bu görevleri üstlendiler ama önceden bahsettiğim gibi bu işe gerçekten kafa yoran insanlar olduğu için altından başarıyla kalktılar. Yönetmenlik yaptığım işlerde provalara bir deneme yanılma süreci olarak bakıyorum. 1ay1hafta’yı, yeni metinler üzerinden 5 haftalık prova süreçleri boyunca denemeler yapabileceğimiz bir alan olarak kurdum. O yüzden hem tekniği hem de anlatısı farklı oyunlar üzerinde çalışmayı istiyorum. Bu projeye de aynı şekilde yaklaştık. Önce ekip olarak oyunun bizim için ne ifade ettiği üzerine ortak bir vizyona karar verdik, sonra da bu hikâyeyi en iyi şekilde anlatabileceğimiz biçime getirmeye çalıştık. Daha çok Meisner ve Uta Hagen’ın tekniklerini kullandık ve bu tekniklerin uygulamaları üzerine denemeler yaptık. Yönetmen olarak böyle çalışmak bana daha uygun geliyor çünkü hem risk almam kolaylaşıyor hem de yeni şeyler deneme isteğim artıyor.
Theo ve Nancy, çocukluklarından itibaren dağcılıkla iç içe, maceracı bir ailenin parçasıdır. Anneleri, hayatını dağlara adamış sporcu bir kadındır. Ancak bir gün çıktığı keşif gezisinden eve dönmez. Annelik, aile, özgürlük, geride kalanlar ve çocuklarımıza bıraktığımız hayatlar üzerine oldukça keskin temaları merkezine alan güçlü bir anlatısı var oyunun. Sahne tasarımınızda ve sahneleme aşamasında bu temaların altını çizerken nelere dikkat ettiniz?
Sahne tasarımı beni çok zorlayan bir konu. Çünkü Türkiye’den herhangi bir oyunu tasarlarken öncelikle düşünmeniz gereken oyunun kendisi değil, dekorun lojistiği: Dekorun ne kadar sürede kurulup söküleceği, nerede saklanacağı, başka sahnelere nasıl taşınacağı üzerine daha fazla düşünmeniz gerekiyor. Bu da maalesef yaratıcılığı çok kısıtlayan bir şey. Ülkede çoğu tiyatro topluluğunun oyunlarını sade dekorlar ve sahne tasarımlarıyla sahnelemesinin nedeni bu diye düşünüyorum. Bu oyunu seçtiğimde en korktuğum şey, bahsettiğim nedenlerden dolayı sahne tasarımıydı. Çünkü dağcılık hakkında bir hikâye ve tırmanma sahneleri var. Seyircinin bu sahneleri kafasında kurması yerine gerçekten tırmanma anları olan, dinamik bir performans tasarlamak istiyordum. Ben endüstriyel tasarım mezunuyum, babam Ayhan Çelik de mimar; birlikte oturup bütün bu şartlara uygun bir sahne tasarlamaya çalıştık. Bence özellikle özgürlük temasının anlatımına yardımcı olan bir tasarım oldu. Diğer temalar üzerine yaklaşımımız da provalar sırasında oluştu. Bahsettiğiniz temalar oyunun tekstinde var ve üzerlerinde açıkça duruluyor; o yüzden biz daha çok “Bu temalara kendi açımızdan nasıl bakıyoruz, bunları karakterler üzerinden nasıl yorumluyoruz?” soruları üzerine yoğunlaştık. Hem sahnelemede hem de Umut’la yaptığımız ışık tasarımında bu yorumları destekleyecek bir yapı kurmaya çalıştık. Bu keskin temalar üzerine kendi yorumumuzu olabildiğince göstermeye çalıştık.
Theo ve Nancy; bir kaybın ardından yaşıyormuş gibi yapan, yaşama bir mesafeden bakan ve gerçekten yaşamaya yaklaşmaya çalışan iki karakter. Birlikte ve birbirlerinden ayrı yazılmaya devam eden de bir kaderleri var. Zaman zaman da birbirlerinin ebeveynleri gibi oluyorlar. İki karakter arasındaki bu gitgeller duygusal ve hareketsel olarak oyuna nasıl bir yön verdi?
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum. Yaşıyormuş gibi yaptıklarını ya da yaşama bir mesafeden baktıklarını düşünmüyorum. Bu hikâye; annelerini çok küçük yaşta, trajik bir biçimde kaybeden iki çocuğun hikâyesi ve bu olayla baş etmeye çalışırken bir yandan da kendi hayat yollarını çizmeye çalışıyorlar. Bu arayışta yanlış yollara da giriyorlar, bazen ayrılıp bazen yakınlaşıyorlar ama birbirlerini her zaman çok önemsiyorlar; zaten bazen bir ebeveyn gibi davranmalarının sebebi de bence bu. Bu yapı, bir tiyatro oyunu olarak işimize yarayan bir yapı çünkü her sahnede birbirlerini hem çok önemseyen hem çok seven hem de nefret eden iki karakter var. Bu da kendiliğinden dramatik bir yapı oluşturuyor. Bence metnin böyle iyi yazılmış ve tasarlanmış olması hepimize çok yardım etti. Oyuncular bu dramatik yapıyı çok iyi benimsedikleri için fiziksel kısımlarda daha az zorlandılar. Bir süre sonra sahnenin dramatik akışıyla örtüşen planlanmamış koreografiler ortaya çıkmaya başladı, bunların hepsini kullanmaya çalıştık. Oyunun dinamik ve hareket temelli bir yapısı var; sahnede bazı anların önceden planlanmadan, o anda gerçekleşmesi ve bu oluşan anların dramaturjiye uyması beni çok sevindiriyor.
Dağcılık ise bu hikâyenin merkezinde; hayatın nasıl yaşanacağına dair farklı seçimlerin ve bir annenin çocuklarının hayatında bıraktığı izin güçlü bir karşılığı olarak yer alıyor. Oyunun merkezine aldığı ve geniş çerçevede bir aile için yaşam hemen hemen böyle bir şey mi?
İlk soruda da bahsettiğim gibi, beni bu oyuna çeken şey bu oldu. Bir aile için yaşam nasıl bir şey bilmiyorum, zaten bilsem büyük ihtimalle bu oyunu yönetmek istemezdim. Bana göre oyun sadece annenin yaptığı seçimlerle değil, hikâyedeki babanın seçimleriyle de ilgileniyor. Anne kendi yolunu seçip hayatlarında büyük bir iz bırakıyor ama bunu yapmasını destekleyen bir de baba var. Onun da kendine çizdiği bir yol var. Dağcılık bu oyunda kullanılan bir tema sadece; asıl sorguladığı şey kendimize çizdiğimiz yollar ve bizden sonra gelenlere bıraktıklarımız. Riskli olsa da hayallerimizden vazgeçmemek mi, yoksa risk almayıp güvenli bölgede kalmak mı? Yapmak istediklerinin peşinden gidip çocuklarından ayrı mı kalmalısın, yoksa isteklerini göz ardı edip çocuklarının yanında mı kalmalısın? Dağlara çıkıp hayatını riske atan biri mi gerçekten başarılı, yoksa geride kalıp onu destekleyen, ailesine bakan partneri mi? Aklımda böyle sürüp giden birçok soru var ve sanırım bir aile için yaşam, bu sorulara verdiğiniz cevaplar ve seçtiğiniz yollar üzerinden kuruluyor.

Medyada annenin yaşamına ve ölümünden sonrasına dair çıkan haberler, çocukların özel yaşamlarının yok sayılması ve onlardan beklentiler, toplumsal ve gazetecilik mesleğine dair etik birçok soruyu da ortaya atıyor. Kişisel hikâyelerimizin bu denli göz önünde yaşandığı şu ana dair, metnin bu derinlikli yapısı neler söylüyor sizce?
Bu oyunla ilgili en sevdiğim şeylerden biri; ana konunun yanında ilgilendiği bir sürü başka konunun da olması. O yüzden bu soruyu sorduğunuz için çok mutlu oldum. Sizin de söylediğiniz gibi; gazetecilik ve gazetecilik etiği gibi konular da oyunun bir parçası. Ortada dağdayken ölen, bedenine bile ulaşılamayan, geriye sadece hikâyeleri kalan bir anne var ve bu haberin nasıl aktarılması gerektiği oyunda geçen önemli bir konu. Bu noktada oyunun yaklaşımını seviyorum çünkü günümüz gazetecilerinin iş etiği üzerine ciddi suçlamalar bulunsa da gazetecilik mesleğinin öneminin altının çizildiği anlar da var. Bu sorular üzerine düşünmek hoşuma gidiyor çünkü dezenformasyon çağında yaşıyoruz, haber almayı seçtiğimiz kaynakları kendimiz belirliyoruz; bu da gazetecilik mesleğini yapanları giderek köşelere çekiyor. Ama bana göre bir gazetecinin olabildiğince ortada kalması ve habere tarafsız yaklaşması gerekiyor, o yüzden günümüzdeki yapı kafamı karıştırıyor. Metnin; haberciliğin iki tarafını da hem sorgulayan hem de argümanlarla destekleyen bir yapısı olmasını seviyorum çünkü benim de kafam karışık.
İki kardeş yaşadıklarıyla, yaşayamadıklarıyla ve yaşamak istedikleriyle, annelerinin geri dönmemesi üzerine adeta annelerine kendi yaşamlarıyla bir savunma yazıyorlar. Sizce çocuklar için anneleri kendilerince yarattıkları yerde mi yoksa belki de hiç ulaşamayacakları kendi gerçekliğinde mi?
Bu hikâyedeki çocuklar annelerini çok küçük yaşta kaybediyorlar, zaten o ana kadar da birlikte çok vakit geçirememişler ve annelerinin nasıl biri olduğunu habercilerden veya annelerinin arkadaşlarından öğrenerek büyüyorlar. Bu da iki karakterin kafasında farklı birer anne oluşturuyor. Bence anneleri, kafalarında yaratıp onu yerleştirdikleri bir yerlerde. Zaten annelerinden bahsederken anlattıkları şeyler de birbirinden çok farklı. Anne hakkında oyunda net bir bilgi yok, o yüzden annenin gerçekliğinin ne olduğunu bilmiyorum. Bu gerçekliğe ulaşıp ulaşamayacaklarını da bilmiyorum ama hikâyedeki çocukların, ebeveynlerinin onlara bıraktığı yolu biraz daha ileri taşıdığı düşüncesi hoşuma gidiyor. Oyunun ismi biraz kafa karıştırıcı ama yaptıkları şey annelerini savunmak değil; kendi yaşamlarını savunmak, kendi yollarını anlatmak. Bir yandan hikâyelerini bize anlatırken bir yandan da çocuklarına bırakacakları yolları bizimle birlikte çizmek.