
Werner Herzog’un yedi yıl aradan sonra kurmacaya döndüğü, Rooney ve Kate Mara'nın aynı anda konuşup aynı adama âşık olan, aynı rüyaları gören birbirinden ayrılmaz ikizler olarak yer aldığı filmi Bucking Fastard üzerine bir yazı.
Werner Herzog’un son filmi Bucking Fastard, İngiltere’de komşularıyla yaşadıkları husumet sonucunda haklarında uzaklaştırma kararı çıkarılan ikiz kız kardeşlerin öyküsünden hareketle toplumsal ötekileştirmeyi ele alıyor. Nev-i şahsına münhasır hayat felsefesini ve kuru mizahını sinemasına da aktaran Herzog, ötekilerin, deliliklerin ve çılgınlıkların tecrit edildiği modern hayata meydan okuyor.
83. Uluslararası Venedik Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan film, ülkemizde ilk kez Filmekimi’nde seyirciyle buluştu. Herzog, esasında 1980’li yıllarda komşularını sürekli rahatsız ve taciz ettikleri iddiasıyla haklarında uzaklaştırma kararı çıkarılan Freda ve Greta Chaplin kardeşlerin hikâyesinden yola çıkıyor. Ancak Herzog, doğrudan Chaplin kardeşleri anlatmak yerine, gerçek hayatta da kardeş olan Rooney Mara ve Kate Mara’yı Jean ve Joan Holbrooke olarak karşımıza çıkarıyor. Ortak düşünen, ortak rüyalar gören, senkronize konuşan ve hatta filme adını veren “bucking fastard” ifadesini de eşzamanlı bir dil sürçmesiyle telaffuz eden kardeşler olarak tasarlıyor.
Ötekilerin Ütopyası
Herzog, Holbrooke kardeşleri, tıpkı önceki filmlerindeki karakterleri gibi, toplumsal normlara taban tabana zıt, modern hayatın içlerinde öldüremediği masum çocukluklarını koruyan kişiler olarak resmetmeyi tercih ediyor. Orlando Bloom’un canlandırdığı karaktere ikisi de tutku besler ve tıpkı çocuklukta oynanan evcilik oyunlarında olduğu gibi birbirlerine karşı kıskançlık gütmezler. Ancak dış dünyaya kendilerini kapatmışlardır. Çünkü kardeşlerin sınır ihlalleri, “tuhaf” görülmeleri nedeniyle dikkat çekerken modern zaman insanlarının bakışları ve ötekileştirmeleriyle gerçekleştirdikleri sınır ihlalleri aynı ölçüde görünür olmaz.
Eski akrabalarının yanına, kırsal hayata geçerlerken nefes alabildikleri, yargılanmadıkları bir dünyanın peşine düşerler. Köyün önde gelenlerinin, köyü kalkındırıp imara açma istekleri doğrultusunda tilkileri katletmelerine karşın hayvanlarla ve doğayla dostluk kurarlar. İnsanın bittiği yerde hayvanlar ve doğa başlar. Hayalini kurdukları ütopyayı bulduklarında eski hayatlarını anımsatan kıyafetlerini de gömerler.
Özgürlüğün Sınırları
Esasında baştan kabul etmek gerekir ki Bucking Fastard, Werner Herzog’un nev-i şahsına münhasır üslubuna ve yapısökümcü yaklaşımına pek alışık olmayan seyircilerin de benimseyebileceği bir film. Holbrooke kardeşlerin mücadelelerine baktığımızda Herzog; kadınlık, ütopya ve alternatif yaşam arayışı, doğanın ve hayvanların korunması, kurumlar ve hukuk sistemi karşısındaki toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi hepimizin aşina olduğu meseleleri alışılageldik mantık ve göstergelerden azade bir biçimde, kuru bir mizahla irdeliyor.
Kendi ütopyalarına ulaşmak isteseler de Holbrooke kardeşler, gerek köy gerekse şehir hayatında iktidarın ısrarcı dikizlemeleriyle baş etmek durumunda kalıyorlar. Film, bir anlamda Platon’un mağara alegorisini de sorguluyor. Alegoride bireyler, mağarada zincirlenmiş hâlde duvara yansıyan gölgeleri seyrederken hakikate ulaşmanın yolu mağaranın dışına çıkmaktan geçiyor. Peki, ya hem mağara hem de dışarısı birer yanılsamaysa? Ya özgürlük, yalnızca sınırlarla çerçevelenmiş bir olguysa?
Filmin sürprizini bozmadan, Bucking Fastard'ın göstergelerle oynayan; doğa, kadınlık, ötekilik ve özgürlük gibi kavramları iki kardeş üzerinden kuru bir mizahla ele alan bir yapım olduğunu söyleyebiliriz. Werner Herzog’un perspektifinin yaşam belirtileri gösterdiği film, senenin en iyilerinden ziyade en özgün ve düşünce kışkırtıcı yapımları arasında yerini alıyor.
https://www.youtube.com/watch?v=1SZNV3LxWBM