
Türk tiyatrosunun prestijli ödüllerinden Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nin bu seneki adayları ve özel ödül sahipleri, 7 Mayıs’ta Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenecek tören öncesinde duyuruldu.
28. Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri jürisi, tiyatro tarihine geçen ustalara takdim edilen Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü’ne Şahika Tekand’ı layık gördü. Oyun yazarlarına adanan Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü ise Lucy isimli oyunuyla Aslı Ceren Bozatlı’nın oldu. Komedi ya da müzikal dalındaki oyunlara verilen Haldun Dormen Özel Ödülü, Konken Partisi isimli oyunla Tiyatrokare’ye verilirken, Yapı Kredi Özel Ödülü’nün sahibi Prof. Dr. Merih Tangün olarak açıklandı. Bu yıl ayrıca özel ödüller kategorisine Afife Onur Ödülü de eklendi. Aynı kategoride en az beş kez Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri kazanmış kişilere takdim edilen bu ödül, Yakup Çartık’a verildi. Böylece 28. Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri kapsamında takdim edilen özel ödül sayısı beşe yükseldi.
Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri, 7 Mayıs’ta Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenecek törenle sahiplerini bulacak, gecenin sunuculuğunu ise Demet Evgar ve Atılgan Gümüş üstlenecek.
Yılın En Başarılı Oyunu
Lucy – Decollage Art Space
Gaybubet Şehri – Kumbaracı50
İlk Bakışta Prima Facie – Nilüfer Belediyesi Nilüfer Kent Tiyatrosu
Uyku, Ölüm, Dondurma, Ülke – Mono Creative
En Sevdiğinden Başla – Tiyatro Hemhal
Yılın En Başarılı Yönetmeni
Arzu Gamze Kılınç – Filler ve Karıncalar
Barış Ayas – İlk Bakışta Prima Facie
Gamze Güzel & Tanıl Yöntem – Lucy
Serin Öztoprak – Uyku, Ölüm, Dondurma, Ülke
Yelda Baskın – Çirkin
Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu
Başak Daşman – Bobik Nerede?
Nergis Öztürk – Elma Labrador Çimen
Nezaket Erden – En Sevdiğinden Başla
Rabia Zehra Şafak – İlk Bakışta Prima Facie
Sezgin Uzunbekiroğlu – Beyoğlu’nda Gizli Kanto
Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu
Atakan Akarsu – Aslında İyi Çocuk
Barış Yıldız – Gonzago’nun Öldürülüşü
Kürşat Demir – En İyi İkinci
Semih Ertürk – Tac’ın Nöbetçileri
Tolga İskit – Çirkin
Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu
Ayşegül Erkutay – Büyük Romulus
Ece Kazımoğlu – Beyoğlu’nda Gizli Kanto
Ezgi Oltes – Beyoğlu’nda Gizli Kanto
Pınar Yıldırım – Monologlar Müzesi Pavyon
Refiye Genç Çoldur – Gergedanlar
Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu
Atlas Karan Tumluer – İnsandan Kaçan
Hakan Kargidanoğlu – Ganzago’nun Öldürülüşü
Kağan Şenbaş – Gergedanlar
Sefa Tantoğlu – Aşk ve Para
Tanıl Yöntem – Lucy
Yılın En Başarılı Sahne Tasarımı
Barış Dinçel – Güneşin Oğlu
Candan Seda Balaban – Bozmayın Çekiyorum
Fırat Dövencioğlu & Özgür Kavurmacıoğlu & Umut Kambak – Cehhenem Çiçeği
Halil Ege Doğramacı – Jonas’la Evlenmek
Kerem Çetinel – Baba
Yılın En Başarılı Giysi Tasarımı
Ayçin Tar – Eşeğin Gölgesi
Deniz Göl – Lüküs Hayat
Dilek Kaplan – Gergedanlar
Nilsu Baldan – Bobik Nerede?
Tomris Kuzu – Çirkin
Yılın En Başarılı Sahne Müziği
Berkay Özideş – Gergedanlar
Burçak Çöllü – Bozmayın Çekiyorum
Cem Kahraman – Beyoğlu’nda Gizli Kanto
Gökçe “Cheche” Gürçay & Miray Eslek & Özlem Kaya & Volkan İncüvez – Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş? Çerkez Rıdvan’ın Dolabı
Tolga Çebi – Baba
Yılın En Başarılı Işık Tasarımı
Burhan Yücel – Birbirimizi Hiç Görmeyecekmişiz
Can Şahman – Ejder Sever Bizi
Cem Yılmazer – Güneşin Oğlu
Emir Tatlı – Baba
Eren Kaan Atay – Şüphe
Yılın En Başarılı Hareket Tasarımı (Koreografisi)
Adem Mülazım – Gergedanlar
Ferhat Güneş – Birbirimizi Hiç Görmeyecekmişiz
Gülnara Golovina – Kalabalık Sofra
Seda Özgiş – Bobik Nerede?
Tuğçe Tuna – Vanya Dayı
Genç Kuşak Sanatçısı Adayları
Doğa Yiğit – Vanya Dayı
Eren Uğurhan – Aslında İyi Çocuk
Eylem Kaçalin – Şüphe
Gökhan Efe Şenyapar – Ejder Sever Bizi
Yunus Emre Şahin – Görme Tutkusundan Kör Olabilir İnsan
Galeri 77, Mutlu Aksu’nun “Reality Show” başlıklı kişisel sergisini 23 Mayıs’a kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
Mutlu Aksu’nun “Reality Show” sergisi, gündelik hayatın görsel olarak nasıl kurulduğunu ve gerçeklik duygumuzun bu kurgu içinde nasıl biçimlendiğini sorguluyor. Sanatçı, sıradan görünen sahneler, tanıdık nesneler ve toplumsal olarak kodlanmış figürler aracılığıyla, bireyin gündelik yaşam içinde karşılaştığı iktidar ilişkilerini, baskı biçimlerini ve bunların nasıl içselleştirildiğini görünür kılıyor.
“‘Reality show’ gerçek insanların gerçek hayatlarının kamera önünde sergilendiği bir format olarak tanımlanır. Peki, bir reality show izlediğimizde gerçekten hakikatin kendisini mi izleriz? Kameralar kurulduktan, ışıklar ayarlandıktan, kurgu masasından geçtikten sonra ekrana yansıyan sahne hâlâ gerçek midir? Her sabah uyandığımızda telefona uzanan elimiz, görselleri paylaşmadan önce bir kez daha gözden geçirirken, çerçevelerken ve düzenlerken gördüğümüz imgelerin gerçekliğinden ne kadar bahsedebiliriz? Daha da önemlisi, gerçek hayat dediğimiz şey bir reality show’dan nasıl ayrılır?
Mutlu Aksu’nun Galeri 77’de gerçekleşen Reality Show isimli sergisi tam da bu soruların içinden doğar. Sanatçı, gündelik hayatın sıradan anlarına, tanıdık nesnelere, bildik mekânlara ve toplumsal yapının bireylere biçtiği rollere bakar. Bu yüzeyin altında işleyen iktidar ilişkilerini ve güç sembollerini görünür kılarken, bireyin bunları nasıl deneyimlediğini ve çoğu zaman farkında olmadan nasıl içselleştirdiğini odağına alır. Bunu yaparken belgeselci bir temsil kurma iddiasından uzak duran ustaca kurgulanmış bir görsel anlatı düzeni oluşturur.”
Künye:
1. Mutlu Aksu, Let The Good Times Roll, 2025, Acrylic on canvas, 110x155cm
2. Mutlu Aksu, Love Me the Most II, 2026_Acrylic on canvas, 80x94cm
3. Mutlu Aksu, Love Me the Most, 2026, Acrylic on canvas, 110x110cm
4. Mutlu Aksu, However You Like, 2025, Acrylic on canvas, 100x190cm
5. Mutlu Aksu, Actually My Wounds Are Deeper II, 2021, Acrylic on canvas, 70x50cm
Mansur Forutan’ın Pop’un tarihini, Rock’n Roll’un ruhuyla anlattığı, bir nevi arkeolojik kazı çalışması niteliği taşıyan kitabı Riff – 20. Yüzyılda Popüler Müzik, Doğan Kitap’tan çıktı.
İlk Walkman ve elektrogitarını 80’lerde edinen Forutan, 90’larda medya sektöründe dergiler yayımlayıp, yazılar yazdı. Transistörlü radyoların gençliği sokağa çıkardığı anlardan, TDK kasetlerin manyetik bantlarında saklanan hatıralara; 45’lik plakların her iki yüzündeki toplumsal değişimden, listelerdeki yüzlerce ikonik albüme kadar her şey burada. Kitap, 50’lerin o ilk asi tınılarından. 90’ların dijital devrimine kadar uzanan gürültülü bir yüzyılın; tasarım, teknik ve ruh arasındaki o görünmez bağlarını inceliyor.
Riff, bir tasarımcının gözüyle çizilmiş, bir müzik tutkununun kalbiyle yazılmış ve bir mühendisin titizliğiyle kurgulanmış 500 sayfalık bir senfoni.
Dünya sahne sanatlarının en prestijli topluluklarından Cirque du Soleil, 10 yıllık bir aranın ardından, OVO gösterisiyle 21-24 Mayıs tarihleri arasında Ülker Spor Arena’da izleyicilerle buluşacak.
Cirque du Soleil, Tatlı Ekşi ve Pyramidion iş birliğinde, 10 yıl aradan sonra İstanbul’da seyircilerle buluşmaya hazırlanıyor. Bu kez seyirciyi doğanın kalbine, böceklerin büyüleyici ve hareketli evrenine davet eden topluluk Portekizcede “yumurta” anlamına gelen OVO ile yaşam döngüsünü, dönüşümü ve doğanın enerjisini merkezine alarak, yüksek tempolu akrobasi performansları, çarpıcı sahne tasarımı ve göz alıcı kostümleriyle izleyicilere farklı bir deneyim vadediyor. 25 farklı ülkeden 100 kişilik dev bir ekiple sahnelenen gösteride, 53 sanatçı insan bedeninin sınırlarını zorlayan performanslara imza atıyor. 2009 yılında Montreal’de prömiyerini gerçekleştiren OVO, bugüne kadar 40’tan fazla ülkede 7 milyonu aşkın izleyiciye ulaştı.
Yaratıcı vizyonunu yalnızca sahne gösterileriyle sınırlamayan Cirque du Soleil Entertainment Group; multimedya prodüksiyonları, katılımcı deneyimler ve özel etkinliklerle sanatın sınırlarını genişletiyor. Gösterinin kostüm tasarımları Liz Vandal imzası taşırken; doğadan ve böceklerin dünyasından ilham alan bu tasarımlar Pierre Cardin gibi moda ikonlarının geometrik ve grafik estetiğiyle buluşuyor. OVO’nun müzikleri ise Brezilyalı besteci Berna Ceppas tarafından hazırlandı. Bossa nova, samba, funk ve elektronik müziğin enerjik bir birleşimini sunan besteler, gösterinin ritmini ve dinamizmini güçlendirirken; sanatçı, kompozisyonlarında böceklerin çıkardığı doğal seslerden ilham aldığını ifade ediyor.
Cirque du Soleil imzalı OVO gösterisinin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Anna Laudel, Oğulcan Kuş’un “Kendimi Şanslı Hissediyorum” başlıklı kişisel sergisi ile Mathias Hornung’un “Yüzeye Vuran” başlıklı kişisel sergisini 31 Mayıs’a kadar İstanbul’daki mekânında sanatseverlerle buluşturuyor.
“Kendimi Şanslı Hissediyorum”, Oğulcan Kuş’un neo-pop estetik üzerinden geliştirdiği görsel dili ve çağdaş kültürel üretim biçimleriyle kurduğu ilişkiye odaklanıyor. Popüler kültür, medya ve grafik tasarımın görsel repertuarından beslenen sanatçı, tanıdık imgeleri resimlerine dahil ederek hem çekici hem de erişilebilir yüzeyler oluşturuyor. Bu kompozisyonlar, Kuş’un ironik, zaman zaman tekinsiz ancak her zaman düşünülmüş yaklaşımını ortaya koyuyor; bu yaklaşım kimi zaman işin merkezinde, kimi zaman ise sanatçının kişisel yaşamından izler taşıyan detaylarda kendini gösteriyor.
Mathias Hornung’un yeni kişisel sergisi “Yüzeye Vuran”, sanatçının malzeme odaklı yaklaşımını ele alarak, yüzeyin dönüşümünü vurgulayan süreçler aracılığıyla ahşap üzerine yaptığı çalışmaları öne çıkarıyor. Ahşabı temel malzemesi olarak kullanan Hornung, yüzeye sistematik desenler işleyerek lineer geometrik yapılar oluşturuyor. Yıkama (washout) tekniği ile bu oyuklar giderek belirginleştirerek, ahşabın doğal yapısını ve dokusunu açığa çıkarıyor. Tamamen el yapımı zanaat süreçleriyle üretilen eserler, çoğu zaman kodlanmış sistemleri ya da ızgara benzeri yapıları andırıyor. Mekanik bir mükemmellik arayışı yerine Hornung, geometriye sezgisel bir şekilde yaklaşarak, küçük düzensizliklerin görünür kalmasına izin veriyor.
Künye:
1. Oğulcan Kuş, Almost Done , 2026, Tuval üzerine akrilik, Acrylic on canvas, 100h x 100w cm
2. Oğulcan Kuş, Three’s a Party, 2026, Tuval üzerine yağlı boya ve yağlı pastel, Oil and oil pastel on canvas, 90h x 70w cm
3. Mathias Hornung, Accumulation Sphere 6, 2025, Wooden relief, offset ink, birch plywood, 100h x 100w x 12d cm
4. Mathias Hornung, Small Digital Deep Blue 12, 2025, Wooden relief, 92h x 58w x 6d cm
Quim Torres’in bir yolculuk, macera, kayıp, keşif yani büyümenin hikâyesini anlattığı kitabı Takımyıldızlar, İrem Genç’in İspanyolcadan çevirisiyle hep kitap’tan çıktı.
Takımyıldızlar, gerçek ailemizin aynı zamanda seçtiğimiz ailemiz olduğunu anlatıyor. Kitabın kahramanı Gece, ortaokula başlamıştır. Okulu sevmez ve kendini yalnız hisseder. Annesi, evlerinin tavan arasını, genç ve bilge bir astronom olan Martín’e kiralar. Gece kendini kaybolmuş hisseder, Martín ise yıldızların dilini bilmektedir. İkisi birlikte, yakın zamanda keşfedilen ve eski günlerdeki gibi üstüne hikâyeler anlatılmayan takımyıldızlar için efsaneler uydurur, tüm kapıları açan anahtarı bulurlar.
“Bu gece ışığı kapattığımda, karanlık beni yumuşacık ve sıcak bir battaniye gibi sarmalıyor. Bu gece babamın bana koyduğu isim artık utanılacak tuhaf bir isim değil. Keşfedilmeyi bekleyen gizemlerle dolu bir isim.”
Gedik Filarmoni Orkestrası, iki dünya prömiyeri ile 30 Nisan’da Kadıköy Süreyya Operası’nda müzikseverlerle buluşacak.
Gedik Filarmoni Orkestrası, konserde Murat Kodallı’nın, babası Nevit Kodallı anısına bestelediği “Gravürler” eseri ile bir geleneksel müzik soyutlaması sunarken, genç besteci Ege Gür’ün Haydarpaşa Garı ve Boğaziçi izlenimlerinin ardından yarattığı soyut ama büyülü dünyaya dinleyicileri davet ediyor.
Mannheim Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren Ada Yalın Yücel; Brüksel ve Gürcistan’da aldığı birincilik ödülleri sonrasında dikkatleri üzerine çekti. Yücel, konserde Ege Gür’ün “Takma Gözde Cam” adlı Keman Konçertosu’nu seslendirecek.
Son üç sezondur Gedik Filarmoni Orkestrası Müzik Direktörlüğü görevini sürdüren Cem Mansur ülkemizin yeni müzik yaklaşımları, 20. yüzyıl müziği ve Klasik dönemden bir ikon başlıklarıyla repertuarları kurguluyor. Klasik eser seçimlerinde özellikle cümleleme ve tını bütünlüğü anlamında örnek icralara imza atan orkestranın 2. Senfoni yorumu için Mansur şunları söyledi: “Beethoven’in İkinci Senfonisini ‘son klasik senfoni’ olarak tanımlamak mümkün. Bestelenişinden sadece iki yıl sonra ‘Eroica’ senfonisi ile yepyeni bir anlatıma yönelmeden ortaya çıkan 2. Senfoni, yine de bestecinin temel özelliklerini, olağanüstü bir yapıda sergiliyor. Ani değişimler, romantik ve engin sayfalar, şakacılık ve dram…”
Gedik Filarmoni Orkestrası’nın konserinin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Galeri / Miz, fotoğraf odağında kolektif bir üretim alanı yaratan Memory of Art iş birliğiyle düzenlediği “Çok Düşünüyorsun” sergisini, 14-30 Nisan tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturacak.
Beyza Karadaş, Göktuğ Aydın, Hilal Özdemir, Mine Güçel, Muhammet Türközü ve Onurcan Güler’in çalışmalarını bir araya getiren sergi, “çok düşünüyoruz” fikrinden hareketle düşünmenin kendi üzerine kapanarak çoğalan, özneyi hem kuran hem de çözen döngüsel yapısını görsel ve mekânsal bir deneyime dönüştürüyor. Bir düşüncenin diğerini çağırdığı; imgeler ve hatıraların birbirine eklendiği, bazen yorucu ama aynı zamanda kurucu olan düşünmenin dünyayla kurulan en hassas temas biçimine odaklanıyor.
Sergi metnini Gizem Kayahan’ın yazdığı ve “Çok düşünüyorsun” uyarısının gündelikliğine bir karşı duruş olarak konumlanan sergi, dünyayı yüzeyde kalana indirgemeyi reddediyor ve düşünmeyi cevap bulmaktan çok aceleci basitleştirmelere direnmek olarak ele alıyor.
Hafıza, aidiyet ve duygular etrafında bireysel deneyimlerden yola çıkarak çok katmanlı bir düşünme alanı açan Güliz Kayahan’ın pratiği de bu sergide kesişiyor. Sergide yer alan fotoğraflar birer belge değil, bir düşünme hâlinin çıktıları olarak ele alınıyor ve enstalasyon içinde bir araya gelerek kolektif bir düşünce bulutu oluşturuyorlar.
Künye:
1. Beyza Karadaş
2. Göktuğ Aydın
3. Muhammet Türközü
4. Onurcan Güler
5. Mine Güçel
6. Hilal Özdemir
Psikiyatr ve tarihçi George Makari’nin insanlık için en utanç verici duygu olan yabancı düşmanlığını ele alan kapsamlı çalışması Korkuya ve Yabancılara Dair: Zenofobinin Tarihçesi, Özlem Yüksel’in çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı.
Makari, yabancı düşmanlığının yeniden yükselişe geçtiği bugünlerde “zenofobi” teriminin tarihçesini anlatarak okurları insan dünyasının en derinlerinde yatan akıldışı korkular üzerine düşünmeye çağırıyor. Zenofobinin Batı ulusalcılığı, sömürgecilik, kitlesel göçler ve soykırımlarla tekrar tekrar gündeme gelip farklı anlamlara büründüğünü keşfeden Makari, özellikle Batı’daki yabancı korkusunun görece yeni bir olgu olduğuna ve yeterince üzerinde durulmamış bir dizi inanılmaz olaya dayandığına dikkat çekiyor. Dolaşıma girip popülerleşen, zaman içinde karşı tarafı tanımlama işlevi gören zenofobi kavramı önce kitlesel katliamları ve 20. yüzyıla damga vuran soykırımları, daha sonra da bunları önlemek amaçlı etik ilkeyi tanımlamak için kullanıldı. Gelgelelim günümüzde gücünden hiçbir şey kaybetmeyen yabancı düşmanlığı halen insanları hiçe saymaya, siyaset belirlemeye devam ediyor.
Bu çalışmasında Joseph Conrad, Albert Camus, Richard Wright, James Baldwin gibi romancıların, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Frantz Fanon, Theodor Adorno, Michel Foucault gibi düşünürlerin eserlerine başvuran Makari tarih, psikoloji, sosyoloji, felsefe, iktisat gibi farklı disiplinlerden güç alıyor. Stereotip, öteki, yansıtma, koşullu tepki, Otoritaryen Kişilik gibi kavramlara da açıklık getiren yazar, son olarak nasıl barış ve adalet üzerine kurulu bir dünya inşa edeceğimiz konusunda düşüncelerini paylaşıyor.
Uluslararası belgesel sinemasının önemli isimlerinden Gianfranco Rosi’nin 82. Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönen son filmi Pompei: Bulutların Altında, 17 Nisan’da MUBI’de yayımlanacak.
İstanbul Film Festivali’nin 2026 onur konuğu olan Gianfranco Rosi, filmin müziklerine imza atan Oscar ödüllü müzisyen Daniel Blumberg ile birlikte festival kapsamında sinemaseverlerle buluştu. Dünya prömiyerini yaptığı 82. Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönen, ardından Toronto, Londra ve New York gibi festival duraklarında izleyici karşısına çıkan film, yıkım tehdidinin gölgesinde yaşama, sevme ve yeniden inşa etme gücüne dair evrensel bir portre sunuyor.
Altın Ayı ödüllü Denizdeki Ateş’in (Fire At Sea) ardından rotasını Napoli’ye çeviren Rosi, dört yıl boyunca bu şehirde hayata karışarak kamerasını Vezüv Yanardağı’nın kül bulutlarına ve sarsıntılarla yaşamaya alışmış bu toplumun gündelik hayatına çeviriyor. Film, yeraltındaki antik kalıntıları gün yüzüne çıkaran arkeologları, toprağın uğultularını dinleyen çocukları ve her an teyakkuzda bekleyen itfaiyecileri aynı gözlemci bakış açısıyla perdeye taşıyor. Oscarlı müzisyen Daniel Blumberg’in antik Baia kentinde (su altı Pompeisi) hidrofon ve özel ekipmanlarla su altında gerçekleştirdiği deneysel kayıtlarla oluşan tınılar, filmin tekinsiz ve zamansız atmosferini tamamlıyor.
45. İstanbul Film Festivali’nin bu yılki onur konuğu olarak filminin gösteriminde izleyicilerin sorularını yanıtlayan Rosi, filmin özünü şu sözlerle tanımladı: “Pompei: Bulutların Altında, kaçınılmaz bir felaket beklentisinden ziyade, o bekleyişin içindeki yaşam inadına odaklanıyor. Bugün her coğrafyada, bir yanardağ olmasa da insanları tetikte durmaya zorlayan doğal ya da politik tehlikeler var. Napoli’de zamanın katmanları arasında dolaşırken, aslında insanın yıkımın kıyısında bile yaşamın nasıl devam edilebildiğini görüyoruz.”