06 EKİM, SALI, 2026

Miss Marple Evreninde Yeni Bir Hikâye: “Grand Alpine Oteli’nde Cinayet”

Agatha Christie’nin klasik Miss Marple evrenini sevenleriyle tekrar buluşturan gizem romanı Grand Alpine Oteli’nde Cinayet’in yazarı Lucy Foley ile Agatha Christie Limited'in yaptığı röportajı, aynı zamanda kitabı dilimize kazandıran Anıl Ceren Altunkanat’ın çevirisiyle okurlarımıza sunuyoruz.

Miss Marple Evreninde Yeni Bir Hikâye: “Grand Alpine Oteli’nde Cinayet”

Lucy Foley’nin kaleme aldığı Grand Alpine Oteli’nde Cinayet, 1950 yılında geçen ve Agatha Christie’nin klasik Miss Marple evrenini sevenleriyle tekrar buluşturuyor. Foley bu kez macerayı başka bir yere, atmosferi değiştirip okuru İsviçre Alpleri’ndeki görkemli bir otele götürüyor. Romanları tüm dünyada 10 milyondan fazla satan ödüllü yazar Foley’in bu kitabı, Anıl Ceren Altunkanat’ın çevirisiyle Altın Kitaplar tarafından dilimizde yayımlandı.

Miss Marple’ın en sevdiğiniz yanı nedir?

Miss Marple’ın sevdiğim o kadar çok yanı var ki. Nereden başlasam? Mesela zekâsına hayranım, bence büyük Sherlock Holmes’e eş. Muhtemelen Poirot’dan üstün. Belki de bunu söylememeliyim, aralarında seçim yapmak hoş değil…

Mizah anlayışını çok seviyorum. Bence gerçekten de sessiz, sakin bir mizahı var. Başkalarının onu nasıl gördüğünü biliyor, hafife alındığını biliyor ve bunu lehine kullanıyor. Hem de gayet muzip bir şekilde.

Ayrıca insanlığa yönelik derin ve bazen hayli karanlık bir kavrayışı var. Bana sorarsanız insanları gerçekten seviyor ama onların en kötü yanlarını da görmüş biri, insanların ne kadar alçalabileceğini çok iyi biliyor, hiçbir şey onu şaşırtmıyor. Bu açıdan Miss Marple’la Poirot’yu karşılaştırmak bence hayli eğlenceli zira Poirot her zaman en iyisini umuyor. Oysa Miss Marple’ın beklentileri şuralarda (dizinin altını işaret ediyor). İnsanları tanıyor.

Agatha Christie’nin yazarlığınız üzerinde nasıl etkileri oldu?

Christie’nin yazarlığım üzerindeki etkisi çok büyük. Yani olay örgüsü açısından, ne zaman kurguda çıkmaza girsem, Christie olsa ne yapardı, diye düşünürüm. Gerçi muhtemelen o çıkmaza girmezdi zira her şey en başından tıkır tıkır kurgulamış olurdu. Yani bu açıdan kesinlikle etkisi büyük. Bir de toplumun saygın insanlarını cinayete neyin sürüklediği konusu var. Bence bu büyüleyici bir şey: Görece sıradan insanların sakladığı karanlık sırlar. “Ettiğini bulursun” fikrini de seviyorum, yani geçmişin insanın yakasına yapışmasını. Bence Christie bunu çok iyi yakalıyor. Bir yazar olarak beni hayran bırakan özelliklerinden biri de okurla son derece adil bir oyun içine girmesi. Bunu metinlerimde ben de yapmaya çalışıyorum; bütün ipuçları orada, tek yapmanız gereken onları fark etmek ve yanıltıcı ipuçlarının tuzağına düşmemek. Böylece sonuca vardığınızda kendinizi oyuna getirilmiş hissetmez, aksine keyifli bir şaşkınlık yaşarsınız.

Grand Alpine Oteli’nde Cinayet için nasıl araştırmalar yaptınız?

Bu kitap için gerçekten çok araştırma yaptım. Her şeyden önce dağlara gitmem gerekti ki bu gerçekten çok meşakkatliydi. İsviçre Alpleri’ne gittim. Ayrıca genel coğrafyaya dair fikir edinebilmek için Fransız Alpleri’ne de gittim.


Ayrıca çok şey okudum. Bütün Miss Marple kitaplarını yeniden okuyarak işe başladım, sanırım hepsini toplamda dört kere okumuşumdur. Diğer Christie kitaplarının da çoğunu okudum.

​Dağlarda o dönemde geçen ya da o dönemde yazılmış kitapları okudum. Alplerde geçen, oldukça eril pek çok gerilim romanı okudum; çünkü bu kitabın Ian Fleming, Eric Ambler ve The Lonely Skier’ın yazarı Hammond Innes gibi isimlerin eserleriyle bir tür diyalog kurmasını istiyordum. O dünyayı almak, bu iki yaşlı kadını o dünyanın ortasına koymak ve bunun işleri nasıl değiştireceğini görmek istiyordum. 1950’lerin savaş sonrası Britanya toplumuna, o dönemin otellerine dair çok şey okudum, çok film izledim. Sinema bana büyük ilham veriyor. Bana o dönemde insanların nasıl konuştuğuna, nasıl giyindiğine ve hareket ettiğine, kültürel meşgalelerine ilişkin fikir vermesi için o döneme ait hayli Hitchcock filmi ve tabii başka filmler izledim. Filmler bu konuda çok fayda sağlayabiliyor.

Bu devam romanında yazar olarak Agatha Christie’nin yerine geçmek nasıl bir duygu?

Christie’nin yerine geçmek hem yazarlık kariyerim açısından en büyük onur hem de dehşet verici, diyebilirim. Bu kitabı yazmam istendiğinde, ilk aklımdan geçen “Keşke büyükanneme söyleyebilseydim,” oldu çünkü o da benim gibi büyük bir Agatha Christie hayranıydı, benimle çok gurur duyardı. Hemen sonra şöyle düşündüm: “Ah hayır, ne yazacağım? Bunu nasıl başaracağım?”

​Ama kitabın fikri kafamda şekillenince, bunu Agatha Christie Limited ile konuşup onay alınca, o andan itibaren yazma süreci çok keyifliydi. Miss Marple ikonik bir karakter, bir yazar için armağan gibi. Onu çevreleyen dünyayı inşa etmek de çok eğlenceliydi.

Bu kitapta Agatha Christie’nin yazım tarzının hangi unsurlarından faydalandınız?

Aslında bu kitapta yazma tarzımı çok az değiştirdim, daha doğrusu, değişiklik üslubumdan ziyade çalışma yöntemimdeydi. Christie’nin olay örgüsü kurmadaki dehasının gayet farkındaydım, hatta bundan biraz gözüm korkmuş olabilir. Normalde nereye varacağıma dair kafamda belli belirsiz bir fikir olur, yazmaya başlar ve olay örgüsünü sonradan, geriye dönük kurarım. Ama bu kez yazmaya başlamadan önce olay örgüsünü oldukça dikkatli bir şekilde planladım. Bütün önemli olay ve anların doğru yerlere denk gelmesini istedim. İlk cinayetin hikâyenin tam olarak neresinde gerçekleşmesi gerektiğine uzun uzun kafa yordum. Meğer böyle yapmak yazma sürecini çok daha kolay, daha akıcı ve daha sancısız hâle getiriyormuş! Bundan sonra kendi kitaplarımı yazarken de bu yöntemi uygulayacağım.

​Miss Marple’ı, kitaplardaki Miss Marple’a olabildiğince sadık biçimde sayfalara taşımak benim için gerçekten çok önemliydi. Bu kitap için bana verilen çerçeve, Agatha Christie’nin Miss Marple’ını birebir taklit etmektense, kendi yorumumu katarak bir Miss Marple romanı yazmaktı. Miss Marple’ın kendisini ve olay örgüsünü doğru yansıttığım sürece, aralara Lucy Foley’den de bir şeyler katma katabileceğimi düşündüm.

Romanınızda Miss Marple’la hayatının hangi aşamasında karşılaşıyoruz?

1950’de. Miss Marple’la, Dolly Bantry’yle tatildeyken, İsviçre Alplerine şahane gezisini dört gözle beklerken karşılaşıyoruz.  

Bu romanda Miss Marple’ı tatile çıkarmayı tercih ettiniz. Bundan söz edebilir misiniz?

Marple’ın pek tatile çıkma fırsatı bulamaması gerçekten kalbimi sızlatıyordu. Oysa Poirot muhteşem yerlere gidiyor, aslında Miss Marple da Nil’e gidecekti. Ama sonra Christie bunun Poirot kitabı olması gerektiğine karar verdi – zavallı Miss Marple.

​Ayrıca yazar olarak Marple külliyatına yeni bir şeyler katmak da istedim. Aslında Miss Marple’ınki gibi küçük bir köyde yaşıyorum ama Christie köy ortamını zaten ustalıkla anlatıyor. Benim buna ekleyebileceğim bir şey yoktu, bu yüzden sinematik ve göz alıcı mekânlara duyduğum sevgiyi işin içine katıp Marple’ı bu tatile çıkartmaya karar verdim.

Biraz da Miss Marple ve Bayan Bantry’nin arkadaşlığından söz eder misiniz?

Miss Marple ile Bayan Bantry’nin arkadaşlığına bayılıyorum. Gerçekten eski dost olduklarını, birbirlerini çok iyi tanıdıklarını hissediyorsunuz. Bence Kütüphanedeki Ceset gibi kitaplarda aralarındaki uyumu yakalıyorsunuz. Ayrıca Bayan Bantry, karşıt karakteriyle Miss Marple’ı öne çıkarıyor. Bir açıdan Holmes ve Watson dinamiği gibi, kitapta bunu daha da belirginleştirmek istedim. Üstelik ortak noktaları çok, hayatları ve kayıpları benzer; her ikisi de bu küçük İngiliz kasabasına yaşamış ve onun zaman içinde değiştiğini görmüşler. Ayrıca bahçeyle uğraşmayı çok seviyorlar, bence bu aralarında güçlü bir bağ oluşturuyor.

En sevdiğiniz Miss Marple romanı hangisi?

Miss Marple hikâyelerinin arasından en sevdiğimi seçmek benim için gerçekten çok zor çünkü hepsini farklı açılardan seviyorum.

16.50 Treni’nin gotik atmosferine bayılıyorum. Bir lahit bile var, daha ne olsun? Ayrıca değişen Britanya’nın portresini çiziyor, modern yerleşim yerleriyle çevrelenmiş bir kır malikânesi. Büyüleyici. Sanki Trendeki Kız’ın atası. Tek kelimeyle müthiş.

İzninizle, biraz açgözlü davranıp birkaç tane seçeceğim. Yine gotik atmosferi nedeniyle Ölüm Meleği’ni çok seviyorum. Çok hüzünlü bir kitap ve bence çok zekice yazılmış. Ayrıca sonunda Marple’ın intikam figürü olması fikrine de bayılıyorum. Bana sorarsanız çok güçlü.

​Ama belki de en sevdiğim, aynı zamanda bu kitaba en çok ilham veren ve onu en çok şekillendiren eser Cinayet İlanı. Çünkü romanın çıkış noktası gerçekten eşsiz. Bir gazetede bir cinayet ilan ediliyor. Son derece zekice. Bu roman da yine savaş sonrası Britanya’nın ve değişmekte olan köy toplumunun portresini çiziyor. Grand Alphine Oteli’nde Cinayet’in dünyasını kurarken 1950’lere özgü meseleleri ve kaygıları yakalamak için tekrar tekrar dönüp baktığım eserlerden biri oldu.

Peki ya en sevdiğiniz Poirot romanı?

En sevdiğim Poirot? Yine çok zor bir soru. Göz alıcı mekânlara bayılıyorum, bu yüzden Nil’de Ölüm ya da Ölüm Oyunu gibi romanları çok seviyorum.

​Kolaya kaçmak istemem ama Doğu Ekspresinde Cinayet’i de anmak zorundayım. Sanırım 12 ya da 13 yaşındayken okuduğum ilk Christie romanıydı; o günden bugüne süren bir tutkuyu ateşledi diyebiliriz. Gerçeğin ortaya çıktığı o ân, o zekice kurgu, karlar altında, dış dünyadan kopmuş o muhteşem ortam, mekânın cazibesi; her şeyiyle mükemmel. Karakter inşası harika. Müthiş bir ustalıkla yazılmış.

En sevdiğiniz bağımsız Agatha Christie romanı hangisi?

Yine çok bariz bir cevap vermek istemiyorum ama beni (yazarlıkta) bütünüyle “karanlık tarafa” yönelten kitap belki de bu olduğu için, On Kişiydiler demek zorundayım. Ne zaman biri Christie’yi hafif polisiye yazarı olmakla itham etse bu kitabı anarım. Çünkü bu kitapta hafif hiçbir şey yok. Tek kelimeyle olağanüstü. Olay örgüsü kusursuz. Tek bir fazlalığı yok, yine de karakter inşası, bu karakterlerin karanlık geçmişi ve “adada mahsur kalma” hâliyle, her şey tam kararında.

Sizce Agatha Christie kitaplarının okurları hâlâ etkilemesinin nedeni ne?

Christie’nin hâlâ bu kadar ilgi görmesinin pek çok nedeni var bence. Her şeyden önce olay örgüsünü kurgulamaktaki olağanüstü ustalığı geliyor. Bu işi en iyi o yaptı ve hâlâ en iyisi o, biliyorsunuz. Bir de bazı çözümlerindeki o cesaret var. Sürprizi kaçırmak istemiyorum ama Roger Ackroyd Cinayeti ya da Doğu Ekspresinde Cinayet gibi kitapları düşünün. Sonsuz Gece hâlâ son derece taze ve modern geliyor; Çarpık Evdeki Cesetler ise çözümü açısından bugün bile oldukça tabu sayılabilecek bir roman.

Bence bu kitaplar hâlâ okurun ayağının altındaki zemini kaydıracak güçte. Christie’nin bunu nasıl yaptığını görmek için bile kitaplarını tekrar okuyabilirsiniz. Kurgusunda da özel bir sihir var bana sorarsanız. Ayrıca bir yazar ve okur olarak beni çeken şeylerden biri de şu soru: “Sıradan insanları bu kadar korkunç şeyler yapmaya iten nedir?” Bunun karanlık ama büyüleyici bir yanı var. Bunu söylemese miydim? (Gülüyor)

Bunlar hiç de hafif polisiyeler değil ama okur açısından bir tür rahatlık ve tatmin sağlıyorlar. Sonunda dünyanın sizin için çözüleceğini biliyorsunuz, bu çok tatmin edici. Bana sorarsanız pandemi döneminde ben dahil birçok insan bu yüzden Christie kitaplarına döndü; çünkü kimsenin neler olacağını bilmediği bir dönemden geçiyorduk. Küresel politika vesaire düşünülünce, durum hâlâ az çok böyle. Oysa kitabın sonunda düzenin yeniden kurulacağını biliyorsunuz.

Üstelik bunlar gerçekten büyüleyici kitaplar ve birbirinden şahane mekânlarda geçiyorlar. İnsan daha ne ister; oturduğunuz yerden dünyayı gezebiliyorsunuz. Kitap okumamın önemli nedenlerinden biri de budur.

İnsanların Christie kitaplarından vazgeçememesinin nedenlerinden biri de ikonik hafiye karakterler sanırım. Henüz hiç Poirot ya da Miss Marple okumamış olsanız bile onları bilirsiniz. Bir anlamda kültürel hafızamıza işlediler. Bir de “küçük gri hücreler,” misali ifadeler var. Büyükannem küçük gri hücrelerini kullandığını söyleyip dururdu, ilk Poirot romanımı okuyana dek bu ifadenin Agatha Christie’den geldiğini bilmiyordum. Shakespeare dili gibi bir anlamda. Gündelik konuşmalara yerleşmiş. Christie’ye tekrar tekrar dönmemin nedenlerinden biri kesinlikle bu.  

0
188
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage