
1988 doğumlu, Goldsmiths Üniversitesi çıkışlı melankolik prens James Blake, 2011 yılındaki ilk albümü James Blake ile müzik piyasasına sıkı bir giriş yapmayı başarmıştı. Albümde yer alan ‘Wilhelm Scream' hala vazgeçilmezlerden. Son albümü Overgrown’un ardından 3 yıllık sessizliğini bozan James, The Colour in Anything ile raflardaki yerini almaya hazırlanıyor fakat sanatçı albüm tanıtımı için farklı bir yöntem tercih etti: sokaklar!
Daha önce Norveçli yazar Ronald Dahl ile çalışan illüstratör Sir Quentin Blake ile James’in sokaklardaki tanıtımını duvar resimleri ve illüstrasyonları ile destekledi. Henüz biri Londra’da biri Brooklyn’de, iki duvar resmi görebildiğimiz bu iş birliğinin devamı merak konusu.
20. yüzyılın önemli ve yenilikçi sanat akımlarından ZERO’nun kurucularından Heinz Mack, “The Visible Reminder of Insible Light” (Görünmez Işığın Görünür Hatırası) ismini verdiği sergisiyle İsviçre’nin Lugano kentindeki Cortesi Gallery’de!
Sanatçı, 85. yaşını ve 60 yıllık kariyerini Avrupa ve Uzakdoğu’da gerçekleşen bir dizi sergiyle taçlandırıyor! Geride bıraktığımız Şubat ayında Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılan “MACK. Sadece Işık ve Renk” sergisi de halen devam etmekte.
1931 doğumlu sanatçı, 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde sanatsal üretimin dinamiklerini sorgulayarak, sanatın doğa ve hayatla arasındaki sınırlarını yok etme arayışlarına yoğunlaşıyor. 1950’lerdeki sanat camiasına hükmetmiş soyut eksprezyonizm akımını reddedip, daha saf bir anlatım dilini benimsiyor. Işığın etkisini vurgulama gayesiyle monokrom renkleri, minimalist bir estetiği tercih ediyor. Metal, cam, plastik gibi endüstriyel malzemeleri kullanarak yarattığı işlerinde ışık, mekan ve malzemeler arasındaki etkileşimleri araştırıyor. Sanatçının Sahra çölü ya da Arktik buzullar gibi uygarlıktan uzak arazilerde kurduğu enstelasyonlar en dikkat çekici eserleri arasında yer alıyor.
Sergi, Mack’in seneler içerisinde mükemmelştirdiği anlatım dilinin her aşamasını izleyicinin deneyimlemesini hedefliyor. Buna bağlı olarak sanatçının eserlerinden oluşturulmuş bir seçki, 11 Mayıs – 22 Temmuz arasında ziyarete açık olacak.
Prag doğumlu fotoğrafçı Bara Prasilova, çalışmalarında gerçeklik ve kurgu arasındaki ince çizgide dolaşıyor. Fotoğraf serilerinde belli konseptler üzerinde çalışan sanatçı, 2014 yılında Hasselblad Masters ödülünü kazanmıştı. Sanatçı ayrıca Evolve isimli serisinde Hasselblad Masters Book için de bir çekim gerçekleştirmişti.
Pastel renkler, sürrealistik detaylar ve absürt konseptler sanatçının karelerinde ilk dikkat çeken figürler arasında yer alıyor. Prasilova, moda fotoğrafları üzerine yoğunlaştığı renkli çizgisiyle sık sık dergi kapakları ve reklam kampanyalarını süslüyor.
Toronto merkezli Winnie Truong, büyük ölçekli kağıtlar üzerine pastel boya ile çalışıyor. İllüstrasyonlarının esas öznesi saçlar olan sanatçı, sık sık kadın figürleri resmediyor. Çizimlerinde oldukça detaylı ve incelikli çalışan Truong, ayrıntılılar üzerinde çalışmaktan keyif aldığını söylüyor.
Truong'un çizimlerindeki birbirine dolanmış saçlar, insan beden ve organları büyük bir karmaşa hissi uyandırıyor. Ağırlıklı olarak soğuk tonlara yer veren sanatçı en büyük ilham kaynaklarından birinin bilim kurgu öğeleri olduğunu söylüyor.
Rus sanatçı Slava Fook, rüyaların derin etkisinden kopamayan ve üretimine de bu etkilenmesini birebir yansıtan bir sanatçı. Yaşamına ve çalışmalarına Kaliforniya'da devam eden Fook, zarif kadın portreleriyle tanınıyor. Klasik sanat geleneklerini resimlerine yansıtan Fook'un çizgileri sürrealizm ve art deco akımlarından esinleniyor.
2011 yılında Urban Jungle serisi üzerinde çalışmaya başlayan sanatçı, keskin ve sert çizgilerin kesiştiği bir anlatım tarzına sahip. Fook'un renkli kadınları hem kırılacak kadar narin hem de şaşırtıcı derecede güçlü..
1960’larda sanat dünyasını kasıp kavuran Venezuelalı sanatçı Maria Sol Escobar (85), geçtiğimiz cumartesi New York’taki evinde vefat etti.
Escobar, Paris, Caracas, Los Angeles, Roma gibi birçok farklı şehirde yaşadı, birçok farklı tekniğe sahip sanatçıyla da çalışma fırsatı buldu. Hans Hofmann ve Williem de Kooning’le olan yakınlığından dolayı erken çalışmalarında soyut expresyonizm akımını benimsese de, bir zaman sonra bu stilin katı kalıplarından kurtulup kendi dilini oluşturdu. Bu süreçte Andy Warhol sayesinde New York’un Pop Art çevresine girdi.
Özellikle Amerikan yerli sanatı ve Robert Rauschenberg’den ilham alan sanatçı, ahşap panellerin üzerini boyayarak ve bulunmuş nesnelerle birleştirerek kompozisyonlar yaratmaya başladı. 1960’larda bu teknikle 100’ü aşkın heykel üretti. İşlerinde her zaman toplumsal konulara olan hassasiyetini ve politik tutumunu yansıttı. Irkçılık, cinsiyetçilik ve kölelik ele aldığı temel sorunlardı.
İlham kaynakları, tekniği ve işlediği konular dolayısıyla Marisol’ün işlerinin Pop Art’a dahil olup olmadığı, zamanın çoğu sanat eleştirmeninin de kafasını karıştırdı. Sonuç belliydi: “Pop Art değil, Op Art da değil. Sadece Marisol.”
Bratislava merkezli fotoğraf sanatçısı Evelyn Bencicova şu an yaşamına ve çalışmalarına Berlin’de devam ediyor. Rahatsız edici ve ürkütücü fotoğraflarıyla dikkat çeken sanatçı, sembolik bir anlatım tarzına sahip. Ecce Homo adlı projesinde İncil'deki tasvirlerden etklendiğini söyleyen sanatçı, savaşı ve şiddeti ele almıştı. Bu serisinde özellikle yüzü görünmeyen modeller kullanan sanatçı; bunalım, kasvet ve karamsarlıktan etkilendiğini belirtiyor.
Kusursuz bedenler ve dramatik sahneler sanatçının kompozisyonlarında sıklıkla kullandığı öğelerden birkaçı arasında yer alıyor. Kimliksizlik ve sınırsızlık kavramlarından ilham aldığını söyleyen sanatçı insana dair her his ve hikayeden beslenebildiğini belirtiyor.
Çinli sanatçı ve aktivist Ai Weiwei, önümüzdeki yıl mültecilerin dramıyla ilgili bir belgesel yapacağını açıkladı. 600 saatten fazla çekim ve yüzlerce röportaj yaptığını belirten sanatçı, elindeki kayıtlar arasında krize dahil olan kim varsa politikacılar, göçmenler ve rahiplere kadar herkesin bulunduğunu söylüyor.
Weiwei, uzun zamandır mülteci krizi ile ilgili kamuoyunun bilinçlendirilmesi konusuna uğraş veriyor. Çekimlerin hala devam ettiğini belirten sanatçı, geçtiğimiz aylarda Berlin’de Konzerthaus'un sütunlarını Midilli mültecilerinin attıkları can yelekleri ile kaplamıştı.
1959 doğumlu İspanyol ressam Dino Valls, yaşamına ve çalışmalarına Madrid’te devam ediyor. Figüratif akımın öncü İspanyol temsilcilerinden biri olarak bilinen Valls, 15. ve 17. yüzyıllarda yaşamış olan İtalyan ve Flaman ressamların tekniklerinden ilham aldığını söylüyor.
Psikolojiden esinlendiğini belirten ressam, sembolik öğelerden fazlasıyla yararlanıyor. Bilinçaltı mesajları, psikolojik baskılar ve rüyalar sanatçının çizimlerinde sıklıkla işlediği öğelerden sadece birkaçı.
Belçikalı fotoğrafçı Arno De Pooter, soluk renkli çalışmaları ve minimal tarzıyla dikkat çekiyor. Şehrin kaos ortamına kendi penceresinden bakan Pooter, dikkat etmediğimiz detayları farkedip onlar üzerine yoğunlaşıyor.
2012 yılında yayımladığı, pastel renklerin ağırlıklı olduğu Bleach isimli serisinde çizgisel ve dairesel formlar üzerine yoğunlaşan sanatçı, şehri farklı bir açıdan ele alıyor.