
Stüdyo Gifting, Hollanda Eindhoven’de yer alan Thomas isimli bir mekânının 600 metrekarelik iç kısmını çeşitli figürlerle donattı. Duvarlardan tavana kadar uzanan ve oldukça gerçekçi görünen devasa figürlerle dolu tasarım, mekândaki süs pervazları da dahil olmak üzere haftalarca süren bir çalışma sonucu ortaya çıktı.
Stüdyo Gifting’in arka planında yer alan Niels van Swaemen ve Kaspar van Leek, anıtsal mekâna ait komisyonun onay kararıyla kendi tasarımlarını uygulamaya geçirdi. Yenilenen iç mekân tasarımıyla Thomas’a uğrayan müşterileri, pembe fon üzerine yerleştirilen taç giymiş bir maymun, renkli kâğıt uçaklar, çeşitli süs bitkileri ve insan figürlerinden oluşan sürreal bir atmosfer bekliyor.
Stüdyo Gifting, Hollanda Eindhoven’de yer alan Thomas isimli bir mekânının 600 metrekarelik iç kısmını çeşitli figürlerle donattı. Duvarlardan tavana kadar uzanan ve oldukça gerçekçi görünen devasa figürlerle dolu tasarım, mekândaki süs pervazları da dahil olmak üzere haftalarca süren bir çalışma sonucu ortaya çıktı.
Stüdyo Gifting’in arka planında yer alan Niels van Swaemen ve Kaspar van Leek, anıtsal mekâna ait komisyonun onay kararıyla kendi tasarımlarını uygulamaya geçirdi. Yenilenen iç mekân tasarımıyla Thomas’a uğrayan müşterileri, pembe fon üzerine yerleştirilen taç giymiş bir maymun, renkli kâğıt uçaklar, çeşitli süs bitkileri ve insan figürlerinden oluşan sürreal bir atmosfer bekliyor.
I. Dünya Savaşı için yapılan ateşkesin 100. yılına özel, sanatçı Paul Cummins ve Tom Piper tarafından tasarlanan Poppies: Blood Swept Lands and Seas of Red isimli yerleştirmenin Wave and Weeping Window adlı bölümü, İngiltere’nin çeşitli bölgelerinde sergilendiği 4 yıllık turun ardından son olarak Londra İmparatorluk Savaş Müzesi’nde ve Manchester’da yer alacak.
Londra Kulesi’ne inşa edilen ve kulenin her yerini kaplayan enstalasyon, gönüllüler tarafından kuleye yerleştirilen el yapımı gelincik seramiklerden oluşuyor. 888.246 adet gelincik, I. Dünya Savaşı sırasında hayatını kaybeden İngilizler ile sömürge bölgelerinden getirilen askerleri temsil ediyor. Kişisel olarak satın alınabilen gelinciklerden şu ana kadar 9.5 milyon pound gelir elde edilirken, toplanan para asker yardım derneklerine bağışlandı. Anıtın Wave and Weeping Window isimli bölümü birçok müze, galeri ve kamusal alanda şu ana kadar 4 milyondan fazla izleyiciye ulaşırken Londra Kulesi’ndeki bölüm ise 5 milyondan fazla kişi tarafından ziyaret edildi. 25 Ekim’e kadar Manchester’da görülebilecek Wave and Weeping Window, 5-18 Kasım tarihlerinde ise Londra İmparatorluk Müzesi’nde ziyaret edilebilecek.
I. Dünya Savaşı için yapılan ateşkesin 100. yılına özel, sanatçı Paul Cummins ve Tom Piper tarafından tasarlanan Poppies: Blood Swept Lands and Seas of Red isimli yerleştirmenin Wave and Weeping Window adlı bölümü, İngiltere’nin çeşitli bölgelerinde sergilendiği 4 yıllık turun ardından son olarak Londra İmparatorluk Savaş Müzesi’nde ve Manchester’da yer alacak.
Londra Kulesi’ne inşa edilen ve kulenin her yerini kaplayan enstalasyon, gönüllüler tarafından kuleye yerleştirilen el yapımı gelincik seramiklerden oluşuyor. 888.246 adet gelincik, I. Dünya Savaşı sırasında hayatını kaybeden İngilizler ile sömürge bölgelerinden getirilen askerleri temsil ediyor. Kişisel olarak satın alınabilen gelinciklerden şu ana kadar 9.5 milyon pound gelir elde edilirken, toplanan para asker yardım derneklerine bağışlandı. Anıtın Wave and Weeping Window isimli bölümü birçok müze, galeri ve kamusal alanda şu ana kadar 4 milyondan fazla izleyiciye ulaşırken Londra Kulesi’ndeki bölüm ise 5 milyondan fazla kişi tarafından ziyaret edildi. 25 Ekim’e kadar Manchester’da görülebilecek Wave and Weeping Window, 5-18 Kasım tarihlerinde ise Londra İmparatorluk Müzesi’nde ziyaret edilebilecek.
Sanatçı Janet Echelman, Philadelphia’da yer alan Dilworth Park’ın çevresini tepki veren kamusal anıtlarla yeniden şekillendiriyor. Sanatçı “şehrin devinimli sisteminde yaşayan bir x-ray” olarak tanımladığı Pulse isimli çalışmasında, düzensizce hareket eden renkli sis perdelerini konfetiden çıkan dumanların havada salınacağı şekilde tasarlıyor. Echelman, geniş renk aralıklarından yararlanarak kendi kendine bir araya getirdiği karışımları, Mark Rothko’ya saygı göstergesi olarak değerlendiriyor.
12 Eylül’de ilk bölümü sergilenen enstalasyondan elde edilecek gelir, sanatçının diğer bölümleri gerçekleştirebilmesi için mali fon oluşturacak.
Pedro Pires, 2016’da Yunan adaları açıklarında bulunan mülteci botundaki kauçuktan ve 140 adet can yeleğinden oluşan 14.000 newtons isimli bir heykel tasarladı. Portekiz asıllı sanatçı, Levos adasını ziyaret ettiği sırada botlarla yolculuk eden mültecileri kurtaran ve onlara yardım eden NGO ERCI kurumunda gönüllü olarak çalıştığı sırada göçmenliği temel alan bu işle uğraşmaya başladı. 14.000 newtons, belgesel niteliği taşırken mültecilerden artakalanların farklı bir şekilde koleksiyonlaştırılması olarak görülüyor.
14.000 newtons, Mart 2016’da bulunan mülteci botundaki siyah kauçuktan alınan parçaların kesilmesi ve sanatçının Lizbon’daki stüdyosunda dönüştürülmesiyle oluşturuldu. Pedro Pires’in heykeline eklediği 140 adet turuncu renkteki can yeleği Portekiz sınırlarındaki Viseu’da yaşayan mültecilerin şehirle oluşturdukları kontrasta vurgu yapıyor. Ünlü sanatçı Ai Wei Wei de daha önceki çalışmalarında can yeleklerini kullanmıştı.
Ekvator’da yer alan Guayaquil şehrinde doğan sanatçı Vicente Muñoz, alüminyumun süblimleşme tekniğini kullanarak hazırladığı büyük ölçekli 38 adet krom film fotoğraflarından oluşan serisini izleyici ile buluşturdu. Muñoz, Sublimis isimli çalışmasında, insanın doğa karşısındaki kaçınılmaz çaresizliğini keşfederek, kentleşme süreci boyunca doğayı kontrol etme ve evcilleştirme sürecini ele alıyor.
Muñoz kızılötesi fotoğraflarında, ilk olarak savaş sırasında düşman topraklarını keşfetmek için kullanılan hava fotoğrafçılığı tekniğinden yararlandı. Bu türdeki filmlerin üretimi 2011’de durdurulmasına rağmen, sanatçı ikinci el marketlerden, süresi dolmuş film arşivlerinden ve online kaynak temizliklerinden edindikleriyle bir tür kızılötesi film elde etmeyi başardı. Muñoz’a göre Sublimis, iklim değişikliğinin farklı şehirlerdeki etkileriyle şehirleşme ve doğa arasındaki ilişkiye dayanıyor. Serinin ismi, ünlü soyut sanatçı Barnett Newman’a ait Vir Heroicus Sublimis (erkek, kahramanlık ve süblimleşme) eserine referans veriyor. Vicente Muñoz’un 38 fotoğraftan oluşan serisi, mimar Antonio Plaza’nın neo klasik tarzdaki evinde bir geceliğine sergilendi.
New Jersey’in vefat eden yönetim danışmanı ve koleksiyoner David Tieger’in Blue Chip koleksiyonu ekim ayında satışa çıkıyor. Modern, çağdaş ve yerel sanatın eklektik bir karışımı olan koleksiyondaki 58 eser, Sotheby’s’te gerçekleşecek “The History of Now” isimli tek gecelik müzayedeyle yeni alıcılarını bulacak.
Londra’daki müzayededen önce Asya ülkelerini gezecek olan koleksiyondan bazı eserler, öncesinde büyük müzelere de satılmıştı. Geriye kalan eserlerden elde edilecek gelirin ise, Tieger’in 2014’teki ölümünden önce kurulan ve onun adı verilen kuruma çağdaş sanatı desteklemesi için bağışlanması planlanıyor. Sotheby’s’e göre koleksiyondaki eserlerden elde edilecek gelirin 100 milyon doları aşması bekleniyor. Ekimden itibaren başlayacak ve 2018-2019 boyunca New York, Hong Kong ve Londra’daki müzayedelerde satışa çıkarılacak eserler arasında Maurizio Cattelan, John Currin, Peter Doig ve Elizabeth Peyton gibi sanatçıların işleri de yer alacak.
Sanatçı James Turrell, Batı Avusturya’daki Arlberg Dağları’nda başladığı çalışmasını tamamladı. Enstalasyon, oval şeklinde bir odayı kapsayan ve kayalıklardan oluşan mütevazi bir yapının içine yerleştirildi. Açık tavanından gökyüzünün izlenebildiği Skyspace Lench isimli çalışma, izleyicilere çerçeve içine alınmış bir gökyüzüne doğrudan bakma imkânı tanıyan belirli ölçülere sahip bir alan yaratıyor.
Skyscape Lench, projenin teknik çizimleri üzerine çalışan aydınlatma uzmanları Baumschlager Eberle Architekten ile Zumtobel tarafından tasarlandı. Alp geçitleri, yürüyüş yolları ve dağların arasına yerleştirilen Turrell’in enstalasyonuna yer altından geçen bir tünelle ulaşılabiliyor. Bu yer altı geçidi, Almanya ve Avusturya arasındaki sınırda yer alan 2.599 metre yüksekliğindeki Biberkopf Tepesi’nin çarpıcı manzarasına doğru uzanan, dikkatlice tasarlanmış bir yol. Geçitten içeri giren ziyaretçiler, Sensing Room olarak adlandırılan ışık kaynağının kendisine doğru yönlendiriliyor. Mobil kule olarak tasarlanan alanlara yaklaşıldığında Ganzfelds olarak adlandırılan sistem ise mekânın sahip olduğu gerçek algıyı değiştirerek izleyicinin mekân algısında manipülasyona neden oluyor.
Dijital sanatçı Ken Kelleher’ın devasa ölçekli heykelleri avlularda, galerilerde ve dünyanın her yerindeki sokaklarda sergileniyor. Kelleher, kendini tekrarlayan heykellerin kurgusal tasarım süreci boyunca dijital kurgu tekniği ve anlatım dilini yeniden tanımlıyor.
Sanatçı, render tekniğiyle oluşturduğu serisini kendi içinde kapsamlı bir projeye dönüştürüyor. Süreç boyunca, heykellerin anlamını sorgularken bir çıkar gözetmediğimiz objelerin ne anlama gelebileceğini de düşünüyor. Çalışmalarını “şeylerin doğasındaki gizemi çözmek için derinlere indiği bir sorgu” olarak tanımlıyor.