
Doğan Gündüz’ün çocukların edebiyat arkadaşları arasına kattığı Selin’in yeni macerası Büyük Oyuncu, Nuray Çiftçi’nin illüstrasyonlarıyla Can Çocuk’tan çıktı.
8 yaş ve üzeri okurlara seslenen Selin’in Püsküllü Bela ve Ustaların Ustası’ndaki maceralarından sonraki yeni kitabı Büyük Oyuncu.
“Merakı, çokbilmişliği ve sevimliliğiyle Selin, sahnede oynanana değil, onun arkasındaki oyuna muzipçe ışık tutuyor, gerçeğin perdesini mizahla açıyor. Onun zihninde uçuşan düşüncelerin ardı sıra gitmek eğlenceli bir şenlik yerinde dolaşmak kadar keyifli. Arkadaşları, öğretmenleri, Annecik, özellikle de Babacık ve kendisi hakkında düşündüklerine, yaşadıklarına, bazen kıs kıs, bazense gümbür gümbür gülmek işten bile değil.”
76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde dünya prömiyerini yapmaya hazırlanan Emin Alper’in yeni filmi Kurtuluş’un fragmanı ve festival afişi yayımlandı.
Emin Alper’in yeni filmi Kurtuluş, dünya prömiyerini 15 Şubat Pazar günü 76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde yapacak. Filmden ilk görüntülerin paylaşıldığı fragmanın kurgusunu Fırat Terzioğlu yaparken festival afişinin tasarımında Arda Aktaş’ın (Daire) imzası taşıyor. Emin Alper’in beşinci uzun metrajlı filmi Kurtuluş, yönetmenin 2019 yılında yine aynı bölümde yer alan Kız Kardeşler filminden yedi yıl sonra, Türkiye’den Ana Yarışma’ya kabul edilen ilk yapım oldu. Usta yönetmen Wim Wenders başkanlığındaki Altın Ayı jürisinin karşısına çıkacak filmin oyuncu kadrosunda Caner Cindoruk, Berkay Ateş, Feyyaz Duman, Naz Göktan, Özlem Taş, Eren Demir, Selim Akgül, Hichi Demi ve Nazmi Karaman gibi isimler yer alıyor.
Korucu Hazeran aşireti ile yıllar önce terk etmek zorunda bırakıldıkları köylerine geri dönen Bezariler arasındaki toprak çatışmasını odağına alan film; gergin bir atmosferde, tekinsiz rüyaların körüklediği bir iktidar mücadelesini ve “kurtuluş” vaadinin peşinden giden bir köyün hikâyesini anlatıyor.
Yapımcılığını Liman Film’in üstlendiği Kurtuluş’un ortak yapımcıları arasında Bir Film, Meltem Films, TS Productions, Circe Films, Horsefly Films ve Second Land yer alıyor. Ahmet Sesigürgil ve Barış Aygen’in görüntü yönetmenliğini üstlendiği filmin müziklerinde Christiaan Verbeek, yapım tasarımında Nadide Argun Van Uden, kurgusunda ise Özcan Vardar’ın imzası bulunuyor. Çekimleri Batman’ın Kırkat köyü ile Mardin’in Kıllit (Dereiçi) köyünde gerçekleştirilen filmin kurgu işlemleri İstanbul İmaj Stüdyoları’nda, görüntü post prodüksiyonu Two Thirty Five (Yunanistan) ve Digital District’te (Fransa), ses post prodüksiyonu ise Posta’da (Hollanda) yapıldı. Filmin dünya satışını Paris merkezli Lucky Number, Türkiye dağıtımını ise Bir Film üsleniyor.
Emin Alper’in yeni filmi Kurtuluş’un fragmanını buradan izleyebilirsiniz.
Gülnihal Kalfa’nın “Çiçeklenen Yokluk” başlıklı kişisel sergisi 21 Mart’a kadar Ka’da sanatseverlerle buluşuyor.
Gülnihal Kalfa’nın “Çiçeklenen Yokluk” sergisi, izleyiciyi tanıdık olanın usulca yer değiştirdiği bir alana davet ediyor. Sergide yer alan resimler insanın bazen tam da sevdiği şeyin içinde yabancılaşmasının izini sürerken, tanıdık olan bir anda yer değiştiriyor ve yeni yerine, sanki başından beri oradaymış gibi yerleşiyor. Bazı hatıralar, bazı hikâyeler ancak “tam anlatılmadıklarında” gerçek kalıyor. Bazı yokluklar da ancak orada durmalarına izin verildiğinde çiçek açıyor.
“Gülnihal Kalfa’nın resimleri ilk bakışta sakin görünür: mavi bir dünya, tanıdık bir gerçekçilik. Fakat izleyen için bu sakinlik uzun sürmez. Mavi ‘renk’ gibi davranmaz, bir atmosfer, bir iklim, hatta bir eşik gibi çalışır; dış dünyayı çoğaltan renk çeşitliliği geri çekilir, bakış biçime, ışığa, dokuya, resmin kurduğu duygu iklimine zorunlu olarak yaklaşır.
Burada romantizmin ‘mavi çiçeği’ devreye girer: Novalis’in metninde (Heinrich von Ofterdingen, 1802) mavi çiçek arayışın, özlemin, ‘ulaşılamayanın’ simgesidir. Fakat Kalfa’nın mavi çiçeği, ya da daha doğru ifadeyle Kalfa’nın mavisi bize, romantik bir kaçışın tatlı vaadini taşımaktan çok, arayışın bedelini hatırlatır. Peşine düştüğümüz şeyden sonra hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayabileceğini, iyileşmenin aksine kötüye gidebileceğimizi, kuşkusuz değişeceğimizi…
Otoportrelerde ise izleyici buna doğrudan tanıklık eder; kimliğin kırılganlığı, çoğulluğu, bazen de bölünmüşlüğü gözler önündedir. Sahnenin içinde bir şey yerinden oynamıştır: fazladan bir sessizlik, abartısız ama ısrarcı bir gerilim, tanıdık olanın içine sızmış yabancılık. Burada bir başka ikilik daha mevcuttur: yaşam ve ölüm. Kadın bedeninden gerçekleşen bir doğum ve doğan canlının bir gün ölecek olması… Basit olduğu kadar sarsıcı. Mavi de böyledir hem bir yakınlık hem bir mesafe; hem bir davet hem bir sınır yaratır.
Bu eserlerde Gülnihal Kalfa’nın çocukluğundan taşınan iki hatıra gizlenir: anneanne ve babaanne. Biri güvenli bir alan gibi hatırlanır; şifa, koruma, yatıştırma… Diğeri ise aynı evin içinde başka bir kapı açar: ritüeller, işaretler, fısıltılar, karanlıkta büyüyen merak… Çaputlar, kâğıtlara çizilen semboller, anagramlar, garip şekiller çocukken oyun gibi görünürken büyüdükçe anlam değiştirir. Bir nesne, bir işaret, bir düğüm; gündeliğin içinde tam da sıradanlıkları sebebiyle tekinsiz hale gelmiştir.
Kalfa’nın resimleri bu iki alanı, aynı sevgiden çıkan iki farklı his olarak yan yana getiriyor. İnsanın bazen tam da sevdiği şeyin içinde yabancılaşmasının izini sürüyor. Tanıdık olan bir anda yer değiştiriyor ve yeni yerine, sanki başından beri oradaymış gibi yerleşiyor.
Bazı hatıralar, bazı hikâyeler ancak ‘tam anlatılmadıklarında’ gerçek kalıyor. Bazı yokluklar da ancak orada durmalarına izin verildiğinde çiçekleniyor.”
Rachel Cusk’ın Bir Ömrün Emeği, Son Akşam Yemeği ile başlayan üçleme olarak görülebilecek düzyazı kitaplarının sonuncusu olan Sonrası, Roza Hakmen’in çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı.
Cusk yalnızca romanlarıyla değil, anı, deneme, eleştiri gibi türleri iç içe geçirdiği düzyazı kitaplarıyla da günümüzün en önemli edebiyatçıları arasında yer alıyor. Hamileliğini ve anneliğinin ilk yılını ele aldığı Bir Ömrün Emeği’nin ve ailesiyle birlikte çıktığı İtalya seyahatini anlattığı Son Akşam Yemeği’nin ardından gelen Sonrası’nda kadının toplum içindeki yerini, aileyi ve evliliği, otorite kavramını teşrih masasına yatırıyor.
Evliliğin sona erişinin ardından gelen yeni gerçekliği soğukkanlılıkla keşfe çıkan Cusk; yeni edinilmiş acı bir bilginin ışığında hem kendi çocukluğuna ve ailesine yeni bir gözle bakıyor hem de belli başlı Yunan tragedyalarına taze bir bakış getiriyor.
Bu yıl 7-11 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek 13. Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED) için başvurular başladı.
Yönetmenliğini Petra Holzer’in ve koordinatörlüğünü Ethem Özgüven’in üstlendiği 13. Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali, belgesel başvurularını kabul etmeye başladı. Festivale bu sene de yönetmenler filmlerini BIFED’in internet sitesi üzerinden 1 Nisan’a kadar gönderebilecek.
BIFED 2026, duyarsızlaştırılan bir dünyada empatiyi yeniden hatırlatmayı ve dayanışmayı hayatta kalmanın zorunlu bir biçimi olarak yeniden düşünmeyi amaçlıyor. Kaynakların adaletsiz tüketimiyle birlikte doğanın, toplumların ve birlikte yaşama ihtimalinin giderek aşındığı bir dönemde, festival yan yana durmanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatıyor. BIFED, belgeseli yalnızca anlatan değil; temas eden, sorumluluk alan ve izleyiciyle etik bir bağ kuran bir alan olarak ele alıyor. Felaketin estetiğine değil; dirence, dayanışmaya ve karşı koyuşa alan açan bir ortak düşünme zemini oluşturmayı hedefliyor.
BIFED Koordinatörü Ethem Özgüven, şunları söyledi: “Dayanışmanın alanlarının daraldığı düşünülebilir; ancak başka çaremiz yok. Belgeselin bu karanlık dönemde yan yana gelmenin, temas etmenin ve sözü birlikte büyütmenin önemli bir yolu olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle BIFED 2026’da da yalnızca son bir yılın üretimleriyle sınırlanmadan, son dört yıl içinde üretilmiş tüm ekolojik belgesellere başvuru çağrımızı sürdürüyoruz. Filmlerinizi bekliyoruz.”
BIFED’de büyük ödül Fethi Kayaalp, ikincilik ödülü ise Madam Melpo adına verilirken; En İyi Müzik ve Ses Tasarımı kategorisinde kazanan filme, İdil Schneider-Bulut Ödülü, öğrenci kategorisinde seçilen esere ise Naci Güçhan Öğrenci Ödülü veriliyor.
BIFED 2026 hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Yonca Saraçoğlu’nun “Untold Tales” başlıklı sergisi 27 Şubat’a kadar Galeri Işık Teşvikiye’de sanatseverlerle buluşuyor.
Yonca Saraçoğlu’nun yeni üretimlerinden oluşan yağlı boya resimlerini heykel çalışmalarından seçili eserlerle bir araya getiren sergi, izleyiciyi katmanlı bir anlatı alanına davet ediyor. “Untold Tales” sergisinde üslubunu kavramsal ve biçimsel olarak daha ileri bir estetik eşikte yeniden konumlandırıyor. Sanatçının belirli renklere odaklanarak kurduğu yeni ifade alanı, serginin en dikkat çekici yönlerinden birini oluşturuyor. Önceki dönemlerde geniş bir renk paletiyle çalışan Saraçoğlu, bu seride daha az renkle ulaştığı buğulu imgeler aracılığıyla hafızaya yönelen bir anlatım geliştiriyor. Anlatılmamış hikâyelerin eksikliğinden değil, onların tüketilmeye direnç gösteren varlıklarından doğan sergi, sessiz olduğu kadar güçlü, sade olduğu kadar derin bir anlatı sunuyor.
Yonca Saraçoğlu, sergi hakkında şunları söylüyor: “Kendi yolculuğumun bu evresinde eğri büğrü, kat kat gömülü kadim bir kentte canlanıp bilinçlenmiş olmanın etkisiyle çok sevdiğim, farazi, hayal edilmiş, kaçılmış, yaşanmış, mistik, gizemli, ütopik, vahşi, ruhsal, denetlenemeyen -size gerçeküstü, bana gerçek- mekânlarıma geri dönerken bir yandan da çeviride yok olanın, dile getirilemeyenin, sözsüz ve sessiz kalmışlığın peşine düştüm. Mekânını ve öznesini kaybetmiş anlamların, itiraf edilemeyenin, dilde karşılığı olmayanın, sessiz faciaların, hükümsüzün, kayıpların, anlatılmaya değer bulunmayanın, ötekine masal gibi gelenin izini sürdüm. Bir ‘yalnızgezer’ olarak sarı ve morun da eşlik ettiği mavi yeşil bir armoninin buğulu, puslu, belirsiz, düşsel atmosferinde kaybolarak dolandığım labirentlerde, rastladığım gölgelere kasıtsız sorular sordum. Aramadığımı buldum, bulamadığımı hâlâ arıyorum…”
“Okuldaki Hayalci” dizisinin yazarı Davide Cali’nin yazdığı, sanatçı Sébastien Pelon’un resimlediği her yaştan okurun evine kitapların, paylaşmanın, Akdeniz kültürünün neşesini ve sıcaklığını taşıyacak kitabı Üç Tekerlekli Kütüphane, Alara Beykan’ın çevirisiyle Günışığı Kitaplığı’ndan çıktı.
Üç Tekerlekli Kütüphane’de emekli bir öğretmen, üç tekerlekli kütüphanesiyle uzak kasabalara yalnızca kitaplar değil, yeni dostluklar, sevinçler ve beklenmedik anlar da taşır. Cali bu hikâyesiyle okumanın, paylaşmanın ve öğrenmenin dönüştürücü gücünü hatırlatıyor.
“Eski bir ilkokul öğretmeni olan Dario, üç tekerlekli kamyonetine raf raf kitap dizip kasaba kasaba dolaşır. Amacı, ulaşılması zor yerlerde yaşayan insanlarla kitapları buluşturmaktır. Domates yetiştirmeyi öğrenmek isteyen yaşlı albaya, hasta annesine hikâyeler okuyan çiçekçiye, deniz canavarlarının maceralarına tutkun çocuklara, tam onlara göre kitaplar verir. Ama bir gün, aracın el frenini çekmeyi unutunca olanlar olur...”
Seda Hepsev’in “Büyülü Kaçış” başlıklı kişisel sergisi 28 Şubat’a kadar x-ist’te sanatseverlerle buluşuyor.
“‘Büyülü Kaçış’, masal ve mitlerde kahramanın sihirli bir dönüşüm aracılığıyla tehlikeden kurtuluşunu anlatan bir anlatı motifidir. Bu sergi, kaçışın dramatik anına değil; dönüşümün gerçekleştiği bir hâlden diğerine geçişin belirsiz ve askıda kalan eşiğine odaklanır. Seda Hepsev’in işleri, büyülü kaçışı bir kurtuluş anlatısı olarak değil bedensel, mekânsal ve zihinsel bir dönüşüm hâli olarak ele alır. Bu eşik, tamamlanmış bir varıştan çok süreklilik, geçicilik ve hareket fikri etrafında şekillenir.
Üretimde kullanılan kumaşlar, çoğunlukla bağış yoluyla ya da Zürih’teki ikinci el pazarlarından temin edilir. Bu pazarlardan birinde yaşanan bir anekdot, serginin kavramsal çıkış noktalarından birini oluşturur: 6-7 yaşlarında bir kız çocuğunun çizdiği kanatlı figür, sanatçı tarafından kelebek, annesi tarafından ise ‘peri’ olarak adlandırılır; oysa çocuk bir sinek çizmiştir. Bu durum, kanatlı figürlere yüklenen toplumsal cinsiyet ezberlerinin ötesinde, göçmen bir çocuğun zihninde sinek gibi dirençli ve uyumlu bir varlığın yer etmiş olmasına işaret eder. Bu karşılaşmanın ardından sanatçı, kumaşları ağırlıklı olarak göçmen gruplardan, aile bireylerinden ve yakın çevresinden toplamaya başlar. Bu süreçte kurulan ilişkiler ve paylaşılan hikâyeler üretimin (ayrılmaz-buna gerek yok sanki) bir parçası hâline gelir. Kumaşlar, yalnızca bir malzeme olarak değil; geçmişe, bedene, eve ve dile ait taşıyıcılar olarak sergide yer alır. Geçmişe ait kumaşların yeniden biçimlendirilmesi, göçmenliğin mekân, beden ve dil ile kurduğu ilişkilerin yeniden düşünülmesiyle paralel ilerler.
Sergideki formlarda bilinçli olarak kesinlikten kaçınır. Sabit bir temsile yerleşmek yerine, dönüşüm ve geçiş hâllerini çağrıştıran akışkan yapılar olarak var olurlar. Kumaşın mekân içinde askıda kalma hâli, tamamlanmış bir varıştan ziyade süreklilik ve hareket fikrini öne çıkarır. Burada dönüşüm, sonuca ulaşan bir eylem değil; devam eden, kesintiye uğramayan bir süreç olarak düşünülür. Serginin kavramsal ekseni de bu durmaksızın süren hâl değişimi içinde şekillenir. Bu yaklaşım, Georges Didi-Huberman’ın da işaret ettiği üzere, hafızayı yalnızca geçmişe değil, geleceğe ve yeniliğe açılan dönüştürücü bir güç olarak ele alır.”
Sevil Dolmacı Galeri, Mehmet Uygun’un “Leb-i Derya” başlıklı kişisel sergisini 1 Mart'a kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
Uzun soluklu bir üretim sürecinde şekillenen “Leb-i Derya” sergisi, Mehmet Uygun’un hayal ile gerçeklik arasında kurduğu fantastik dünyayı izleyiciye sunuyor. Uygun’un pratiği; anılardan, çocuklukta şekillenmiş imgelerden, nesnelerden ve renklerin sessiz dilinden besleniyor.
“Haliç kıyısında, çocukluğunun geçtiği evde kurmaca ile başlayan bu düşsel anlatı; gerçek dışı varlıkların gerçeklikle nasıl yan yana var olabileceğini sorgular. Ailesinin iki katlı ahşap evinin altındaki kuyu, bu kuyunun İstanbul ve Haliç ile kurduğu hayali bağ, surlar, tarihi yapılar, parklar, deniz kenarı, karşı kıyı, tekneler ve balık tutan insanlar… Tüm bu öğeler, sanatçının kırk yıllık pratiğinde katman katman biriken anıların ve bu anılardan tuvale taşınan düşlerin izlerini taşır.
Anneanne ve dedesinden dinlediği masallar, mitolojik öyküler ve fabllar, Uygun’un gerçek dünyanın ötesine geçerek hayal dünyasında yeni bir evren kurmasına olanak tanır. Bu evrende yer alan karakterler, birbirlerinden ne kadar farklı olsalar da aynı duyguları paylaşır, aynı dili konuşur gibidir. Sanatçı, renklerin cümbüşünü masal anlatır gibi fırçasıyla sunar; izleyiciyi hem görsel hem de duygusal bir yolculuğa davet eder.
Eserlerin büyük bir bölümünün isimsiz oluşu bilinçli bir tercihtir. Uygun, izleyicinin esere isim vermesini, onunla kişisel bir bağ kurmasını ister. Böylece hayal gücü, yalnızca sanatçının değil, izleyicinin de üretim sürecine dâhil olduğu bir alana dönüşür. Leb-i Derya, bakmanın ötesine geçerek izleyiciyle samimi bir ilişki kurmayı amaçlayan bir davettir; düş kurmaya, birlikte yol almaya çağırır.
Bu dünyada balıklar suyun dışında, kuş misali uçar; insanlar yan yana dizilerek kenetlenir, zıt renkler bir bütünlük içinde buluşur. Figürler, izleyiciyi içine çeken bir gizem taşır. Gerçekdışı görünmelerine rağmen şiirsel bir dille yaklaşırlar ve izleyiciye samimi bir alan açarlar. Daha önce görülmemiş ama bir yerlerden tanıdık gelen bu figürler, Uygun’un evreninin doğal parçaları gibidir.
Bu fantastik dünyada kötülükten arınmış bir atmosfer hâkimdir; neşe, müzik ve renk ön plandadır. Uygun’un resimleri samimi ve esprili bir dil taşır; toplumla ve bireyle sessizce konuşur. Figürler doğrudan konuşmaz; belki de bu yüzden daha çok şey söylerler. Anlam, açıkça sunulmaz; sessizliğin içinde saklanır. İzleyici ilk bakışta ne gördüğünü tam olarak çözemeyebilir; ancak görüntü zamanla zihinde yer eder, büyür ve çoğalır.
Deniz kızları, kuşlar, kaptanlar ve balinalar izleyiciyi masal dünyasına taşır. Gerçeküstü hayali canlılarla birlikte ney çalan bir figür, müzik kültürünün mirasını düşsel bir evrenle buluşturarak masalsı bir an yaratır; kültürel mirası enstrümanlar aracılığıyla izleyiciye sunar. Bu eser, sanatçının daha önce gerçekleştirdiği enstrüman serisine de bir gönderme yapar ve milletlerarası bir kültürel yolculuğu işaret eder.
Gerçek ile fantastik arasında salınan bu evren, aslında düşlediğimiz bir hayalin nefes almış hâlidir. Uygun’un resimleri hem kişisel geçmişine hem de kolektif belleğe yapılan bir dönüş niteliği taşır.”
Çocuk kitapları yazarı, çevirmeni, editörü ve doğa eğitmeni Sima Özkan’ın çocukların doğayla daha uyumlu bir yaşam için günlük ve pratik bilgiler bulabileceği kitabı Doğa Dostunun Başucu Rehberi, Sevtap Sarıca’nın resimleriyle Doğan Çocuk’tan çıktı.
Doğa Dostunun Başucu Rehberi, doğayla kurduğumuz ilişkiyi bir günde değil, zamana yayılan küçük adımlarla dönüştürmeyi öneren bir yolculuk kitabı. Okurlar bir yıl boyunca haftalık olarak eşlik eden 52 küçük ama etkisi büyük adımla karşılıyor. Her hafta, gündelik hayatın içinde çoğu zaman fark edilmeden yapılan alışkanlıklara yeniden bakmayı; doğaya daha dikkatli, daha saygılı ve daha bilinçli yaklaşmayı teşvik ediyor. “Ben ne yapabilirim ki?” diye düşünenler için cesaret verici bir başlangıç sunarken, hâlihazırda doğa dostu yaşam pratiklerini hayatına katmaya çalışanlar için de ilham verici yeni yollar açıyor.
Bu kitap, doğayı yalnızca korunması gereken bir alan olarak değil, birlikte öğrenilen, dinlenen ve temas kurulan bir yol arkadaşı olarak ele alıyor. Daha az tüketmenin, daha bilinçli tercihlerin ve gündelik hayatta yapılan küçük değişikliklerin nasıl büyük bir etki yaratabileceğini sakin ve kapsayıcı bir dille anlatıyor.