
Sefa Kaplan’ın yıllardır biriktirdiği, incelikli eleştiri ve deneme türündeki yazılarından oluşan kitabı Susanlara Hiçbir Şey Sormayınız, Holden Kitap’tan çıktı.
Kaplan’ın ironi, hiciv ve mizahla harmanladığı Susanlara Hiçbir Şey Sormayınız, “Türkiye’de eleştiri yok” diyenlerin başvurması gereken bir kitap olarak okurun karşısına çıkıyor. Bir yanıyla edebiyatta gözünü budaktan sakınanların, kaybedecek çok şeyi olanların, eserlerini değil kimliklerini var etmeye çalışanların anatomisini seriyor; bir yanıyla da birçok sanat disiplininde gözden kaçan meselelerle yüzleştiriyor.
Yazılarında Nâzım Hikmet'ten Edip Cansever’e, Murathan Mungan'dan Enis Batur'a, Elif Şafak'tan Orman Pamuk'a, Cemal Süreya'dan Hasan Ali Toptaş'a, Fikret Muallâ'dan Picasso’ya, Virginia Woolf’tan J. D. Salinger’a uzanan geniş bir yelpaze açıyor.
“Bir de Ece Ayhan meselesi var tabii ki. Memleketteki edebî onay mekanizmalarının sahipleri, tıpkı Cemal Süreya gibi onu da esirgiyor nazarlıklardan ve pazarlıklardan. Oysa Murat Belge, hiç de gizli olmayan bir konuyu getiriyor gündeme: “Aklımda doğru kaldıysa bu sıralarda, Ortodoksluklar çıktıktan sonra olmalı, gazetenin birinde Ece Ayhan adında bir kaymakamın bir genci silah çekerek cinsel ilişkiye zorlama teşebbüsünden hapis cezasına çarptırıldığı haberini okuduk. Böylece Ece Ayhan bir süre görünmez oldu. Bu eğilimini biliyorduk ama böyle tabancalı falan bir olay olmasına şaşmaktan kendimizi alamadık. (s. 525)”
Görsel: Lucas Simões'in "White Lies" serisinden alınmıştır.
11 - 17 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek Engelsiz Filmler Festivali kapsamında müzik ve sesin dönüştürücü gücüne odaklanan filmlerin yer aldığı Oditoryum seçkisi sinemaseverlerle buluşacak.
Puruli Kültür Sanat tarafından düzenlenen Engelsiz Filmler Festivali’nin programında bu yıl klasikleşmiş seçkilerin yanı sıra dünyanın farklı coğrafyalarında müziği ya da sesi merkezine alan hikâyelerin anlatıldığı filmlerden oluşan Oditoryum seçkisi yer alacak. Oditoryum seçkisinin ilk filmi yönetmen Enrique Sánchez Lansch’ın Matthew Herbert’e 10 yıl boyunca eşlik ederek çektiği, dünya prömiyerini bu yıl Nisan ayında CPH:DOX Festivali’nde gerçekleştiren Gürültü Senfonisi (A Symphony of Noise) olacak. Film izleyiciyi yönetmen Ridley Scott’a film müzikleri yazan, Oscar ödüllü Muhteşem Kadın (A Fantastic Woman) gibi filmlerin müziklerini yapan ve 30’dan fazla albümü olan Matthew Herbert’in zihninde bir yolculuğa çıkarak. Seçkide yer alan diğer film ise ABD’li ünlü bağımsız film yapımcısı Beth B’nin yönetmenliğini yaptığı Lydia Lunch: Savaş Asla Bitmez (Lydia Lunch: The War is Never Over) olacak. Filmde Beth B, 70’lerin sonunda New York’un No Wave ikonu olan Lydia Lunch’a son turnesinde eşlik ediyor ve hem sanatçı hem de sanatçının birlikte çalıştığı kişilerle yaptığı röportajlarla onun kışkırtıcı ve sınırları zorlayan müziğini anlatıyor. Bu iki film de Türkiye’deki ilk gösterimlerini Engelsiz Filmler Festivali kapsamında gerçekleştirecekler. Engelsiz Filmler Festivali hakkında ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Art On İstanbul, Burcu Erden’in “Mühür” başlıklı üçüncü kişisel sergisine 15 Eylül - 28 Ekim tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor.
Burcu Erden’in heykel üretimindeki malzeme ve teknik geleneklerden yola çıkarak heykelin görünürlüğüne ilişkin problemlere odaklandığı serginin kavramsal çerçevesini, antik dünyadaki görsel anlatım nesnelerinin yerleştirme sorunsalı oluşturuyor. Mermer silindirler, seramik rölyefler ve polyester heykellerin yer aldığı serginin temellerini, sanatçının “Malzemenin Hafifliği” başlıklı sergisi için yaptığı araştırma ve çalışmalar oluşturuyor. Eski Şark Eserleri Müzesi’ne yaptığı ziyaret sırasında Sümer ve Hitit yapılarında yer karolarının altına çakılan bir figüründen etkilenen sanatçı gösterilmek, sunulmak ve sergilenmek üzere yapılan heykelle, görünmeyecek olmasına rağmen özenli bir işçiliğe ve forma sahip bir figürün arasındaki farka odaklanıyor. Sergide teknik birliği, malzeme ve form çeşitliliği olan üç seri yer alıyor. Sanatçının üretimlerinde önem taşıyan yüzey ve iz arasındaki ilişki, biçim ve içerik arasındaki bağlayıcı rolü ile sergide yer alan üç seriyi bir araya getiriyor.
Burcu Erden’in “Mühür” başlıklı sergisini 15 Eylül - 28 Ekim tarihleri arasında Art On İstanbul’da ziyaret edebilirsiniz.
Künye:
1- İsimsiz, Seramik, 3 parça, Her biri 30 x 55 x 1.5 cm, 2021
2- İsimsiz, Seramik, 2 parça, Her biri 28 x 45 x 1.3 cm, 2021
3- İsimsiz, Taş, Y: 20 cm Ç 10 cm, 2020
4- İsimsiz, Taş, Y: 25 cm Ç 15 cm, 2020
2018 Hans Christian Andersen Ödülü finalisti Arjantinli yazar ve illüstratör Pablo Bernasconi’nin çocukları ve yetişkinleri hayal güçlerini kullanarak sonsuzluk kavramı hakkında düşünmeye davet ettiği kitabı Sonsuzluk, Emrah İmre’nin İspanyolca aslından çevirisiyle İthaki Çocuk’tan çıktı.
Bernasconi, çarpıcı görüntüleri şiirsel düşüncelerle bir araya getiriyor. Birçok ödül kazanan Sonsuzluk, her yaştan okura hitap ediyor ve sayfalarında sonsuz olasılıklarla dolu bir evren yaratıyor.
Sonsuzluğu tanımlamanın kaç yolu vardır? Güneşi ve yıldızları çalıştıran bir makine, bir bale dansçısı, ıssız bir çöl, bir ressam, Shakespeare ve daha fazlasıyla.
“Sonsuzluk, bir kitabı tam hayatımızı değiştireceği anda kenara bırakmaktır...”
KüçükÇiftlik Park’ta eylülün ilk haftasında konserden tiyatroya, sinemadan festivale pek çok etkinlik izleyiciyle buluşuyor.
31 Ağustos’ta KüçükÇiftlik Film Kulübü Sunar: Bahçe Sineması’nda Elton John’un hayatını anlatan Rocketman filmi, KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu’nda ise 1 Eylül’de DasDas’tan Westend/Batının Sonu 2 Eylül’de ise Tiyatro HemHal’den Sevgili Arsız Ölüm Dirmit izleyiciyle buluşacak. Festival ortamını özleyenler 4 Eylül’de KeçiFest’te, 5 Eylül’de ise İstanbul Kokteyl Festival’de bir araya gelecekler. “Biat değil, inat!” sloganıyla Türkiye İşçi Partisi yararına gerçekleştirilecek KeçiFest programında Deniz Tekin, Ediz Hafızoğlu, Feridun Düzağaç, Jehan Barbur, Yüksek Sadakat grubundan Kutlu Özmakinacı, Mengene ve Redd yer alıyor. Bu sanatçıların yanı sıra festivale anlatımlarıyla Zülfü Livaneli de dahil olacak. Türkiye’deki ilk kokteyl festivali olma özelliğine sahip olan İstanbul Kokteyl Festivali, kokteyl sevenleri ve yeni tatlar keşfetmek isteyenleri bir araya getirecek. Bir yıl aradan sonra yeniden KüçükÇiftlik Park’ta gerçekleştirilecek İstanbul Kokteyl Festivali’nde kokteyl meraklıları workshoplar, butikler ve müzik eşliğinde her biri kendi tarzlarına ve kitlelerine sahip mekânlarda uzmanlarla bir araya gelme fırsatı bulacaklar.
KüçükÇiftlik Park Programı:
31 Ağustos / KüçükÇiftlik Film Kulübü Sunar: Bahçe Sineması – Rocketman
1 Eylül / KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu – Westend Batının Sonu
2 Eylül / KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu – Sevgili Arsız Ölüm Dirmit
4 Eylül / KeçiFest
5 Eylül / İstanbul Cocktail Festival 2021
İspanyol sanatçı Paco Roca’nın babalarının ölümünün ardından yeniden bir araya gelen üç kardeşin geçmişle hesaplaşmalarını odağına aldığı grafik romanı Ev, Murat Tanakol’un çevirisiyle Desen Yayınları’ndan çıktı.
Sepya tonlardaki resimleriyle film tadında bir anlatı sergileyen Roca; geçmişin gölgelerine takılı kalan üç kardeşin hatıralarını canlandırıyor, dünyevî koşturmacalar yüzünden dünü unutup bugünü kaçıranların yitirdikleri hakkında düşündürüyor. Ebeveyn kaybı, yas, anı, hafıza gibi konulara temas ederek aile ilişkilerindeki çıkmazlara eğilen Ev; acı tatlı kırgınlıkların ve anlaşmazlıkların yumağındaki üç kardeşin gözünden gerçekçi bir anlatıya dönüşüyor.
Kendini bildi bileli çalışan Antonio için yaz tatillerini geçirdikleri o ev hiçbir zaman alelade bir çatı olmamıştır. Her taşının altında emeği bulunan, büyük özveriyle yoktan var ettiği evi, gelecek düşlerinin ve ebedî huzurunun en büyük teminatıdır. Evi, yeni kökler salmak için farklı yerlere göçen çocuklarını tekrardan bir araya toplayabilmek için yegâne dayanağıdır. Antonio hayata gözlerini yumana kadar da ev varlık nedenini sürdürür. Babalarının yasını dahi tutamayan José, Carla ve Vicente, bir yılın ardından satılığa çıkarma düşüncesiyle eve geri döner. Arkalarında bıraktıkları hayatlarına belki de ilk kez çocukluklarının gözünden bakma fırsatı bulan kardeşler için karar ânıdır. Oysa onları yıllar sonra buluşturan ev, belki de anne babalarının hayattayken kendilerine hissettirmeyi başaramadığı değerli bir duyguyu, aile olmanın önemini yeniden hatırlamalarını sağlayacaktır.
''Bugüne dek hep ileriye baktım. Bugünlerde ise ilk kez durup arkama bakıyorum. Kariyer peşinde koşturmaca, bana bir şekilde utandığım köklerimden bir kaçış gibi geliyor. Anlıyor musun?''
Mine Sanat Galerisi Deneysel, BE Contemporary Art Gallery iş birliğiyle Nancy Atakan, Ayça Ceylan ve Gül Ilgaz’ın video çalışmalarının yer aldığı “Adını Sen Koy” adlı sergiyi 4 Eylül’e kadar İstanbul’da sanatseverlerle buluşturuyor.
BE Contemporary Art Gallery tarafından nisan ayında İzmir Urla’da sergilenen “Adını Sen Koy” şimdi Mine Sanat Galerisi Deneysel ile İstanbul’da izleyiciyle buluşuyor. İzleyiciyi kadın kimliği hakkındaki tanımlamalar, ön yargılar, kadınların ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar ve kültürün kimliğe biçtiği roller üzerinde düşünmeye davet eden sergi, farklı nesillerden üç kadın sanatçının kadın kimliğini sorgulayan video sanatı çalışmalarını bir araya getiriyor. Sergide yer alan çalışmalar kadınlıkla özdeşleşen kahve falı, elbise, el işi, makyaj, dokuma ve nazar boncuğu gibi kültürel unsurlara odaklanıyor. “Adını Sen Koy” sergisi ismiyle izleyicinin kadının Türkiye’deki sosyokültürel yapı içindeki pozisyonunu sorgulamasını, tanımlamasını ve sonunda da adlandırmasını amaçlıyor.
Gül Ilgaz’ın kadın figürlerini, falı okunacak fincanın içerisine özne olarak yerleştirdiği Fal (2011) başlıklı video çalışmasında Oruç Aruoba’nın metinlerinden derlenmiş bir anlatı yer alıyor. Veda (2020) adlı videoda ise sanatçı yerdeki taşlara ve tavana asılı beyaz bir elbiseyi tutan ipleri keserken yere düşen elbise düşüş, kurtuluş ve özgürleşme hislerini anlatıyor.
Pi Artworks İstanbul iş birliğiyle davet edilen Nancy Atakan’ın Atfedilen (2016) başlıklı video çalışmasında, karanlıkta yalnız iki kadının kendilerini ifade etme olanaklarının el işiyle sınırlı olduğu, ellerindeki kasnaklara “emergency (acil durum)” yazısını işledikleri görülüyor. Sanatçının I am not who you say I am (2009) başlıklı videosunda ise annesinin, çocukluğunun, doğduğu ya da benimsediği ülkenin ve hatta aynadaki yansımasının onu tanımlamamasıyla ayna karşısında yaptığı makyaj esnasında yüzleşiyor.
Ayça Ceylan’ın İçsel Bahçem (Pamuk) (2021) başlıklı çalışması Antalya İplik ve Pamuklu Dokuma Fabrikası’nın yerel öyküsünden yola çıkıyor. Çalışmada ekofeminist bakış açısıyla pamuk üzerinden kadın ve doğa ilişkisi ele alınıyor. Sen Benim Meleğimsin (2018) performans belgesinde ise sanatçı nazar boncukları ve aynalar aracılığıyla inşa ettiği ritüel alanında izleyici katılımcıya dönüşüyor. İçimizdeki kadının/içimizdeki erkeğin zaman ve mekândan bağımsız bir yolculuğa çıktığı bir süreci paylaşıyor.
Nancy Atakan, Ayça Ceylan ve Gül Ilgaz’ın video çalışmalarının yer aldığı “Adını Sen Koy” başlıklı sergi 4 Eylül’e kadar Mine Sanat Galerisi’nde görülebilir.
Türk alternatif rock grubu Dolu Kadehi Ters Tut ve Karaköy-Kadıköy sound’undan beslenen alternatif müzik grubu Evdeki Saat 29 Ağustos Pazar akşamı KüçükÇiftlik Park’ta müzikseverlerle buluşacak.
Konser, eğlence ve sanat etkinliklerine ev sahipliği yapan KüçükÇiftlik Park, 29 Ağustos’ta Dolu Kadehi Ters Tut ve Evdeki Saat’i konuk edecek. Sahneye ilk olarak anadolu rock, indie rock, grunge ve indie pop sound’ları harmanlayan ve alternatif ruhunu koruyan Evdeki Saat çıkacak. Evdeki Saat konserde “Uzunlar ile Hiç Uyanmasam”, “Zaman Mekân”, “Dibine Kadar” gibi sevilen şarkılarını seslendirecek. Ardından vokalist Uğurhan Özay ve prodüktör, gitarist geri vokal Mürsel Oğulcan Ava tarafından 2014 yılında kurulan Dolu Kadehi Ters Tut dinleyiciyle buluşacak. Dolu Kadehi Ters Tut mart ayında yayımladığı DKTT isimli ilk albümündeki şarkıların yanı sıra “Yapma N’olursun”, “Karanlık”, “Yangın”, “Sevdirmeden Gidemezsin” gibi beğenilen şarkılarını da seslendirecek. Modüler Sanat ve URU iş birliğinde gerçekleşecek konserin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi, Can Akgümüş’ün küratörlüğünü üstlendiği 13 çağdaş sanatçının eserlerini bir araya getiren “Büyücü ve Bahçe” başlıklı sergiye 11 Eylül - 31 Aralık tarihleri arasında ev sahipliği yapacak.
“Büyücü ve Bahçe” sergisi büyücü, sanatçı, üretim ve dönüşüm kavramlarını farklı disiplin ve medyumlarla çalışan 13 çağdaş sanatçının üretimleriyle beraber çok katmanlı bir şekilde ele alıyor. Sanatçı ve büyücü arasında güncel köprüler kurabilme yöntemlerini bulmaya odaklanan sergi, karışımlar, sözcükler, hareketler, semboller ve araçlar gibi alt başlıklar üzerinden harekete geçiyor. Sergide Ahu Akgün, Anıl Saldıran, Can Pekdemir, Ebru Sargın, Erinç Seymen, Erol Eskici, Gökhun Baltacı, Kazım Şimşek, Nadide Akdeniz, Nermin Kura, Sibel Horada, Tayfun Gülnar ve TUNCA’nın eserleri yer alıyor. Sanatçı, dönüşüm ve üretim kavramlarına odaklanan serginin kavramsal çerçevesi büyü ve sanat diyalektiği üzerinden kurgulanıyor.
Farklı disiplin ve medyumlarla çalışan 13 çağdaş sanatçının eserlerinden oluşan “Büyücü ve Bahçe” sergisini 11 Eylül - 31 Aralık tarihleri arasında Ankara’da bulunan Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi’nde ziyaret edebilirsiniz.
İtalyan yazar Roberto Piumini'nin her yaştan ilgi gören ne fazla tatlı ne de fazla acı, hepsi kararında öykülerden oluşan kitabı Çalçene'den Öyküler, Sophie Fatus’un resimleri ve Bahar Ulukan’ın çevirisiyle Can Çocuk’tan çıktı.
Bu kitaba adını veren öykü şu satırlarla başlıyor: “Yazıların elle yazıldığı zamanlarda, hüzünlü öyküler kaleme alan bir yazar yaşardı. Öyküleri çok güzeldi, ama öylesine hüzünlüydüler ki hiçbir yayımcı onları basmak istemezdi. Matbaadaki baskı makinelerinin ağlamaya başlayıp paslanmasından korkarlardı.” Ama bahse gireriz ki öyküler artık hüzünlü olmayacak, basılacaklar. Baskı makineleri gülecek, paslanmayacaklar. Çocuklar da bu kitabın sayfalarını çevirdikçe gülecek, kahkahalar atacaklar.
“'Evet. Birbirimizi görmek ve selamlaşmak için saatin vurmasını bekliyoruz sabırsızlıkla. Ama tahmin edersin ki benim sadece eğilmem ve onun da şapkasını çıkarması bize yetmiyor, birkaç kelime konuşmak da istiyoruz. Fazla zamanımız yok, biliyorum, ama keşke ona 'Seni seviyorum!' diyebilsem ve o da bana 'Ben de seni!' diye karşılık verebilse ve bu hep böyle sürse. 'Anlıyorum,' dedi Tauser. 'Peki neden böyle yapmıyorsunuz?' 'Çünkü her saat başı bizimle birlikte o korkunç baykuş da dışarı çıkıyor ve 'Guguk! Guguk! Guguk!' diye ciyaklıyor ve biz o curcunada tek kelime bile konuşamıyoruz!' 'Anlıyorum,' dedi Tauser, bir kez daha. 'Tüm âşıklar gibi biz de konuşmadan anlaştık ve bu durumu protesto etmek için dışarı çıkmamaya karar verdik,' dedi minik kadın. 'Anlıyorum,' dedi Tauser, üçüncü defa. Tek camlı gözlüğünü çıkarıp masasına oturdu ve düşünmeye koyuldu. Bir süre sonra kalkıp baykuşlu saati duvardan söktü, içini açtı ve bir süre çalıştıktan sonra onu yerine geri taktı. Peki ne yapmıştı Tauser? Onu saat başları yerine her yarım saatte bir haber vermeye ayarlamıştı. Baykuş bir buçukta çıkıyordu, iki buçukta, üç buçukta ve tüm diğer buçuklarda. Böylece saat başlarında baykuşun gugukları olmuyor, iki âşık hızlı hızlı birbirlerine sevgi dolu kelimeler söyleyebiliyorlardı. Üstelik artık evlerinde baykuşun sesini duyduklarında mutlu bile hissediyorlardı çünkü buluşmalarına yalnızca yarım saat kalmış oluyordu.”