
Labirent Sanat, Gülfem Kessler’in “Unutulmuş Düşler Mağarası” başlıklı kişisel sergisini 2 Ekim’e kadar sanatseverlerle buluşturuyor. Küratörlüğünü Nergis Abıyeva’nın üstlendiği sergi, ismini Werner Herzog’un Unutulmuş Düşler Mağarası adlı belgeselinden alıyor.
32 bin yıl önce insanların kullandığı Fransa’daki Chauvet mağarasının ağzı bir deprem sonucu kapanmış ve 1994 yılında keşfedildiğinde içinde resimler bulunmuştu. Mağaradaki natüralist resimlerde bir kadın imgesinden başka insan tasvirinin olmaması ve hayvanların yüzlerindeki ifadelerin duygusal ve insani olması, Paleolitik dönem insanlarının kendilerini, dünyayı paylaştıkları diğer türlerden farklı görmemeleriyle, insan, insan-olmayan kopuşunun henüz yaşanmamış olmasıyla, dünyayı başka türlerle paylaştıklarının farkında olmalarıyla ilişkilendirildi. Mağaradaki resimlerde yer alan insan ve insan-olmayan ilişkisi, türlerarasılık, Donna Haraway’in ifadesiyle “yoldaş türler”, Kessler’in çalışmalarında yer alıyor ve serginin iskeletini oluşturuyor. Kessler’in yarattığı ve duyumsattığı imgeler, tıpkı mağara resimlerine bakarken hissedildiği gibi, bilincin en ilkel noktalarına giderken, sanatın yalnızca akılla ve bilgiyle açıklanamayacak tarafları olduğunu hatırlatıyor.
Serginin küratöryel izleği şu sorular çerçevesinde gelişiyor: “İnsanlığın imge yaratma serüveninin başlangıcında olduğu düşünülen mağara resimleriyle, bir çağdaş sanatçının resimleri arasındaki duyumsal yakınlıkların kaynağı ne olabilir? Bu yakınlıklar, bilinçdışı, genetik hafıza, insan-sonrası çalışmalar bağlamlarında bize ne söyleyebilir?”
Gülfem Kessler’in “Unutulmuş Düşler Mağarası” başlıklı kişisel sergisini 2 Ekim’e kadar Labirent Sanat’ta ziyaret edebilirsiniz.
Vasili Kandinski’nin kaleme aldığı sanatçılara ve sanatseverlere yol gösteren bir rehber niteliğindeki kitabı Sanatta Manevilik Üstüne, Tevfik Turan’ın çevirisiyle Everest Yayınları tarafından yeniden yayımlandı.
“Sanatta Manevilik Üstüne adlı kitabım (...) her şeyden önce, gelecek için mutlaka gerekli olan ve sonsuz deneyimleri mümkün kılan bir yeteneği, maddi ve soyut nesnelerde manevi [Geistig] olanı duyumlama yeteneğini uyandırmak amacını güdüyordu, iki yayının da ana hedefi, bu yeteneği henüz bundan habersiz insanlarda uyandırmaktı. İki kitap da çok sık olarak yanlış anlaşıldı ve anlaşılıyor. Bir ‘program’ oldukları düşünülüyor ve yazarları kuramlar üreten, beyinsel uğraşlara dalıp kaybolmuş, ‘kazaya kurban gitmiş’ sanatçı olarak damgalanıyor. Oysa benim akla, beyne seslenmek kadar kaçındığım bir şey yoktu. Bu ödev bugün için bile fazla erken sayılır, ama sanatın bundan sonraki gelişiminde en yakın, önemli ve kaçınılmaz hedef olarak sanatçının karşısına çıkacaktır. Kendi yerini sağlamlaştırmış, kök salmış olan manevilik [Geist] için artık hiçbir şey tehlikeli olamayacaktır.”
Synth-pop üçlüsü Klor’un “Gel Bi Benle” isimli yeni şarkısı GROW etiketiyle tüm dijital platformlarda yayımlandı.
Kadıköy’de yaşayan üç arkadaştan oluşan synth-pop grubu Klor’un yeni şarkısı dinleyiciyi olduğu yerden alıp yaz tatiline götürüyor. “Gel Bi Benle” şarkısında güneyin sıcak yüzünü yanında hissetmek isteyenler, şarkının havuz kenarı hayalinde buluşuyor. Grup üç parçadan oluşan Son Jeton isimli EP’sinin ardından “İstesem Ben” yeni nesil şarkıcı, şarkı yazarı Canay Doğan’ın da vokallerine eşlik ettiği “Uzak” adlı teklilerini yayımlamıştı.
Klor’un “Gel Bi Benle” isimli yeni şarkısını buradan dinleyebilir, klibini ise buradan izleyebilirsiniz.
Bilsart, Tarabya Kültür Akademisi iş birliğiyle Studio Bosporus Festivali çerçevesinde 11 Eylül’e kadar Philipp Lachenmann’ın “AKM (Turkish Night)” başlıklı sergisini, 16 - 30 Eylül tarihleri arasında ise Ezgi Kılınçaslan’ın “Kısır Döngü” başlıklı sergisini sanatseverlerin beğenisine sunuyor.
Modern, laik cumhuriyetin önemli bir simgesi olarak görülen Atatürk Kültür Merkezi (AKM), 2013 yılında Gezi olayları esnasında protestocular tarafından direnişin mekânı hâline getirildi ve 2018 yılında bina yıkıldı. Philipp Lachenmann’ın “hareketli resim” unsurlarından faydalanarak oluşturduğu çalışması, Türkiye’de kolektif imgelerin kurgusunda önemli bir rol oynayan renk sembolizmine atıfta bulunuyor.
“Prometheus, ateşi çalarak insanlara tanrısallığın bilgisini de getirdi. Elindeki bilginin sarhoşlunda doğaya hükmeden insan, doğa ile arasına kalın bir sınır çizdi. Çizdiği sınırın gerisinde varoluşunun doğaya bağlı olduğunu unuttu. Tabiat, artık geçmişini unutmuş insanın hükmü altında. İnsan belleksiz ve sonsuz gücünün esrikliğinde denizleri, ormanları ve kendisi de dahil canlı olan her şeyi yok olmaya sürüklüyor. Yaşanan pandemiler, teker teker yok olan türler, ölen denizler, yanan ormanlar... Kendi yok oluşuna sürüklendiği kısır döngüde daha unutmuş, daha melankolik ve yapayalnız. Olymposlu tanrıları taklit ederken kendine hazırladığı son aynı. Kendi sonunun suçunu sürekli yeni suçlulara yüklüyor. Yarattığı bu yazgıdan kurtulması, yaşamının doğa ile ortak olduğunu hatırlamasında. Dünyada yalnız olmadığını hatırlamasında. Yaşam ortaklarına şefkat göstermesinde. Peki tanrılara özenen egosu ona her şeye hükmedebileceğini söylerken, iktidarından vaz geçmesi mümkün mü?”
Ezgi Kılınçaslan, “Kısır Döngü”
Philipp Lachenmann’ın “AKM (Turkish Night)” başlıklı sergisini 11 Eylül’e kadar, Ezgi Kılınçaslan’ın “Kısır Döngü” başlıklı sergisini ise 16 - 30 Eylül tarihleri arasında Bilsart’ta ziyaret edebilirsiniz. Ayrıca “Kısır Döngü” sergisi kapsamında 16 Eylül Perşembe günü saat 16:00’da Ezgi Kılınçaslan ve Ezgi Bakçay’ın katılımıyla bir sanat konuşması gerçekleştirilecek.
Künye:
1- Ezgi Kılınçaslan, Kısır Döngü, Video, 2021, 15’56’’
2- Philipp Lachenmann, AKM (Turkish Night), Video Yerleştirmesi, 4K Digital Video, Surround, 2018/2020
Kiraz Özdoğan, M. Fatih Tatari ve Ali Bilgin’in Türkiye’de hayvan meselesi üzerine çalışan farklı disiplinlerden akademisyenlerin özgün metinlerini bir araya getirdikleri, politik ekoloji ve hayvan çalışmaları külliyatına bir katkı sundukları çalışmaları İnsan, Hayvan ve Ötesi – Türkiye’de Hayvan Çalışmaları, Kolektif Kitap’tan çıktı.
Ezgi Burgan, Kiraz Özdoğan, Ali Bilgin, Özlem Güçlü, Rumeysa Çavuş, Cansu Özge Özmen, Aslıhan Niksarlı, Güray Tezcan’ın katkıda bulunduğu kitapta hayvan özgürlüğü, kırsal alanda ortak yaşam pratikleri, sokak köpekleri biyopolitikası, türler arası ilişkiler ve ölüm hiyerarşisi, hayvanların sinemada “kullanılması”, canlı hayvan deneyleri, kentsel esaret mekânları olarak hayvanat bahçeleri ve primatlar üzerinde yürütülen Covid-19 aşısı çalışmaları gibi hayvan meselesinin önemli ve güncel başlıklarını çoğul bir tartışma zemininde ele alınıyor. İnsan merkezci uygulama ve söylemleri sorguluyor, insanı her şeyin ölçüsü kabul eden bilimsel yaklaşımlara karşı çıkıyor ve farklı yaşam biçimleri oluşturmaya yönelik fikirlere değiniyorlar.
Hayvan çalışmaları nasıl şekillenip zenginleşti? Canlı hayvan deneyleri nasıl gerekçelendirildi ve deney karşıtı hareket nasıl büyüdü? “Hayvanat bahçesi hayvanı” nedir? İnsanlarla hayvanların dünyaları arasındaki gedikleri keşfetme pratikleri nerelerde aranmalı? Yoldaş tür ilişkisi nasıl kurulur? Şefkat etiği nedir, neden önemlidir? İnsan toplumlarındaki mücadeleleri hayvan mücadelesinden ayrı sürdürmek mümkün mü?
Görsel: Mehmet Siyah Kalem, Yörük Ailesi (H.2153, fol.23b' den detay)
Türkiye’nin dört bir yanından yeni mezun genç sanatçıların eserlerini bir araya getiren BASE, bu yıl 29 Eylül - 3 Ekim tarihleri arasında Tophane-i Amire’de gerçekleştirilecek. BASE’in bu yılki teması ise “Rezonans” olarak belirlendi.
Bu yıl beşincisi gerçekleştirilecek olan BASE, Türkiye’deki üniversitelerin resim, heykel, fotoğraf, video, baskı, grafik tasarım, cam ve seramik, geleneksel Türk sanatları bölümlerinden yeni mezun sanatçı adaylarının eserlerini sanatseverlerle buluşturacak.
BASE’in küratörü Derya Yücel, bu yılın teması olan “Rezonans”ı şu şekilde açıklıyor: “Beş yıldır yaratıcı aktarımların hayata geçmesini sağlayan ortak titreşim ve bütünsel bir enerji alanı yaratan BASE’in 2021 seçkisi bir metafor olarak ‘rezonans’ kavramını merkezine alıyor. Çünkü BASE, birbirinden farklı üretimleri, tavırları, düşünce ve yönelimleri, tıpkı birçok frekansı yapısında bulunduran ve karmaşık titreşimleri barındıran bir rezonans alanını paylaşıyor, çoğaltıyor, geleceğe aktarıyor. Politik, sanatsal ve kültürel olarak değişen rezonanslarda aynı titreşimsel ritmi yakalamak ve o ritmin sürekliliğini sağlamak… İşte belki de bu bizi ‘Rezonans’ın yaratacağı o ortak enerji ile doğabilecek bir şifaya ulaştırabilir.”
Türkiye’nin 42 farklı şehrindeki 75 üniversiteden 1200’e yakın başvuru alan BASE’in 2021 edisyonunda, kurulun seçtiği 100 yeni mezun sanatçının 114 eseri sanatseverlerle buluşacak. BASE’in 2021 yılı seçici kurulunda Aslı Sümer, Burak Delier, Çağrı Saray, Defne Casaretto, Derya Yücel, Gülçin Aksoy, Memed Erdener, Melek Gençer, Necla Rüzgâr, Nermin Kura, Nilüfer Şaşmazer, Oğuz Erten, Orhan Cem Çetin, Sarp Evliyagil, Seçkin Pirim ve Serhat Kiraz yer alıyor.
Mezuniyetten profesyonel sanat hayatına geçişlerinde gençlere destek olmayı, kariyerlerine bir ivme ve yön kazandırmayı amaçlayan BASE, aynı zamanda galeri, koleksiyonerler, sanatseverler ve yaratıcı endüstrilerin de genç yetenekler keşfetmesine aracı oluyor. BASE, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle Grundig, Kale Tasarım ve Sanat Merkezi (KTSM) ve TEB Özel Bankacılık eş sponsorluğunda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi paydaşlığı ve Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi ev sahipliğinde gerçekleştirilecek. Ayrıca BASE eş zamanlı olarak buradan çevirim içi olarak ziyaret edilebilecek.
Günümüz edebiyatının en “yeni” modern keşiflerinden biri olarak görülen Lucia Berlin’in kaleme aldığı öykülerden oluşan Temizlikçi Kadınlar İçin El Kitabı, Aylin Ülçer’in çevirisiyle Siren Yayınları’ndan çıktı.
Öykülerini 1960’larda yazmaya ve dergilerde yayımlatmaya başlayan Berlin’in ilk kitabı 1981’de basılmış olsa da dünyaca tanınması 2015 yılında yayımlanan Temizlikçi Kadınlar İçin El Kitabı ile oldu. Kitap yayımlandığında New York Times çoksatar listesine girip Yılın Kitapları listelerinde yer aldı, ayrıca Kirkus Prize gibi ödüllere de aday oldu. Kendine özgü bir mizaha ve melankoliye sahip Berlin’in dehası Çehov’dan Carver’a büyük ustalarla anılıyor.
Lucia Berlin’in ölümünden on bir yıl sonra yayımlanan ve uluslararası bir üne kavuşan bu kitapta otobüs duraklarından acil servislere, çamaşırhanelere ve sınıfın arka sıralarına uzanan öykülerde; bekar anneler, yalnız kadınlar, kırık hayaller anlatılıyor. İroni ve melankoliyi birleştiren, yazarın kendi yaşamından da beslenerek parçalı bir bütün oluşturan bu öyküler, acımasız denecek kadar dürüst, mahrem denecek kadar gerçekçi, dahiyane bir biçimde esprili ve iç burkacak denli hüzünlüler. Var olmanın dayanılmaz sefaleti ve vazgeçilmezliği, ancak bu kadar doğrudan bir biçimde anlatılabilirdi.
Avrupa’nın en prestijli festivallerinden biri olan Sónar’ın İstanbul ayağı %100 Music katkılarıyla Zorlu PSM’de 2 - 3 Ekim’de gerçekleştirilecek.
Bu sene Zorlu PSM tarafından 5. kez düzenlenecek olan Sónar İstanbul, müziği görsel şovlarla birleştirerek dinleyicilerin kulaklarına hitap ederken aynı zamanda ışık ve grafik şovlarıyla unutulmayacak bir deneyim yaşatacak. Sónar İstanbul, canlı performanslar ve Sónar+D etkinlikleri ile Zorlu PSM’yi festival alanına dönüştürecek.
Sónar İstanbul sahnesinde; geniş bir müzikal yelpazeden ilham alarak elektronik müzik ve geleneksel şarkı yazarlığı arasındaki ayrımı kapatmaya çalışan Kerala Dust, elektronik müziğe tükenmez bir merak ve benzersiz bir ustalıkla yaklaşan Berlin merkezli Mouse on Mars, elektronik müzik altyapılarını, pop kancaları ve benzersiz vokal melodileri ile birleştiren SOHN, deneysel techno sahnesinin son yıllardaki favori isminden Christian Löffler & Ensemble (live), dans edilebilir drama ve destansı melodiler içeren duygusal ve son derece dinamik elektronik müzik üreten Hollandalı ikili Weval II ve DJ ve prodüktör olmanın ötesinde, kendilerine özgü bir tür yaratmayı başaran nadir isimlerden Acid Arab ikilisi yer alacak. Sónar İstanbul’un biletlerine passo.com.tr üzerinden satın alabilirsiniz.
212 Photography Istanbul kapsamında, geleceğin fotoğraf sanatçılarını keşfetmek ve onlara seslerini duyurmaları için alan açmak amacıyla düzenlenen 4. Uluslararası 212 Fotoğraf Yarışması için başvurular uzatıldı. Yarışmaya 17 Eylül tarihine kadar fotoğraf sanatıyla ilgilenen herkes başvuru yapabilecek.
212 Photography Istanbul, bu sene 1 - 11 Ekim tarihleri arasında Avrupa ve Anadolu yakasında yer alan pek çok farklı mekânda 10 gün boyunca gezilebilecek.
Bu yıl dördüncüsü gerçekleşecek yarışmanın jürisinde; Photo London Direktörü Michael Benson; Magnum Photos New York Kültür Direktörü Pauline Vermare; FOAM Fotoğraf Müzesi Sergiler Direktörü Claartje van Dijk; diChroma Photography Direktörü Anne Morin; London College of Fashion, Moda Fotoğrafçılığı Bölüm Direktörü ve Fotoğrafçı Paul Bevan; The Art Newspaper Yazarı Tom Seymour ve yönetmen Tolga Karaçelik yer alıyor. Her yaştan ve ülkeden, profesyonel veya amatör fotoğrafçıların katılabileceği yarışmanın son 10’a kalan finalistleri 22 Eylül’de, yarışmanın kazananı ise 1 Ekim’de açıklanacak.
4. Uluslararası 212 Fotoğraf Yarışması’na 17 Eylül’e kadar buradan başvuru yapılabilir.
Künye:
1- Scarlett Hooft, Graafland, 2021, 212 Photography Istanbul
2- Jee Young Lee, 2021, 212 Photography Istanbul
3- David Burnett, 2021, 212 Photography Istanbul
4- Helena Blomqvist, Marshland, 2021, 212 Photography Istanbul
5- Rosa Munoz, Destruccion, 2021, 212 Photography Istanbul
Barış Bıçakçı’nın barışması zor, idaresi zor, idraki zor duyguları yokladığı yeni öykülerinden oluşan kitabı Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme, 10 Eylül’de İletişim Yayınları tarafından yayımlanacak.
Bıçakçı, her okurun kendine ve hayata dair anlarla karşılaşacağı bu öykülerle zihinleri uzun süre meşgul edecek. Yüze doğum lekesi gibi yerleşmiş bir gülümseme, neyi saklar? Bir eşelek gibi kalakalmanın hüznünü bilmeyene, onu anlatabilir misiniz? Yalnızlığın ucunu sivriltmek, bir kısır döngüyü kusursuz kılar mı? Eşyanın kurduğu mahkeme, hangi hatıraya adil olabilir? Bahsettiğini görülmez, anlaşılmaz kılan, seyrelten cümlelerle, birbirimize aslında ne anlatırız? Kendini bulmanın yolu, hep bir başkasından mı geçer?
“Ben aslında bu okuma grubuna annem için katılmıştım. Annemi yatıştırabilmek için. Annem öleli çok oldu ama ben hâlâ onu yatıştırmaya çalışıyorum. Martın sonlarından kasımın ortalarına doğru elimi uzatıyorum, annemin sonbaharda iyice zayıflamıs saçına bademyağı sürüyorum, kulağına bir şeyler fısıldıyorum. Gören ninni diye düşünür, dua diye düşünür. Oysa ne ninni ne de dua…”
Kitaptan bir bölüm okumak için buraya tıklayınız.
Kullanılan fotoğraf Guillaume Amat'a aittir.