
Marian Engel’in uluslararası beğeni toplasa da Kanada’da yazılmış en tartışmalı kitap olarak görülen, cinsellik ve insan-hayvan ilişkisini irdeleyen romanı Ayı, Duygu Akın’ın çevirisiyle Harfa Yayınları’ndan çıktı.
Engel’in Kanada edebiyatında cesur ve farklı bir ses olmasını sağlayan, Governor General’s Edebiyat Ödülü’nü kazanan romanı Ayı, bir kadının bir ayıyla karmaşık ilişkisini anlatıyor. Bu roman insanın kendine koyduğu sınırları sorgulayan, en ilkel arzuları kucaklamanın dönüştürücü gücünü ortaya koyan, insan ruhunun vahşiliğini doğanın evcilleşmemiş güzelliğiyle buluşturan ve keşfedilmemiş topraklara girmeye cesaret eden bir eser.
“Kuzey Kanada’nın yalnız ve vahşi doğasında, aşkın ve kendini keşfetmenin sınırları zorlayan hikâyesi… Utangaç ve kendi halinde bir kadın olan Lou, Tarih Enstitüsü'nde çalışan bir envanter sorumlusudur. Merhum Albay Jocelyn Cary’nin evindeki ve mülkündeki envanter dökümünü yapmak için uzak bir adaya çağrıldığında, bunu tozlu bodrum katındaki ofisinde haritalar ve el yazmaları arasında geçen günlerinden uzaklaşmak için bir fırsat olarak görür. Ne var ki orada karşılaşacağı gizemli ve görkemli bir ayının, hayatının akışını sonsuza dek değiştireceğini bilmiyordur. Lou, doğanın kucağında bu hayvanla derin bir bağ kurdukça uykudaki arzularının ve özlemlerinin uyandığını fark eder. Bir yandan engin doğanın bir yandan da vahşiliğin büyüsüne kapılan Lou, toplumsal normlara meydan okuduğu bir kendini keşfetme yolculuğuna çıkar; bu yolculukta insan olmaya dair zihninde çizdiği sınırların nasıl bulanıklaştığını; evcil olmayanla kurduğu alışılmadık ilişkinin korkularını ve arzularını nasıl gün yüzüne çıkardığını keşfeder.”
İş Sanat Antik Sahne, Ayça Bingöl’ün tek kişilik performansıyla sahnelenen Ben Anadolu oyununu 8 Temmuz Cumartesi saat 21.00’de Helenistik dönem kentlerinden Nysa Antik Kenti’nde tiyatroseverlerle buluşturacak.
Yıldız Kenter’in performansıyla en çok izlenen oyunlar arasında yer alan Ben Anadolu yıllar sonra öğrencisi Ayça Bingöl tarafından yeniden sahneleniyor. Güngör Dilmen’in kaleme aldığı oyunun yönetmenliğini ise yine Kenter’in öğrencilerinden Görkem Yeltan üstleniyor. Trajedi ile komedinin iç içe geçtiği, antik çağlardan Kurtuluş Savaşı’na uzanan oyunda, Anadolu’nun farklı çağlarına tanıklık eden kadınların yaşam öyküsü 16 farklı karakterde anlatılıyor.
8 Temmuz Cumartesi saat 21.00’de sahnelenecek Ben Anadolu oyununu ücretsiz olarak buradan rezervasyon yaptırarak izleyebilirsiniz.
Serdar Acar’ın “Bir Yaz Gecesi Rüyası” başlıklı kişisel sergininin yeni edisyonu 20 Temmuz’a kadar Pi Artworks İstanbul’da sanatseverlerle buluşuyor.
Çalışmalarında günümüz insanlarının yalnızlığına ve bu yalnızlık içerisinde bizlere mümkün kılınan var olma biçimlerine odaklanan Serdar Acar, birey için alternatif varoluş alanları yaratıyor.
“Serdar Acar’ın William Shakespeare’in ünlü tiyatro oyunundan ödünç alarak sergisinin başlığına taşıdığı ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’, tıpkı yazarın metnindeki temel izlekler olan kavramlar üzerinden ilerler. Daha doğrusu başlığa taşınan bu dillere pelesenk olmuş ‘Bir Yaz Gecesi Rüyasın’da da Serdar Acar, yalnızlık, aşk -mükemmel olmayan ve karşılıksız-, kader, kaybediş, aşkın doğası, rüyalar -düş ve gerçeğin ötesinde-, çocukluk, yaşamın mantıksızlığı ve deliliği sınırlarında dolaşır...
Sanat tarihi geleneğinde en çok sevilen temaların başında gelen manzara ve figüre odaklanarak kendine has yarı şiirsel, yarı düşsel, yarı gerçek mizansenler oluşturan Serdar Acar, hemen her bakanı anında yakalayan kompozisyonlarında, ayrıntıya inildikçe tekinsizleşen, yalnızlaşan, doğanın karşısında küçücük kalan, gündelik yaşamın olağan sıkıntılarının önemsiz göründüğü, geniş peyzajlarda varlıklarımızı sürdürme çabamıza tanıklık etmemizi ister. Serdar Acar’ın uzun zamandır büyük bir tutkuyla sürdürdüğü kendini tanıma çabası ve içgörü deneyimi; anonim bir siluete dönüştürdüğü kendiliği hem resimlerinin hem de yerleştirmelerinin leitmotifidir. Kendini anlamanın belki de bireyi anlamanın ön koşulu olarak görür. Kendini tekleştirmek, biricikleştirmek yerine çoğaltır, yüzsüz’leştirir; izleyenin yerine kendini koyduğu görüntü öbekleri yaratır. Büyük olayların, güçlü ve eşsiz hikâyelerin peşinden gitmez. Sıradan, bilindik, hiçbir yere ait olmadığı gibi, her yere ait olabilen görüntülerin içindeki insanlık durumlarının basit önermeleriyle bizi baş başa bırakır. Ama zaten bu tanıdıklık değil midir bu resimlerde hepimizi yakalayan.”
Esra Aliçavuşoğlu, 2023, İstanbul
Künye:
1. Serdar Acar “Bir Yaz Gecesi Rüyası” Sergisi
2. Serdar Acar, Untitled, 2023, Acrylic on canvas, 110x280 cm
3. Serdar Acar, Sakin bir alan, Acrylic on canvas, 130 x160cm
4. Serdar Acar, yorgun arkadaşlar kuzular ve ev, Acrylic on canvas, 160 x160cm
Christopher Bollas’ın histeri hususunda uzun süredir var olan fikirlere yeni bakış açıları getirdiği kitabı Histeri, Evren Asena’nın çevirisiyle Kolektif Kitap’tan çıktı.
Bollas, Sigmund Freud’dan hareket eden, Melanie Klein ve Donald Winnicott ekollerine uğrayan, Fransız psikanalitik düşüncesinden Jacques Lacan’ı da ihmal etmiyor eserinde. Psikanaliz ve psikoterapiyle ilgilenen öğrenciler ve profesyonellerin yanı sıra Batı kültüründe kişiliğin oluşumuyla ilgilenen sıradan okurlar için de aydınlatıcı bir metin sunuyor.
“Histeri ile ilgili her deneme, onun meşhur özelliklerini anmak zorunda. Histeri dendiğinde, bedenlerinin cinsel istekleri altında bunalmış, cinsel düşüncelerini bastıran, konversiyonlarına kayıtsız, ötekiyle had safhada özdeşleşen, kendini teatral tarzda ifade eden, kendini varoluşuna adayacağı yerde onu gündüz düşlerinde hayal eden, çocuksu bir masumiyeti erişkin dünyeviliğine yeğleyen insanlar akla gelir. Telkinden mustariptirler; ya ötekinden kolayca etkilenir, ya da düşüncelerini kendilerine refakat eden diğer histeriklere aktarırlar. Her ne kadar karakter bozuklukları âleminde ikamet eden başkaları da yukarıdaki özelliklerden bir veya birkaçını paylaşsa da bunların tümü yalnızca histerikte tek ve dinamik bir biçim altında bir araya gelir.
Kendime biçtiğim vazife, bütün bu özellikleri histerik biçimin kalıbına dökecek bir teori temin etmek.”
Taş Mektep, İBB Kültür’ün hazırladığı temmuz programıyla hem Adalılara hem de İstanbullulara kültür sanatla dolu bir ay yaşayacak.
İBB Miras tarafından yürütülen restorasyon çalışmaları sonucunda 18 Haziran Pazar günü yeniden açılan Taş Mektep, eşsiz bir kültür sanat mekânı olarak farklı disiplinlere ev sahipliği yapacak. 19. yüzyılın ikinci yarısında dönemin Rum Ortodoks Patriği Sofronios tarafından Büyükada’da inşa edilen, “Sofronios Köşkü” olarak da bilinen Taş Mektep, İBB Miras’ın kapsamlı restorasyon çalışmalarıyla koruma altına alınarak, güncel etkinliklere ev sahipliği yapmak üzere yeni bir yaşam alanına dönüştürüldü. Taş Mektep, temmuz ayına film gösterimiyle “merhaba” diyecek. 5 Temmuz Çarşamba günü saat 20.30’da başlayıp, her Çarşamba devam edecek yazlık sinema perdesinde sırasıyla Ada, Orada, A Ay ve Antigoni Küçük Adamız Hayatımız filmleri sinemaseverlerle buluşurken, 8 - 16 Temmuz tarihlerinde yine İBB Kültür tarafından düzenlenecek “Sinemada” film günlerine de ev sahipliği yapacak.
Hem çocuklara hem de yetişkinlere yönelik düzenlenen atölye programında ise; “Cep Telefonuyla Kısa Film” atölyesi, “Doğa Temelli Terapötik” adlı resim atölyesi, “Mindfulness Odaklı Terapötik” kolaj atölyesi, “Duygu Odaklı Terapötik” şiir atölyesi ve “Geçmişten Geleceğe Köprü” seramik atölyesi yer alacak. Mimozaların, begonvillerin arasında, şarkılara eşlik etmek isteyenler için 22 Temmuz Cumartesi akşamı 19.00’da Ceren Tügen Akdeniz konseri müzikseverlerle buluşacak. Fotoğrafçı İbrahim Akgün ve Candan Durusöz Akgün, 29 Temmuz Perşembe günü saat 17.00’de, Taş Mektep’in ilk fotoğraf sergisi olan “Yok Olmadan” üzerine bir söyleşi gerçekleştirecek.
Taş Mektep’in temmuz programı hakkında ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Ayşe Erkmen, Osamu Kobayashi, Anselm Reyle, Canan Tolon, Çağla Ulusoy, Jorinde Voigt ve Peter Zimmermann’ın eserlerinden oluşan “Living in Colour” başlıklı grup sergisi 30 Temmuz’a kadar Dirimart’ta sanatseverlerle buluşuyor. Sergideki her sanatçı, birbirinden özgün yaratıcı ifadeleriyle, keşfetme ve yenilik ruhunu açığa çıkaran işlerini sunuyor.
Ayşe Erkmen’in yaklaşımı, kariyerinin erken dönemlerinden bu yana oyuncu niteliklere sahip oldu. Dans eden su boruları, eski bir fabrikada tatile çıkan kaplanlar, helikopterlerle uçan orta çağ heykelleri ve görünmez bir köprüde yürüyen insanlar bunlardan sadece bazılarını oluşturuyor. Erkmen’in pratiğinin belirleyici özelliği olan yalınlık ve karmaşıklık arasında kurduğu hassas denge, bu sergiye ayrı bir renk katıyor.
Osamu Kobayashi’nin sergideki seçkisi, kullandığı cesur ve canlı renklerin başlangıçtaki istikametlerine direnerek başka yerlere gitme arzusunda kendini gösteren ve bu yönüyle büyüleyici bir güç mücadelesi olarak nitelenebilecek sanatsal süreçlerini gözler önüne seriyor. Bu dinamik etkileşimi kucaklayan Kobayashi, renkleri ısrarla yeni yönlere taşımaya çalışırken, resimleri sıklıkla renklerin öne çıkmasıyla sonuçlanıyor. Sanatçının kompozisyonu merkeze alan eserleri, sadeleştirilmiş bir formla izleyici karşısına çıkıyor.
Anselm Reyle’nin sergideki tuvali gelenek, eleştiri ve yeniden icat konularını ustalıkla bir araya getirerek modernizme dair bir keşfe çıkıyor. Tüketim toplumunun artıklarını, atılmış malzemeleri ve kente dair endüstriyel değişimin sembollerini bir araya getiren sanatçı, buluntu nesneleri görsel olarak dönüştürürken soyutlama üzerine tartışmaya katkıda bulunuyor ve figüratif sanatın yeniden yükseldiği bir ortamda, soyutlamanın çağdaş resimdeki önemine vurgu yapıyor.
Canan Tolon’un pratiği hayal gücü, bellek ve zaman gibi boyutlar aracılığıyla mekânın görselleştirilmesini araştıran resim ve yerleştirmelerle şekilleniyor. Tekrarlayan kazıma ve kesme tekniklerini kullanarak doğa ve mimarlık arasındaki etkileşime odaklanan sanatçı, her daim değişim içerisinde olan çevre içinde insan dönüşümünün kaotik ve huzursuz doğasını yansıtan ve gerçeklikle illüzyon arasındaki hattı bulanıklaştıran resimler yapıyor. Sanatçının sergide yer alan ve incelikli katmanlardan oluşan soyut resimleri, izleyiciyi sükûnet ve içsel yolculuk alanlarına taşıyor.
Yaşamı boyunca farklı kültürler arasında hareket hâlinde yaşayan Çağla Ulusoy kültürel çatışmalardan ilham alarak bunları, üzerinde katmanlı ve belirsiz mekânlar yarattığı tuval ve jüt işlerine yansıtıyor. Ulusoy’un sergide yer alan eserlerinde renk merkezi bir rol oynarken, bu renkler aynı zamanda onun gerçek anılarından doğan gizemli mekânların oluşmasına yol açıyor. Sanatçının soyutlama ve temsili bir arada dengeleyen eserleri şiirsel dokunuşlarla derinlikli duygular uyandırıyor. Bir tarafta izleyicileri kendisine ait gerçek anılarının diyarına taşırken diğer tarafta onları dünyayla bağlantılarını keşfetmeye davet eden Ulusoy, bu yönüyle izleyicilerin zihnine kazınan bir eserler bütünü yaratıyor.
Jorinde Voigt işaretler, çizgiler, sayılar, kelimeler ve kolaj unsurlarını kullanarak ses, hareket, zaman, form, algı ve bilimi bütüncül bir temsil şemasına dönüştürdüğü eserlerinde felsefe ile pozitif bilimsel arayışı kaynaştırıyor. Voigt’un yaratıcı pratiği kapsamında bu adeta bir dürtü arkeolojisi tekniğiyle hayat buluyor: Sanatçı, öncelikle o dürtünün neden var olduğu üzerine derinlemesine araştırma yapıyor, sonrasında izleyicilere bu kazı esnasında ortaya çıkan bulguları göstererek onların bir bilinmezlik kurgusu oluşturmasına yardımcı oluyor. Böylelikle izleyenler Voigt’un işlerinde, içten gelen, dışı sorgulatan, içe bakan ve dışı anlamlandıran bir sürece şahitlik ediyor.
Peter Zimmermann’ın eserleri, geleneksel resim sanatını Modernizm ve Colour Field [Renk Alanı] hareketi bağlamında yeniden yorumluyor. Zimmermann, fiziksel olarak veya tarama yöntemiyle görüntüler toplayarak başladığı eserlerini, sonrasında bilgisayarda deforme ediyor. Tanınmayacak hâle gelen bu görüntüleri tuvale aktardıktan sonra üzerlerine renkli reçine dökerek şekil veriyor. 20 yılı aşkın süredir epoksi kullanımıyla tanınan Zimmermann’ın bu kompozisyonları, eser ile izleyici arasında simya olarak nitelenebilecek bir etkileşimi tetikliyor.
Osamu Kobayashi, Vibes, 2017
İrlandalı gazeteci, yazar Audrey Magee’nin aidiyet, kimlik, sömürgecilik gibi mevzuları anadil kullanımı ve sanat özelinde ele alırken çeşitli sosyokültürel tartışmalara zemin hazırladığı eseri Koloni, Niran Elçi’nin çevirisiyle Delidolu Yayınları’ndan çıktı.
2022 Booker Ödülü'ne aday gösterilen Koloni, kendi gerçekliklerini sorgularken çevrelerindeki kültürel yabancılaşmaya kayıtsız kalamayan iki adamın portresini çiziyor. Sömürgeciliğin karanlık yüzünü kimlik bunalımı, dil seçimi ve kültürel çatışmalar ekseninde gösteren Koloni; kişisel olan ile politik olan arasındaki ilişkiye temas ederek kesişme noktalarında can çekişen değerlerin ilelebet yaşama olasılıkları hakkında düşündürüyor.
“İrlanda'nın dört bir tarafının şiddetli patlamalarla sarsıldığı 1979 yazında, İngiliz bir ressam inzivaya çekilip uçurumların resmini yapmak üzere İrlanda'nın batı kıyılarında sadece doksan iki kişinin yaşadığı kayalık bir adaya gider. Kısa süre sonra aynı adaya Fransız bir dilbilimcinin de yolu düşer. Dilbilimci, İngilizceye yenik düştüğü için ölmekte olan adanın dilini kayıt altına alıp, adını akademik çevrelerde duyurma hevesindeyken ressam da burada yapacağı çizimlerle kendisini Londra'nın sanat camiasına kanıtlama arzusundadır. Birbirlerinden pek haz etmeyen bu iki yabancı, adadaki yerlileri hiç hesaba katmadan kişisel çıkarlarının peşinden koşarken bambaşka gerçeklerle yüzleşmek durumunda kalır. “
“Artık yaşlandım, vücudum zayıfladı ama hafızam güçlü. Ben seksen dokuz sene önce burada, bu adada doğdum. Doğumumdan bu yana çok zaman geçti ve dünya artık farklı bir yer. Bazı açılardan daha iyi, bazı açılardan daha kötü.”
Teksaslı enstrümantal deneysel müzik grubu Balmorhea, Epifoni organizasyonuyla 7 Temmuz’da CSO Ada Ankara’da, 8 ve 9 Temmuz’da ise Blind’da müzikseverlerle buluşacak.
2006'da Rob Lowe ve Michael Muller tarafından kurulan Balmorhea, caz, folk ve klasik müzikten ilham alan post-rock şarkıları ile tanınıyor. Fleet Foxes, Mono, Tortoise, Bear in Heaven, Sharon Van Etten, Damien Jurado ve Here We Go Magic gibi önemli isimlerle aynı sahneyi paylaşan grup, bugüne kadar yedi albüme imza attı. Zaman içinde dünya çapında geniş bir dinleyici kitlesine ulaşan Balmorhea, Mexico City’den Çin’e, İstanbul’dan İtalya’ya; gotik katedrallerden rock kulüplerine, ünlü sanat müzelerinden Berlin’deki Funkhaus ve Brüksel’deki Bozar gibi farklı mekânlarda sahne aldı. Amerikan folk ve alışılmışın dışında caz unsurlarıyla dolu neo-klasik enstrümantalizm karışımını genişletmeye ve yeniden tanımlamaya devam eden grup, bu yıl içinde yeni şarkılarını yayımlamayı planlıyor.
Balmorhea konserlerinin biletlerine Biletix ve Biletinial üzerinden ulaşabilirsiniz.
Decollage Art Space, on iki sanatçının eserlerinden oluşan “Fata Morgana” başlıklı karma sergiyi 5 Temmuz - 18 Ağustos tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturacak.
Bağımsız serilerin bir araya gelmesiyle oluşturulan “Fata Morgana” sergisinde Elif Karaosman, Emine Yüksel, Güzin Tangör, Hande Karahanoğlu, Mehmet Şenol Şişli, Münire Özbey, Neriman Şairoğlu, Nezihe Gökçe, Pierrick Her, Pınar Akbaba, Remzi Karabulut ve Şehriyar Cem’in eserleri yer alıyor.
Sıcaklık farkı sebebiyle ufuk çizgisinde bulunan cismi havada asılı görmemize neden olan optik bir illüzyon olan “Fata Morgana”, aynı zamanda yansımanın ardındaki öteki dünya anlamını taşıyor. Yaz sıcaklığı kadar gerçek ve bir o kadar geçici sevinçleri temsil eden “Fata Morgana”; belirsiz, karmaşık ve tekinsiz olanın göstergesidir. Yüzyıllardır özellikle denize yakın yaşayan toplumların bir parçası hâline gelen bu serabın ele alındığı seçkide, doğanın insan yerleşkeleri ve diğer yaşam bulgularıyla kesişme alanları keşfediliyor. Sergi, serabının ruhuna uygun bir şekilde aykırı hayal güçlerine ve bu hayal güçlerinin etki alanlarına klasik ve modern yorumlar getiriyor.
Künye:
1. Güzin Tangör, İsimsiz, tuval üzeri akrilik, 2022, 60x100 cm
2. Münire Özbey, İsimsiz, 50x100, tuval ü yağlı boya, 2020
İtalyan asıllı çizgi roman starı Gipi’nin yazdığı ve çizdiği, çizgi roman arenasında adından ilk kez söz edilmesini sağlayan kitabı Lokal, Sebla Kutsal’ın çevirisiyle Karakarga Yayınları’ndan çıktı.
Canlılığı ve kargaşasıyla, yaşanan anın yoğunluğu ve güzelliğiyle hepimizin hissettiği, paylaştığı, evrensel ve zamansız bir şey; gençlik… Dünyaca ünlü çizer Gipi, Lokal’de gençliğin bu hâllerini minimalist çizgileri ve kendine özgü suluboya renk paletiyle şiirsel bir atmosfer kurarak yansıtıyor.
Dört müzisyen bir rock grubu kurar. Başarılı olmak için odaklanmaları ve kendilerini adamaları gerekmektedir, bu kendilerini prova yaptıkları yere kilitlemek anlamına gelse bile… Ancak dışarıdaki dünya kapıları zorlamakta, gençleri beklenmedik olaylarla, aile ilişkileriyle ve toplumsal kurallarla baş etmeye zorlamaktadır. Gençler durumla yüzleşmeli, kendi yollarını seçmeli ve her şeye rağmen ilerlemeye devam etmelidir.