
KAIROS, Ümmühan Yörük ve Can Akgümüş’ün “Zamanın Silüetleri: Kaybolan Yadigârların Geçici Zarafeti” başlıklı düet sergisini 11 Şubat-17 Mart tarihleri arasında Barın Han’da sanatseverlerle buluşturacak.
Farklı medyumlarla üreten Ümmühan Yörük ve Can Akgümüş’ün üretimleri Divanyolu aksının üzerinde konumlanan Barın Han’ın ev sahipliğiyle, “Zamanın Silüetleri: Kaybolan Yadigârların Geçici Zarafeti” sergisinde iç içe geçerek kesişiyor. Binlerce yıllık varoluşun yegâne bilinçli öznesi olan insanla, bedenin kırılganlığıyla, hafızanın iktidarıyla, yaranın iziyle ve tarihin kendisiyle girişilen hesaplaşma sanatçıların ortak bir zeminde buluşmasını sağlıyor.
“Tarihteki kadim toplumların yaygın anlayışına göre zaman, geçmişten geleceğe doğru düz bir çizgi şeklinde ilerleyen bir olgu değildir. Zaman döngüsel olarak ilerler; yani çember çizerek nihayetinde başladığı yere gelir. Dünya üzerinde bazı özel köşeler vardır ki döngüselliğin ortasında varlığın kökleri bu köşelere sımsıkı tutunmuştur. Varlık, bu topraklara kök salmayı seçmiş ve serpilmiştir. Kadim şehir İstanbul da varlığın kök saldığı döngüselliğin tam merkezinde yer alan özel koordinatlara sahiptir. Bu topraklardan geçmiş nice varlığın izini taşıyan, bu varlıkların enerjisini ve yükünü içinde barındıran, görünenden çok daha fazlasını toprağıyla örten tarihi yarımada bugün de sırrını kendi gölgesinde gizlemektedir.”
Adres: Binbirdirek, Boyacı Ahmet Sk. No:4, Çemberlitaş/İstanbul
Künye:
1. Can Akgümüş, Yadigar, 2024, 100x70cm, Arşivsel Pigment Baskı, Çerçeveli
2. Ummuhan Yörük, İsimsiz, 2024, Taş, Kumaş, Dikiş
Türkiye’nin ilk destinasyon festivali Cappadox’un 5. edisyonu Volkswagen ana sponsorluğunda, Yapı Kredi ve +1 katkılarıyla, Uçhisar-Göreme’yi merkezine alan ve çevredeki vadilere yayılan geniş bir coğrafyada 23-26 Mayıs’ta gerçekleşecek.
İlki 2015’te “Kapadokya Çarpması” başlığı altında gerçekleşen Cappadox, 2016’da “Gelin Bahçemizi Ekelim”, 2017’de “Dünyadan Çıkış Yolları” ve 2018’de ise “Sessizlik” temasıyla gerçekleşti. Disiplinlerarası kültür festivali Cappadox, yerel ve ulusal sanatçıları, tüm dünyadan katılımcılarla bir araya getirecek. Cappadox’un programı ilerleyen günlerde açıklanacak.
Bilsart, küratörlüğünü Nergis Abıyeva’nın yaptığı “Mühim Havadisler ve Şehir Efsaneleri” başlıklı serginin ilk gösterimi kapsamında, Seher Uysal ve Gülçin Aksoy’un video işlerini sanatseverlerle buluşturacak.
Seher Uysal’ın Yankı Odası ve Büyük Türk Bile Parasını Göndermişti Bize adlı video işleri, “Mühim Havadisler ve Şehir Efsaneleri” sergisi kapsamında 31 Ocak-10 Şubat tarihleri arasında izleyici karşısına çıkacak. Serginin ikinci gösteriminde de Gülçin Aksoy’un Umur adlı video işi 14 Şubat-24 Şubat tarihleri arasında Bilsart’ta izleyicilerle buluşacak.
“Sergi, gerçeklerin objektif olmaktan çıktığı veya önemini yitirdiği bir Post-truth çağında yüzümüzü kişisel ve kolektif hafıza, şehir efsaneleri, sözlü tarih ve resmi tarih yazımı gibi geçmişe dair kavramlara dönüyor. 2010’lu yıllardan itibaren yaşamlarımızda önemli bir yeri kaplayan Facebook, Twitter gibi sosyal medyalar bilginin akışkanlığı ve hızıyla birlikte bir bilgi kirliliğini de beraberinde getirdi. Popüler söylemlerin, objektif gerçeklerin önüne geçtiğine tanıklık ederken, fact-checking yapmak, paylaşılan bir haberin ya da bilginin kaynağının ne olduğunu sorgulamak ya da geçmişte olan hadiseler için arşivleri taramak azaldı. Sosyal medyanın hıza ve anlık reflekslere yönlendiren tarafları, bilginin kaynağına ulaşmanın süreçselliğini gölgeledi.”
1-3. Seher Uysal
4-5. Gülçin Aksoy
Selçuk Orhan’ın hazırladığı, Oğuz Atay’ın yapıtları ve düşüncesiyle ilgili rehber niteliği taşıyan Sorularla Oğuz Atay adlı kitap Doğan Kitap’tan çıktı.
Bu kitap Oğuz Atay’ın yapıtlarıyla yeni tanışmış okurlar kadar Atay’la ilgili meraklarını ileriye taşımak isteyenlere de hitap ediyor. Sorularla ayrıştırılan bölümlerde Oğuz Atay’ın yapıtlarının yanı sıra yaşadığı dönem, dostları ve kişisel hayatına dair ayrıntılar yer alıyor.
“Oğuz Atay, 40 yılı aşan bir süredir edebiyatımızın en çok tartışılan yazarlarından biri. Yapıtları biçimsel özellikleri, tarihsel referansları, çok sesliliği ve düşünsel derinliği açısından okurlara zengin bir dünya sunuyor. Bununla birlikte Atay’ın okurları zorlayan bir yazar olduğu da sıklıkla söyleniyor. Hatta çoğu okur, Oğuz Atay’ın biçimsel deneylerle örülü hacimli yapıtları karşısında duraksıyor.”
“Yukarıda ‘mütevazı bir rehber’ yazdığına bakmayın. Harika bir kitap bu!” - Murat Menteş
“Dans Konuşmaları: Daha İyiye Doğru” serisinin ilk oturumu “Dansı Yazmak”, Ayşe Draz, Ayrin Ersöz ve Mehmet Kerem Özel’in katılımıyla, Melike Bayık’ın moderatörlüğünde, 1 Şubat Perşembe akşamı Akbank Sanat’ta gerçekleştirilecek.
“Dans Konuşmaları: Daha İyiye Doğru” serisinin ilk oturumu “Dansı Yazmak”, Kineo Dergi’nin ortaya çıkışına paralel şekilde, Türkiye’deki dans yazarlığının görünürlüğünün sağlanmasını amaçlıyor. Konuşmada, mecraların darlığına rağmen ısrarlı ve istikrarlı üretim yapan dans yazarları, bu alan hakkında deneyim paylaşımı yaparken dans yazımı konusundaki ihtiyaçları tartışacak.
“Dans alanında çalışan, eğitim gören ya da merak eden kişiler kendini çeşitli kaynaklardan besleme ihtiyacı hisseder. Yazılı kaynak ve yazılı üretim eksikliği, Türkiye’de tutulamayan bir kayıt ve oluşturulamayan bir bellek anlamına geliyor. Dansı yazmanın, dansı izlemek ve üretmeye bu kadar uzak bir noktada durmasının sebepleri neler olabilir?”
1 Şubat Perşembe akşamı 18.30-20.00 saatleri arasında Akbank Sanat’ta gerçekleşecek “Dansı Yazmak” konuşmasına buradan kayıt olarak katılabilirsiniz.
İrem Tok’un “Karanlıkla Buluşmak” başlıklı kişisel sergisi 2 Şubat-9 Mart tarihleri arasında Pilot Galeri’de sanatseverlerle buluşacak.
İrem Tok’un son iki yıldır üzerinde çalıştığı “Karanlıkla Buluşmak” başlıklı sergisi, sanatçının seramik eserlerinin yanı sıra kâğıt ve kitaplarla yaptığı yeni “denemelerini” izleyiciye sunuyor. Sanatçının sergileri, insan-kültür-doğa karşıtlığı gözetmeden zamanın bir kaydını tutarken, kendi bireysel hikâyelerini anlatmanın yollarını aradığı bir serüvenin duraklarını oluşturuyor. Sanatçı, başrolünde insanın olmadığı hikâyelerin nasıl yazılacağının ve okunabileceğinin imkanlarını araştırıyor.
Toprağın/suyun altı ve üzeri, sonsuz bir canlılığın ve döngünün yuvasını oluşturuyor. Tüm bu insan-dışı canlılığı da barındıran hikâyeler nasıl okunabilir sorusu onun sanatını meşgul ederken, insanı ve yarattığı kültürü bu döngüsellikten ayrı okumamaya ilişkin bir tutum neredeyse tüm eserlerinde seçilebiliyor. Tok, yeni sergisinde, insan/canlı yaşamının, özellikle de medeniyetlerin geçiciliğini gözler önüne sererek insan algısını ve insanın gerçeği anlama kapasitesinin sınırlılığını sorguluyor. Modernleşme ve ilerleme fikirleri, dünyayı insan merkezli bir eksene oturturken, insanın da bir parçası olduğu doğaya ikincil değer atfediyor. İrem Tok’un çalışmaları ise, arkeoloji, biyoloji, coğrafya ve sanatın kesiştiği bir alanda hayat buluyor. Heykel, yerleştirme ve duvar resimleri gibi farklı disiplinlerde ürettiği işleri aracılığıyla Tok, yaşama daha yakından daha derin bir bakış öneriyor.
Sanatçı, uzun zamandır üzerinde çalıştığı ansiklopedileri bu kez farklı bir şekilde ele alıyor ve kitapları harca dönüştürüyor, yüzeye yayıyor, parçaları tutan ve birleştiren birer öğe hâline getiriyor. Eski ansiklopedilerin sayfalarını kullanarak yarattığı yüzey katmanları aracılığıyla Tok, zamanın farklı dönemlerine ait eserleri/metinleri izleyiciye gösterirken aynı zamanda tarihin eksik parçalardan oluşan ve gölgede kalmış taraflarını da işaret ediyor. Sanatçının sergi başlığına da ilham veren “karanlık ile buluşma” teması bir dizi eserde kendini farklı şekillerde gösteriyor. Sanatçının otoportresi olarak tanımladığı karanlık eller ve yüz yanı sıra karanlıkta yetişen farklı bitki türlerine odaklandığı seramik çalışmaları, gölgeleriyle birlikte ele aldığı bitkiler ya da karanlık/neredeyse sadece birer siluete dönüşmüş birbirini taşıyan yüzler, bu serginin temel izleğini oluşturuyor. Yaşadığımız çağın ve coğrafyanın bir metaforu olarak da okunabilecek bu “karanlık” izler, insanların toplumsal olarak bulundukları zorlu şartlara ve yaşanan tüm kötü koşullara sağladıkları adaptasyon sürecine bir gönderme yaparken, geleceğin arkeologları için hayal gücünü zorlayıcı unsurlar içeriyor.
Künye:
1-2. İrem Tok, Zamanın Tanığı, 2023, Seramik, Ansiklopedi, Kum, Taş parçaları, Epoksi, 25x28x21 cm
3. İrem Tok, Faust, 2023, Ceramic, 17x21 cm
Gazeteci Adriana Carranca’nın çocuklara Malala’nın dünyayı değiştiren cesur hikâyesini anlattığı, Bruna Assis Brasil’in resimlediği kitabı Malala: Okula Gitmek İsteyen Kız, Pınar Kurt’un çevirisiyle Epsilon Yayınevi’nden çıktı.
Carranca, Malala’ya yapılan saldırıdan günler sonra Svat Vadisi’ni ziyaret edip onun hayatına dokunan insanlarla tanıştı, onun ayak bastığı sokaklarda yürüdü ve okuldaki sırasını, evindeki odasını ziyaret etti. Bu kitapta da orada şahit oldukları ve öğrendikleri üzerine yazdı.
“Malala Yusufzay, tüm engellere rağmen okula gitmek istediği için neredeyse hayatını kaybediyordu. Bir gün Pakistan’ın cesur Peştun savaşçılarının koruduğu olağanüstü güzellikteki Svat Vadisi, Taliban’ın zalim yönetiminin eline geçti. Bu uzun sakallı adamlar müziği, dansı, kadınların sokağa çıkmasını ve kız çocuklarının okula gitmesini yasakladılar. İnsanların güle oynaya gezdiği çarşılar bile bomboş kalmıştı.
Ne var ki Malala, küçük yaşlardan itibaren öğretmen babasının izinden gitmeye kararlıydı. İnandığı şeyler uğruna ayağa kalkacak ve eğitimine devam edebilmek için savaşacaktı. Onun silahı kelimeleriydi. Ancak insanlığın kötülüğü onu da buldu ve susturmak için elinden geleni yaptı.”
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Garanti BBVA sponsorluğunda 3-18 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilecek 31. İstanbul Caz Festivali’nin genç müzisyenleri desteklediği gelenekselleşen bölümü Genç Caz+ için başvurular başladı.
Bu yıl 22. yaşını kutlayan Genç Caz+, Türkiye’de amatör veya yarı profesyonel olarak müzikle ilgilenen, 28 yaş altındaki genç müzisyen ve topluluklara festival programında yer alabilecekleri bir platform sağlıyor. Başvurular sonrasında belirlenecek müzisyen ve topluluklar, 31. İstanbul Caz Festivali kapsamında şehrin farklı semtlerindeki parklarda ücretsiz gerçekleştirilen Parklarda Caz etkinliklerinde uluslararası sanatçılarla aynı sahneyi paylaşacak, Genç Caz+ 24 albümünde yer alacak. Genç Caz+ için başvurular 19 Nisan Cuma gününe kadar devam ediyor. Bu sene Genç Caz+ seçici kurulunda müzisyen Ayşe Tütüncü, müzisyen Selen Gülün, müzisyen Volkan Öktem, radyo programcısı Dr. Hakan Rauf Tüfekçi, yazar Yekta Kopan, müzisyen Okan Kaya, Sony Music Türkiye Genel Müdürü Özden Bora, Akra Caz Festivali Direktörü Kadir Dursun, müzisyen Çağıl Kaya, Pozitif ve Babylon’un kurucularından Ahmet Uluğ ve İstanbul Caz Festivali Direktörü Harun İzer yer alıyor.
İKSV 50. Yıl Genç Sanatçı Fonu ve 2013 yılında aramızdan ayrılan müzik insanı Mehmet Uluğ’un anısını yaşatmak amacıyla oluşturulan Mehmet Uluğ Fonu’nun desteğiyle hayata geçirilen Genç Caz+ albümü bu yıl dördüncü kez yayımlanacak. Genç Caz+ konserlerine seçilecek topluluklar birer özgün eseriyle, dijital platformlarda yayımlanacak olan albümde yer alacak. Sony Music Türkiye iş birliğiyle gerçekleştirilen bu albüm projesiyle yetenekli ve umut vadeden genç müzisyenlerin yaratıcılık ve kariyer gelişimleri desteklenecek ve Türkiye’den dünyaya seslerini duyurmaları sağlanacak.
Genç Caz+’ya profesyonel bir albüm yayımlamamış, 28 yaşın altında olan müzisyen ve topluluklar başvurabiliyor. Başvurularda caz, funk, R&B, neo-soul, elektronik müzik, hip-hop gibi farklı türler, doğaçlama içeren türler arası müzikler ve benzeri tarzlardaki demolar kabul ediliyor.
Müzisyenler, kendi özgün eserlerinin yanı sıra başka parçaların yorumlarından oluşan bir repertuvar ile başvurabilirler. Yayımlanacak albümde yer alabilmek için sanatçıların kendi özgün eserleri (söz-beste) ile katılmaları özellikle tercih edilecek. Yapılacak başvurular üzerinden değerlendirme konserinde yer almaya hak kazanan isimler 29 Nisan Pazartesi günü festivalin internet sitesi üzerinden ilan edilecek. Festivalde yer almaya hak kazanan müzisyen ve topluluklar ise 5 Mayıs tarihinde gerçekleşecek değerlendirme konserinden sonra açıklanacak.
Genç Caz+ hakkında ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
İBB Kültür AŞ’nin, genç sanatçılara kendilerini ifade edebilecekleri alan yaratma hedefiyle başlattığı yarışmaların ikincisi Gençlere Alan Açık: Medya Sanatı Yarışması için başvurular başladı.
Cumhuriyetimizin 100. yılına yakışır şekilde, genç sanatçıları kendilerini özgür hissettikleri bir ortamda sanat pratiklerini ve hikâyelerini anlatmaları için teşvik eden İBB Kültür AŞ, resim alanında başlattığı “Gençlere Alan Açık” yarışma serisinin ikincisini medya sanatı alanında düzenliyor. Gençlere Alan Açık: Medya Sanatı Yarışması’na, Türkiye genelinde gençler özgün eserleriyle 26 Şubat tarihine kadar başvuru yapabilecek.
Proje sahipliğini Banu Seyhan’ın yaptığı yarışma kapsamında; sanatı, teknoloji ile bir araya getiren, sanatçı ve tasarımcıların geleceğin öncü bakış açılarıyla oluşturdukları medya sanatını en iyi yansıtan eserler belirlenecek. Türkiye’deki üniversitelerin lisans, yüksek lisans, doktora öğrencileri ve/veya mezunlarının özgün çalışmalarıyla katılabilecekleri yarışmaya, 30 yaş altı katılımcılar 1’er eser ile başvurabilecek. Çevrim içi olarak yapılacak başvurular, 26 Şubat tarihinde sona erecek.
Yarışmanın seçici kurulunda Derya Yücel, Ecem Dilan Köse, Lalin Akalan, Mehmet Ünal, Murat Abbas, Ouchhh ve Selçuk Artut yer alıyor. Kurul tarafından seçilen eserler, Taksim Sanat’ta sergilenerek aynı tarihlerde Radar İstanbul mobil uygulaması üzerinden halk oylamasına sunulacak. Kazanan eser sahibi, Halk Ödülü’nü alacak. Yarışmada birinciye 75.000 TL, ikinciye 50.000 TL, üçüncüye 25.000 TL ve Halk Ödülü 25.000 TL verilecek.
Gençlere Alan Açık: Medya Sanatı Yarışması hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Pulitzer ödüllü yazarı Siddhartha Mukherjee’nin hücrelerin, hücreleri biçimlendirme kabiliyetimizin ve tıptaki dönüşümün tarihini anlattığı Hücrenin Şarkısı: Dönüşen Tıp ve Yeni İnsan, Barışcan Ersöz’ün çevirisiyle Domingo Yayınevi’nden çıktı.
Tüm Hastalıkların Şahı ve Gen’in yazarı Mukherjee, okurlarına insan olmanın anlamına dair bir başyapıt daha sunuyor. Hücrenin Şarkısı, 1600’lerde, birbirlerinden iki yüz kilometre uzakta çalışan münzevi bir tekstil tüccarıyla sıradışı bir bilginin el yapımı mikroskopları sayesinde yaşam içindeki yaşamı ya da kendi verdikleri ismiyle hücreyi keşfetmeleriyle başlıyor. Mukherjee hikâyenin izini günümüze kadar sürerek, hücreye dair kavrayışımızın ve onu manipüle etme becerimizin (modern tıp) sadece bilimi değil, insana dair hemen her şeyi değiştirdiğini gösteriyor. Ve nihayetinde bizleri genleri düzenlenmiş embriyoların tasarlandığı, hücre naklinin doğal ile geliştirilmiş olan arasındaki sınırların bulanıklaştıracak şekilde kullanıldığı bir geleceğin sarp kayalıklarına götürüyor.
“Henüz biyolojiye hayran değilseniz, Hücrenin Şarkısı sizi o noktaya getirebilir. Tam bir ustalık dersi.” - Guardian