
Bilsart, küratörlüğünü Yasemin Ülgen’in üstlendiği, Alen Mevlat, Ali Cindoruk, Aslıhan Demirtaş, Itri Levent Erkol, Erhan Muratoğlu’nun ortak video üretiminin yer aldığı “Mizantropi: Kartalın İstanbul’u” başlıklı sergiyi 14 Kasım’a kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
“İstanbul, bir akış merkezi. Suyun, enerjinin, yaşam alanlarının, insanın ve yüksekten uçan göçebe kuşların akışı. Bu merkez Avrupa’nın en nadir yırtıcı kuşlarından birine, bir uç yırtıcı olan Aquila heliaca, yani şah kartallara mesken sağlıyor. Uç yırtıcılar, akışın sürekli olduğu kentsel ve kırsal yerleşim yerlerinin arasında yer alanlar dahil olmak üzere tüm ekosistemlerin sağlığının işareti olarak görülüyor. Kartalların uçtuğu yerler, İstanbul’un en sağlıklı ekosistemleri arasında yer alıyor. Kartallar insanlardan kaçınır ve bir anlamda mizantrop olarak adlandırılabilirler. Kırsal iç bölgeler dahil olmak üzere, yabanın yerini alan ve yerini çoğunlukla insan türüyle dolduran kentsel şartlardan uzakta yaşamayı ve yuva yapmayı tercih ederler. İstanbul’u düşündüğümüzde hiç mizantropik, örneğin bir kartala ait olan bir kent versiyonunu aklımıza getiriyor muyuz? Kartalların alanı bağımsızdır. Biz ise bize öğretilen sınırlar içerisinde doğar, yaşar ve ölürüz. Kuzeyin yukarıda, güneyin aşağıda olduğu bir dünyada yaşarız. Dünyayı bir kartalın gözünden izlememiz ve keşfetmemiz mümkün olsaydı, biz de bağımsız olurduk, politik sınırları, kuzeyi, güneyi tanımazdık—yalnızca muazzam su havzaları, dağlar, dört bir yanında ağaçlıklar ile otlayan koyun ve inek sürüleriyle dolu, göz alabildiğine uzanan çayırlar. Mizantropi: Kartalın İstanbul’u, bir arada var olmanın ve İstanbul’un bağlarından arınışının bir mizantrop, yani şah kartalın gözünden görülmesiyle ilgilidir.”
Video, İstanbul Unbound, 2021 konferansı kapsamında birbuçuk’un düzenlediği 29,9 km programı kapsamında üretilmiştir.
Melike Şahin, Grammy editörleri tarafından hazırlanan Grammy.com’un prestijli Global Spin serisinde yer alan ilk Türk sanatçı oldu.
Şahin, uluslararası müzik sahnesinde önemli bir başarıya daha imza attı. Güçlü yorumuyla zengin müzik kültürünü global bir kitleye tanıtan sanatçı “Ortak” şarkısı ile platformda dinleyicilerle buluşuyor. Global Spin serisi, Coldplay ile de sahne alan Elyanna gibi yıldızların, Fransız sanatçı GIMS gibi uluslararası üne sahip isimleri de ağırlıyor. Şahin bu listede yer alarak hem Global Spin performansıyla kültürlerarası müzik buluşmalarına bir yenisini ekledi hem de Türkiye’yi temsil eden ilk sanatçı oldu.
Melike Şahin’in Globan Spin’de yayımlanan “Ortak” şarkısına ait videosunu buradan izleyebilirsiniz.
Fotoğraf: Burçin Esin
Tiyatro BeReZe’nin Anton Çehov’un Martı oyunundan uyarladığı Martı mıyım?, prömiyerini İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında 4 ve 5 Kasım’da Alan Kadıköy’de yapacak.
Tiyatro BeReZe’nin kurucularından Elif Temuçin’in Çehov’un Martı’sından uyarladığı ve yönettiği Martı mıyım? oyununda Sezin Akbaşoğulları, Sanem Öge, Tolga İskit, Nazlı Bulum ve Erkan Uyanıksoy’un rol alıyor. Oyun, Martı’yı günümüze taşıyarak sahnede kurgu ile gerçeği, geçmiş, şimdi ve geleceği birlikte yaşatıyor. Martı mıyım?, izleyiciye hayatta yalnız olmadığını hatırlatırken, onları birlikte düşünmeye davet ediyor.
Martı mıyım? oyunu 4 ve 5 Kasım’da Alan Kadıköy’de tiyatroseverlerle buluşacak. Oyunun biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
C24 Gallery’nin düzenlediği, İrfan Önürmen’nin “Bilinmeyen Neden” başlıklı kişisel sergisi 3 Kasım - 2 Aralık tarihleri arasında Galata Rum Okulu’nda sanatseverlerle buluşacak.
İrfan Önürmen’in “Bilinmeyen Neden” sergisinde sanatçının özgün stili niteliğindeki tül işlerinden kâğıt kolajlara, beton çalışmalarından tuvallerine kadar farklı işleri izleyiciye sunuluyor. Bu tekniklerinin yanı sıra sanatçının yeni bir malzeme olarak kullandığı zımpara kağıdına yaptığı boya ve sürtmelerle oluşturduğu işleri de yer alıyor.
“Sanatçı, malzemeye ilgi duyar ve bu ilgi onu besler. Üretim serüveninin içinde kendine yeni alanlar açmak için denemeler yapmaktan çekinmez ve bu anlamda serüvenini oyunlaştırır. Yaşadığı bu çatallanmalar ve farklı yollardan yürüme isteği onda, bir yandan da biçim dilinin zenginleşmesi anlamına gelir. Sanatçı tuval resmiyle bağını hiç koparmamış ve dönüp dolaştığı yer hep boya resmi olmuştur. İrfan Önürmen’in tül yapıtlarında oluşturduğu şeffaflık, üç boyutluluk ve derinlik etkileri boya işlerinde de görülür. Zaman zaman soyut resmin sınırlarında da dolaşan bir resimsel dil geliştiren sanatçının işlerinde figür hiçbir zaman kaybolmaz. İnsan, silikleşir parçalanır ve belirsizleşir ama her zaman resminin ortasında büyük bir sorunsal gibi kendini belli eder. Burada insan sloganlaşmayan ama politik bir imgedir.
‘Bilinmeyen Neden’ adlı sergisi sanatçının kendi geçmişinin birikimi ve kalıntıları ile ilgilidir; bununla da felsefi bir sorgulama alanı yaratmak istemiştir. Sanatçı bu varoluşsal alanla biçimlenen belirsizlikler, çözülemeyen veya tam anlamıyla kavranamayan anlamlar üzerine düşünür ve üretir. Serginin kurgusunu ve üretimlerini bilinmezlik ile anlamın muğlaklığı üzerine temellendirmiştir. Sanatçı form, dil ve temsili içerik açısından çeşitlilik gösteren tüm çalışmalarında biçimsel göndermelerden öte izleyicide yarattığı etkiyi önemser. Giderek izleyiciyi kendi bilinmeyenlerine ve sorgulamalarına yönelterek içsel yolculuğunu fark etmeye teşvik eder. Önürmen hangi kavram veya malzemeyle çalışırsa çalışsın kendi dünyasındaki gerçeklik ve hayal gücü, görünen ve görünmeyenlerle tüm biçimsel kategorileri bulanıklaştırır. Sergisinde eski ve yeni ürettiği işlerini kronolojik bir sıra olmaksızın yan yana ve art arda kurgulayarak yeni patikaların oluşmasını da deneyimler. Bu sergide farklı yaklaşımlarının, üretimlerinin arasındaki ilişkileri vurgulamak, biçimsel ve içeriğe dair sorunsalları ortaya çıkarmak istemiş, kendi içinde tartışmayı amaçlamıştır.”
Eksi On Altı Kolektif sanat topluluğunun sahnelediği Suzie Miller’ın ödüllü oyunu Prima Facie, Uluslararası Af Örgütü’nün desteğiyle 4 Kasım’da Ankara’da ücretsiz olarak izleyici ile buluşacak.
Uluslararası Af Örgütü, onay kültürünün oluşturulması noktasında farkındalık yaratmaya yönelik çalışmalarını bu sefer sanatın bakışı ve katkısıyla sürdürüyor. Seyircileri yüzyıllar önce inşa edilen “erkek” yasalar üzerine düşünmeye davet eden Prima Facie, seyircileri duygu, mantık ve deneyimlerimizin “oyunun” kurallarıyla çatışıp çelişmesinin merkezine, hukuk sistemine davet ediyor. Nazlı Gözde Yolcu’nun çevirisiyle dilimize kazandırılan oyun, Hakan Atalay’ın rejisiyle sahneye taşınıyor.
Oyunda, Olcay Yusufoğlu’nun hayat verdiği Tessa kültürlü, genç ve işinde çok iyi bir avukattır. İşçi sınıfı bir aileden gelip, tırnaklarıyla kazıya kazıya “oyunun” zirvesine çıkmıştır. Kovuşturur, çapraz sorgular ve kazanır... Ancak beklenmedik bir olayla, kendisini bir anda eşikte, hukukun “erkek” gücü, ispat yükü ve ahlaki ayrımlarla boğuşurken bulur.
Uluslararası Af Örgütü desteğiyle, oynanacak Prima Facie oyunu, 4 Kasım’da 19:30-22:30 saatleri arasında Ankara’da sahnelenecek. Oyun temsilinin ardından onay kültürü konulu söyleşi gerçekleştirilecek. Etkinliğe katılım 100 kişiyle sınırlı ve üniversite öğrencileri öncelikli olacağı için insanhaklari.tv sayfası üzerinden başvuru formu doldurmanız gerekiyor. Etkinlik için yer bilgisi ve ücretsiz biletler katılımcılara e-posta/sms aracılığıyla iletilecek.
Başrollerini Melisa Sözen ile Ertan Saban’ın paylaştığı, BKM yapımı Fer dizisinin çekimleri başladı.
Türkan Derya’nın yönetmenliğini üstlendiği, Devin Özgür Çınar’ın kaleme aldığı Fer dizisi yakında GAİN’de izleyicilerle buluşacak. Dizi, boşanma aşamasında olan, iki çocuk annesi Dilek’in hayatını baştan kurma macerasını anlatıyor. Dizide Melisa Sözen ve Ertan Saban’a Ferit Aktuğ, Ceren Taşçı, Gül Onat, Mutlu Güney, Devin Özgür Çınar, Mustafa Konak, Ahsen Türkyılmaz, Murat Kılıç ve Onur Dilber gibi başarılı oyuncular eşlik ediyor. Celil Nalçakan da konuk olarak dizide yer alıyor.
“Dilek, kısıtlı imkanları sebebiyle korsan taksicilik yaparak hayatını sürdüren bir annedir. İki çocuğunun da bakımını üstlenen Dilek, zorlu bir boşanma sürecinden geçmektedir. Bir gün taksisine Şadi isimli gizemli adamın binmesiyle, Dilek’in hayatı geri dönülemez şekilde değişir.”
Yakında GAİN’de yayımlanacak Fer dizisinin tanıtım videosunu buradan izleyebilirsiniz.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, 2007-2036 Bienal Sponsoru Koç Holding’in desteğiyle düzenlenecek 18. İstanbul Bienali’nin küratörlüğünü Christine Tohmé üstlenecek.
Christine Tohmé küratörlüğünde gerçekleştirilecek 18. İstanbul Bienali, 2025’te başlayıp 2027’de sona erecek ve üç ayrı bölümden oluşacak. Bienal boyunca sunulan her program, bir önceki aşamada açılan araştırma ve sorgulama hatlarının üzerine kurgulanacak. Bienalin ilk ayağı, 20 Eylül-23 Kasım 2025 tarihleri arasında düzenlenecek sergiler ve kamusal programlardan oluşacak. 2026 yılında bienal kapsamında kalıcı bir akademik yapı kurulması için çalışılacak. Buna ek olarak yerel sanat inisiyatifleri ile iş birliği içinde düzenlenecek dört etkinlikten oluşan bir program da sanatseverlerle buluşacak.
18. İstanbul Bienali, 18 Eylül-14 Kasım 2027 tarihleri arasında, süreç boyunca kurulan iş birlikleri ve araştırmalar sonucunda ortaya çıkarılacak sergiler, yayınlar, performanslar ve buluşmalarla tamamlanacak. Bu üç ayaklı bienal, süresini esnetip attığı adımların arasını açarak, dönüştürücü sanatsal süreçlerin temel bileşeni olan “zamanı” yeniden ele almayı deniyor.
Christine Tohmé, bienal için hazırladığı öneride şunları söylüyor: “Sanat alanında çalışmayı dönüştürücü buluyorum. Bu dönüştürücü etkileşim sadece nihai sunumlarda değil, asıl bunu mümkün kılan üretim aşamalarında yani yaratım süreçlerinde, gündelik karşılaşmalarda, açılışlarda, atölye ziyaretlerinde ve okuma grubu buluşmalarında hissediliyor. Bu yüzden 18. İstanbul Bienali’nin sergileme kadar üretim sürecine de ağırlık veren bir program oluşturması gerekiyor. Sürenin üç yıla esnetilmesi, bienalin yerel kültür ve sanat ortamıyla ilişkilerini derinleştirmesine olanak tanıyacak. Böylece topluca ortaya konan sorular, bağlamlar ve topluluklar üzerinden iş birlikleri şekillenebilecek. Bu çok yıllı program, bölgesel ve uluslararası düzeyde farklı kuşaklardan sanatçıların birbirleriyle bağlantılar kurmasını sağlayacak, yeni ortaklıkların oluşmasını teşvik edecek ve yeni gerçekliklerle yüzleşirken sanatçılara destek olacak.”
18. İstanbul Bienali’nin ilk ayağı, kendini koruma ve gelecek olasılıklarına ilişkin temalara odaklanacak. Bienalin 2025’teki ilk ayağı için, bu temalarla ilgilenen sanatçıları, aşağıdaki adımları takip ederek dosyalarını paylaşmaya davet ediyor.
-Katılım çağrısı, Türkiye’den ve yurtdışından, tüm disiplinlerde çalışan sanatçılara açıktır. Bienale iletilecek dosyalar, 18. İstanbul Bienali’nin birinci bölümünün yukarıda açıklanan temalarına uygun bir proje önerisi ve bir portfolyo içermelidir.
-Çevrim İçi Form
-Proje Önerisi: Küratoryal temalara doğrudan değinmelidir. (En fazla 3.500 karakter, boşluksuz, en fazla 10 MB)
-Portfolyo: Geçmiş çalışma ve deneyimleri göstermelidir. (En fazla 100 MB)
-Formu doldurmak ve dosya yüklemek için son tarih: 15 Aralık 2024, saat 17.00
-Dosya teslim edenler arasından belirlenecek sanatçılar, ayrıntılı olarak konuşmak üzere yüz yüze veya çevrim içi yapılacak görüşmelere davet edilecektir.
Ayrıntılı bilgi için ist.biennial@iksv.org adresine mail atabilirsiniz.
Fotoğraf: Tanya Traboulsi, 2024
Tarihe “Freud ve Adler’den sonra Psikoterapinin Üçüncü Viyana Okulu’nu kuran kişi” olarak geçen Viktor E. Frankl’in okurları kendi hayatına dair bir anlam bulmaya davet ettiği kitabı Anlamsızlık Hissi: Psikoterapi ve Felsefeye Bir Meydan Okuma, Defne Şen’in çevirisiyle Mundi’den çıktı.
20. yüzyılın en önemli psikoterapistlerinden, tüm dünyada çok satan İnsanın Anlam Arayışı kitabının yazarı Frankl, kendi ekolü olan “logoterapi”yi geliştirdi. Frankl, sıra dışı bir hayat yaşadı. Ömrü boyunca yeni fikirlerin peşinde koştu, zaman zaman bu yüzden dışlandı, Hitler döneminde toplama kamplarında esir düştü, ailesini bu kamplarda kaybetti fakat her şeye rağmen yaşama tutunma çabasından ve anlam arayışından hiç vazgeçmedi. Şahsi tecrübelerini nöroloji ve psikiyatri uzmanlığıyla birleştirerek logoterapiyi geliştirmesinin sebebi de buydu: İnsanı yaşama bağlayan en önemli motivasyonun “hayatın bir anlamı olduğuna inanmakla inşa edildiğini ve hayat mücadelesindeki en büyük engelin de “anlamsızlık hissi” olduğunu görmesi…
"[...] insan bir şeyden nefret ederken aynı anda ona delice tutkun olabilir ve bu ikisinin arasındaki gerilim tam da hayattaki potansiyel anlamlarımızın peşine düşmeye teşne kılar bizi. Bu durumdan hoşnut olmamaksa bizim derdimiz, hayatın değil. Zaten anlam doğurmak denen şey, fonda neşeli bir çiftetelli eşliğinde olmuyor çoğunlukla. Ama bir melodi duymaya niyetliysek hayat bize onu veriyor, orası kesin. İçimizdeki çağrının bangır bangır gelen sesini de işte tam o anlam bulmakta güçlük yaşadığımız, çıkışın varlığından şüphe ettiğimiz karmaşık zamanlarda duyabiliriz. Çünkü başka çaremiz yok: Kulak vererek yaşamak zorundayız. Frankl’in en büyük alametifarikası da burada, zira toplama kamplarından sağ çıkmış bir ruh sağlığı uzmanı olarak bunu her koşul altında yapabileceğimiz gerçeğini ortaya koyuyor.” - Büşra Tarçalır
Halil Babür’ün kaleme aldığı ve yönettiği; Cihat Süvarioğlu, Hare Sürel, Onur Gürçay, İlyas Özçakır, Ceren Köse’nin rol aldığı Linçler ve Dudaklar, prömiyerini 28. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında 6 Kasım’da Üsküdar Tekel Sahnesi’nde yapacak.
Eskimek ve uyum sağlamak temalarını ele alan Linçler ve Dudaklar; Halil Babür’ün deyimiyle “kimsenin ve hiçbir şeyin sözcüsü olmayanların nerede barınacakları sorusunun, kendi kendineliğin melankolisinin ve sıradanlıktan duyulan memnuniyetin kaynağını” arıyor. Dolkun Production, Free Stage, Biletinial ve BetaLand ortak yapımı olan oyunda, Cihat Süvarioğlu, Hare Sürel, Onur Gürçay, İlyas Özçakır ve Ceren Köse gibi isimler rol alıyor.
Linçler ve Dudaklar; 6 ve 7 Kasım’daki 28. İstanbul Tiyatro Festivali gösterimlerinin ardından 4 Aralık’ta DasDas’ta 23 Aralık’ta Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde sahnelenecek. Oyunun prömiyer biletine buradan ulaşabilirsiniz.
Künye:
Yazan & Yöneten: Halil Babür
Oynayanlar: Cihat Süvarioğlu, Hare Sürel, Onur Gürçay, İlyas Özçakır, Ceren Köse
Yapımcı: Yağmur Dolkun
Sahne ve Yapım Tasarım: Günsu Sarı
Özgün Müzik ve Ses Supervizörü: Ahmet Kenan Bilgiç
Görüntü Tasarımı: Ali Cem Doğan
Işık Tasarımı: Utku Kara
Kostüm Tasarım: İlayda Saran
Makyaj ve Saç Tasarım: Sezen Yeniçeri Can
Ses Tasarım ve Operasyon: Arın Kamiloğlu
Yardımcı Yönetmen: Can Çelik
Sahne ve Yapım Amiri: Umut Rışvanlı
Yapım Koordinatörü: İpek Turgay Tan
Sahne Görüntü Sistemleri Tasarımı ve Video: Adox Technical Production & MAjestic İstanbul
Reji Asistanları: Dilek Sağır, Atakan Uyanık
Dekor Tasarımı Asistanı: Beyda Geldi
Görsel İletişim & Tasarım: aRthuR
Fotoğraf: Aslı Çelikel
Yapım Belgeseli: Dila Dereli, Selin Ünsel
Post Prodüksiyon: Matte Post
Yapım: Dolkun Production, Free Stage, Biletinial, BetaLand
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi, İstanbul’un Constantinopolis olarak kuruluşunun 1700. yıl dönümünü, 7-8 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilecek “324: Constantinus’un Seçimi ve Yeni Roma’nın Kuruluşu” başlıklı uluslararası bir sempozyumla kutluyor.
Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü (İAE) ve Pera Müzesi’nin düzenlediği “324: Constantinus’un Seçimi ve Yeni Roma’nın Kuruluşu” başlıklı sempozyum, Constantinopolis’in kuruluşunu çok yönlü bir perspektifle ele alıyor. Pera Müzesi Oditoryumu’nda ücretsiz olarak gerçekleştirilecek sempozyumda İngilizce-Türkçe simultane çeviri yapılacak.
Büyük Constantinus’un, 324 yılında mütevazı Byzantion kentini yeni imparatorluk başkenti yapma kararı hem Roma İmparatorluğu’nun hem de dünya tarihinin seyrini değiştirdi. Akademisyenler Brigitte Pitarakis ve Paul Magdalino’nun yönetiminde gerçekleşecek sempozyum, katılımcılarına tarihsel, arkeolojik ve kültürel açıdan geniş bir çerçeve sunarak Büyük Constantinus’un Byzantion’u neden yeni başkent olarak seçtiğini, bu seçimin ideolojik ve kültürel etkilerini, yeni başkentin yerleşim planını, kentin geç Roma dönemindeki önemini disiplinlerarası bir yaklaşımla mercek altına alıyor. Constantinus’un seçiminin ardındaki nedenler ve özellikle mütevazı bir yerleşim olan Byzantion’un nasıl bir imparatorluk başkentine dönüştüğü, sempozyumun temel soruları arasında yer alıyor. Bununla birlikte Tetrarşi Dönemi’nde yeni kentlerin inşası, Roma şehirlerinin estetiği ve İskenderiye’nin kültürel etkisi gibi başlıklar da sempozyumun odaklandığı konular arasında yer alıyor.
Sempozyum, Byzantion’dan Constantinopolis’e geçişin arkasındaki dinamikleri ve dördüncü yüzyılda Doğu Akdeniz’deki ticaretin başkent üzerindeki etkilerine de odaklanıyor. Constantinopolis’e yapılan servet akışları, Marmara bölgesindeki imparatorluk darphaneleri ve bu dönemde üretilen sikkeler gibi başlıklar da oturumların odak noktaları arasında yer alıyor. Ayrıca, Küçükçekmece, İzmit ve İznik’te yapılan kazılarda elde edilen bulgular, kentin kuruluşuna yeni perspektifler kazandırıyor. Sempozyumun bir diğer önemli konusu ise Constantinus’un Hıristiyanlıkla olan ilişkisi ve inanç tercihinin imparatorluk üzerindeki etkisi. Bu kapsamda, Constantinus’un Apollon ile kurduğu ayrıcalıklı ilişki ve Hıristiyanlığı benimseyişinin yarattığı ikilem de sempozyumda tartışılacak konular arasında bulunuyor.
“324: Constantinus’un Seçimi ve Yeni Roma’nın Kuruluşu” başlıklı sempozyum hakkında ayrıntılı bilgiye ve programına buradan ulaşabilirsiniz.