23 EYLÜL, ÇARŞAMBA, 2026

“Özgürlüğümüzün Son Anına da Gönderme Yapıyorum”

Sanatçı Mustafa Boğa ile “son” kavramına farklı ihtimaller üzerinden yaklaştığı yeni sergisi “Bu Baktığın Son Şey Olabilir” odağında sanat yolculuğunu, geçmiş ve bugünle ilişkisini, üretim sürecini, kökleriyle ve dünyayla bağlarını konuştuk.

“Özgürlüğümüzün Son Anına da Gönderme Yapıyorum”

"Son" Mustafa Boğa'nın anlatısında ne karamsar ne de umutlu bir yerde duruyor, tam o ikisinin yarattığı çelişkiye işaret ediyor. Bir yerden solarken diğer yandan çiçeklenmeyi, geçmişte bizi ele geçiren korkuları bugün yenmeyi, dünyada iyilikler kadar kötülükler de olduğunu, hayat varken ölümün de çok yakında beklediğini hatırlatıyor. Mustafa Boğa ile karşılaşmak çok tanıdık ama çok da kişisel bir duygu hissettiriyor. Martch Art Project'te izleyiciyle buluşan yeni sergisi “Bu Baktığın Son Şey Olabilir / This Might Be The Last Thing You Are Looking At" de bu hislerin akıntısına kapılacağınız bir dünya vadediyor. Derin ve katmanlı imge dünyası ile yaratılmış eserlerde iyi bir gözlemcinin anlatıcılığını izliyoruz. Serbest nakış tekniği kullandığı işlerinin yanı sıra bu sergide farklı malzemeler ve tekniklerle ürettiği eserleri yer alıyor.

Sanatçı bu sergisini şu sözlerle anlatıyor: "İçinde yaşadığımız politik dünyada bazen söylediğimiz her sözün, aldığımız her kararın bize karşı kullanılabileceği bir ortam oluşturuluyor. Özgürlüklerimizin giderek daraldığını biliyoruz. Dolayısıyla “Bu baktığın son şey olabilir” derken özgürlüğümüzün son anına da gönderme yapıyorum. Ama bunun yalnızca karanlık bir cümle olarak kalmasını istemiyorum. Belki de bu, karşılaştığımız son kötülük olabilir. Belki bundan sonra başka bir şey başlayabilir. Beni ilgilendiren tam olarak bu iki ihtimalin aynı anda var olması."

​“Bu Baktığın Son Şey Olabilir”i odağımızda tutarak Mustafa Boğa ile hem hayat hem de sanat yolculuğuna dair merak ettiklerimizi konuştuğumuz, yeni kapılar aralayan bir sohbet gerçekleştirdik. 

Hayat hikâyen yaptığın seçimlerle birçok sonun getirdiği başlangıcı barındırıyor. En genel hatlarıyla gazetecilikle başlayan kariyerin Adana’dan İstanbul’a; sanata olan tutkun ise İstanbul’dan İngiltere’ye taşıyor seni. Yola devam etmendeki, bir sonraki adımı atmandaki arayışı nasıl tarif edersin?

Sanırım beni sürekli yola devam etmeye iten şey, hayatın içindeki hikâyelere duyduğum merak. Başkalarının hayatlarına, kendi yaşadıklarıma, geçmişe, bugüne ve bunların birbirleriyle nasıl kesiştiğine bakmayı seviyorum. Bazen çok kişisel bir hikâyeden yola çıkıyorum, bazen de hiç tanımadığım birinin hayatına ait bir görüntü ya da nesne beni bir yere götürüyor.

Gazetecilik geçmişimin de burada önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Gazetecilik bana, bir şeyin ilk görünen hâliyle yetinmemeyi, biraz daha yakından bakmayı ve soru sormayı öğretti. Film ise hikâyeye zaman, görüntü ve gözlem üzerinden yaklaşmamı sağladı. Sanırım bugün sanat pratiğimde yaptığım şey de biraz bunun devamı: Gördüğüm, hatırladığım ya da bulduğum şeylerin arkasındaki başka hikâyeleri aramak.

​Bunu yaparken kendi deneyimlerimi de işin içine katıyorum. Çünkü ne kadar kişisel olursa olsun, bir hikâyenin başka insanların hayatlarına dokunabileceğine inanıyorum. Hepimizin yaşadığı ortak şeyler var: çocukluk, aile, kayıp, yalnızlık, sevgi, ayrılık, bir yere ait olma isteği, yeniden başlama ihtiyacı… Buna rağmen insanlar arasında bu kadar büyük mesafeler olması bana hâlâ çok tuhaf geliyor. Sınırlar, kimlikler ve ayrımların çoğu zaman politik olarak kurulmuş şeyler olduğunu düşündüğümüzde, aslında ne kadar çok ortaklığımız olduğunu daha fazla görmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Mustafa Boğa © Tomasz Migdal

Bugün bulunduğun yerden baktığında yolculuğunun ana hattına sanatı yerleştirdiğinde artık dünya senin için nasıl görünmeye başladı? Kendinle ilişkini ne yönde dönüştürdü bu?

Sanata biraz geç girdiğimi düşünüyorum. Ama sanatla birlikte hikâye anlatmanın başka bir biçimini bulduğumu fark ettiğimde benim için büyük bir rahatlama oldu. Gazetecilikte ya da filmde bazı sınırlar var; sanat bana çok daha özgür bir alan açtı. Bir hikâyeyi anlatmak zorunda olmadan da onun etrafında dolaşabiliyor, eksik bırakabiliyor, değiştirebiliyor, başka görüntülerle yan yana getirebiliyorum.

Üretmek aynı zamanda kendimi daha iyi tanımamı sağladı. Hatalarımla, korkularımla, zorlandığım şeylerle biraz daha barışmayı öğrendim. Kaygılarım tamamen ortadan kalkmadı, hatta zaman zaman oldukça yoğunlar. Ama artık onlarla birlikte hareket edebildiğimi düşünüyorum.

Çocukken hissettiğim bazı duyguların da yıllar sonra işlerimin içinde yeniden ortaya çıktığını fark ediyorum. O zaman anlamlandıramadığım şeylere bugün başka bir yerden bakabiliyorum. Belki sanatın benim için en önemli taraflarından biri bu: Geçmişi değiştiremiyorum ama ona bugün bulunduğum yerden yeniden bakabiliyorum.

Ve sanırım artık yalnız kalmaktan da eskisi kadar korkmuyorum. Üretmek, bana gerçekten bana ait bir alan yaratıyor.

Bugünlerde seninle yeni sergin “Bu Baktığın Son Şey Olabilir” ile buluşuyoruz. Başlık seçimin oldukça çarpıcı, çelişkili duyguları içinde barındırıyor. Bu bir sergi başlığı olmadan önce zihninde nasıl bir yerdeydi? Nasıl bir çıkış noktası oldu?

Bu cümle yaklaşık dört yıl önce ortaya çıktı. 2021 yılında beyin kanaması geçirdim. Hastaneden çıkana kadar aklımda olan en önemli şeylerden biri sanata geri dönmek ve yeniden üretmekti. Ölümle yüz yüze gelmek insana başka bir bakış açısı kazandırıyor mu bilmiyorum. Bende ise ilk anda ortaya çıkan duygu, hayatı bırakmak değil, kaldığım yerden devam etmekti.

Sonrasında fiziksel olarak zorlandığım bir dönem oldu. Bitmek bilmeyen baş ağrıları, uykusuzluk, yorgunluk, anksiyete ve ölümün her an kapıyı çalabileceği duygusu hayatımın bir parçası hâline geldi. Bunların en yoğun olduğu dönemlerden birinde Londra'da bir otobüsteydim. Camdan dışarı bakarken bir ağaç gördüm ve içimden “Bu baktığın son şey olabilir” dedim. Gözlerimi kapattım, sonra tekrar açtım. Bunu birkaç kez yaptım. O anın son olmaması için içimden mücadele ediyordum. Sonra otobüs hareket etti. O cümleyi not ettim.

Yaklaşık dört yıl sonra, o zaman sadece kendime söylediğim bu cümleyi yeniden ortaya çıkarmak istedim. İlk bakışta ölümle ilgili bir cümle gibi görünse de benim için bundan daha geniş bir anlam taşıyor. İçinde yaşadığımız politik dünyada bazen söylediğimiz her sözün, aldığımız her kararın bize karşı kullanılabileceği bir ortam oluşturuluyor. Özgürlüklerimizin giderek daraldığını biliyoruz. Dolayısıyla “Bu baktığın son şey olabilir” derken özgürlüğümüzün son anına da gönderme yapıyorum.

​Ama bunun yalnızca karanlık bir cümle olarak kalmasını istemiyorum. Belki de bu, karşılaştığımız son kötülük olabilir. Belki bundan sonra başka bir şey başlayabilir. Beni ilgilendiren tam olarak bu iki ihtimalin aynı anda var olması.

Serginin merkezini oluşturan “son” kavramı önemli çünkü az önce bahsettiğin gibi burada yalnızca karamsar, tedirgin eden bir yerden değil yeni bir başlangıcın, doğuşun ihtimali fikrine odaklanıyorsun. Seni bu sergiye hazırlanırken etrafında dolaştıran “son”lardan ve nasıl bir hazırlık süreci geçirdiğinden bahseder misin?

Bu serginin hazırlık sürecinde hem çok net fikirlerim vardı hem de serginin açılışına iki hafta kala hâlâ üzerinde çalıştığım işler. Dolayısıyla süreç benim için hiçbir zaman tamamen kontrol altında ilerlemedi.

Bazen üzerinde çalıştığım net bir fikrin yanında, hiç beklemediğim başka bir şey ortaya çıktı ve onun da sergiye girmesine izin verdim. Bunun biraz plansız, hatta spontane olmasına izin vermek gerektiğini düşünüyorum. Her şeyi baştan kontrol ederek ilerlemek bazen üretimin kendisini sınırlıyor.

Çok yönlü çalıştığım için bu sergide de hangi malzemenin, hangi fikrin nereye gideceğini önceden kesin olarak belirlemedim. Bazı işler süreç içerisinde kendiliğinden ortaya çıktı. Bu yorucu bir süreçti ama olması gereken de buydu.

​Sürekli güvenli sularda yüzmek yerine farklı malzemelerle yeni bir anlatıya ulaşmaya çalışmak, daha önce bahsettiğim o sürekli arayış hâlini besliyor. Bir noktada tek bir malzemede uzmanlaşıp sadece aynı yönde ilerlemek bana biraz sıkıcı geliyor. Bir fikrin başka bir malzemede neye dönüşebileceğini görmek beni daha çok heyecanlandırıyor.

Sergide çocukluk imgelerinden oyuncak bebeklere, nakıştan halıya ve neonlara kadar birbirinden çok farklı malzemeden ürettiğin işlerin yer alıyor. Kullandığın farklı teknikleri ele aldığın farklı temalarla bir aradalığını görüyoruz. Güvenli sulardan çıkmak olarak nitelendirdiğin bu çeşitlilik bağlamında sergideki işlerini bir araya getirirken kurguladığın dünyadan ve bu kurguda kullandığın imgelerden, tercih ettiğim malzeme çeşitliliğinden bahseder misin?

Aslında bu işlerin çoğu kafamda birbirinden ayrı ortaya çıktı. Farklı zamanlarda, farklı ihtiyaçlarla ürettim ve başlangıçta bunları bir solo sergide bir araya getirmek gibi bir düşüncem yoktu. Fakat zaman içinde her bir işin bir diğerine bağlandığını fark etmeye başladım. Aralarında bir zincir oluştu ve bu zincir kendi bütünlüğünü göstermeye başladı.

Kumaş kolajlardan nakışa, neon ışıklardan epoksi heykele ve halıya kadar hem geleneksel malzemelere hem endüstriyel malzemelere hem de gündelik hayattan aldığım nesnelere bakıyorum. Benim için malzemenin kendisi kadar, o malzemenin bir imgeyi ve anlamı nasıl taşıdığı önemli.

​Sonuçta bütün bu farklı yüzeylerde yine imgenin varlığına ve imge aracılığıyla anlatmak istediğim hikâyelere dönüyorum. Bu sergide yazının da özel bir yeri var. Belki konuşamadığımız, söyleyemediğimiz ya da sadece içimizden geçirdiğimiz bazı şeyleri bu kez okuyacağız. Bu anlamda farklı malzemeler farklı diller gibi çalışıyor. Aynı hikâyeyi her zaman aynı şekilde anlatmak istemiyorum. Bazen bir görüntü, bazen bir nesne, bazen bir ışık, bazen de tek bir cümle anlatının kendisi hâline gelebiliyor.

Çalışmalarında kendi yaşamından, deneyimlerinden hareketle aidiyet, kimlik, bir yere ait olmak/mamak, göç gibi varoluşsal ve toplumsal meseleleri yumuşak zeminlerde keskin bir imge dünyasıyla ele alıyorsun. Bir eseri tamamladığında seni bir süre terk etmeyen duygu/düşünce/tavır ne oluyor?

Bu benim için oldukça duygusal bir süreç. Bir esere başladığımda en çok korktuğum şey, bir sebepten dolayı yarım kalması. Belki de bu yüzden çok fazla eskiz yapmıyorum. Aklımda bir şey varsa doğrudan eserin kendisini yapmaya başlamayı tercih ediyorum. Zaman kaybı olmasından çok, enerjimi ve düşüncemi doğrudan eserin içine vermek istiyorum. İşin kendisiyle karşılaşarak ne olacağını anlamayı tercih ediyorum.

Bu yüzden bir eser tamamlandığında ilk hissettiğim şey aslında büyük bir rahatlama oluyor. Kendime çoğu zaman “Bunu başardın, eseri tamamladın” diyorum. Kendimi yapamadıklarım üzerinden değil, yapabildiklerim üzerinden motive etmeye çalışıyorum.

​Yarım kalmış ya da yapamadığım şeyleri etrafımda tutmayı da pek sevmiyorum. Bir işi devam ettiremeyeceğimi anladığımda üzerinde ısrar etmiyorum; bazen onu tamamen imha ediyorum. Çünkü benim için üretmek biraz da devam edebilme hâli. Bir işin bitmesi, bir sonraki işe geçebilmek için alan açıyor.

Formların ve katmanların içerisinde kaybolduktan, hikâyelerin akıntısına kapıldıktan sonra “Bu Baktığın Son Şey Olabilir”den çıkan bir izleyicinin zihninde nasıl yaşasın, neleri yanında götürsün istersin?

Buna kesin bir cevap vermek zor. Çünkü herkes bir işe kendi deneyimleriyle bakıyor. Benim için çok kişisel olan bir şey, başka biri için tamamen farklı bir anlam taşıyabilir. Ama izleyicinin bazı işlerin önünde biraz durmasını isterim. Metinleri okumasını, bir cümlenin neden orada olduğunu düşünmesini, görüntüyle söz arasındaki ilişkiyi sorgulamasını…

Örneğin “Karanlıktan korkmuyorum”, “Bana yeni bir şey söyle” ya da “Bu baktığın son şey olabilir” gibi cümlelerin izleyicide ne uyandıracağını merak ediyorum.

​Belki sergiden çıktıktan sonra bu cümlelerden biri aklına tekrar gelir. Bence o zaman iş, sergi mekânından çıkıp başka bir yerde yaşamaya başlamış olur.

Sanat izleyicisiyle karşılarına çıktığın ilk eserinden bugüne aranda nasıl bir etkileşim oluştu? Eserlerinde onlara bağ kurabilecekleri bir dünya sunuyorsun. Bir işin kişisel olmaktan çıkıp başka birinin hikâyesiyle karşılaşmasını görmek, onun hikâyesini dinlemek sanatçı olarak seni nasıl etkiliyor?

Yaptığım eserlerle çok derin bağlar kuruyorum. Bazen onların beni koruduğunu, bazen de iyileştirdiğini düşünüyorum. Ama üretim sırasında ortaya çıkan duygular hem fiziksel hem de zihinsel olarak beni oldukça yoruyor. Belki bu yüzden eser bittikten sonra onlarla olan ilişkimi çok uzun tutmuyorum. Bir işe fazla anlam yüklediğimde, bir süre sonra o eserin varlığı bile acı vermeye devam edebiliyor. O noktada onu benden uzaklaştırmak, başka bir hayatın parçası olmasına izin vermek iyi geliyor.

​Bir işin başka birinin hikâyesiyle buluşması ve o kişiyi, beni etkilediği gibi etkilemesi ise tarif edilmesi zor bir duygu. Çünkü eseri yaparken yaşadığım yalnızlık ve bilinmezlik bir anda ortadan kalkıyor. Bir eser artık sadece benim hikâyem olmaktan çıkıyor. Başka birinin hafızasına, deneyimine ya da duygusuna dokunmaya başladığında yeni bir hayat kazanıyor. Benim için sanatın en güzel taraflarından biri de bu. Bir şeyi kendimden çıkarıp dünyaya bıraktığımda artık onun nereye gideceğini kontrol edemiyorum.

1. "I'm not afraid to be alone in the dark" 2026, Freehand machine Emboidery 51 x 59 cm
2. "Untitled 3" 2026, Custom Design Anatolian Carpet 170 x 170 cm
3. "Untitled 3" 2026,Freehand machine Emboidery 66 x 104 cm

İngiltere’de yaşamanın yanı sıra uluslararası izleyiciyle de karşılaşmaların, farklı ülkelerde çalışmaların oluyor. Son olarak geçtiğimiz bahar Londra’da “The Shadow of Small Disappearances” başlıklı bir sergin, Şangay’da “The Memory that Becomes Thread” başlıklı bir sergin oldu. Bu sergilerden hareketle pek çok başka kültür içinde de işlerini sergiledin. Farklı coğrafyalardaki temasların sendeki yansıması hakkında neler söylersin?

Bahsettiğin iki sergide de arşiv fotoğraflarının nakışla yeniden yorumlanması üzerinden oluşan seriler vardı. Dolayısıyla nostalji, hafıza ve kişisel deneyimlerle ilişkili işlerdi. Farklı coğrafyalarda izleyiciyle karşılaştıklarında ortak çağrışımların çok kolay oluştuğunu gördüm. Çünkü dünyanın neresinde olursak olalım, insan deneyiminin bazı temel duyguları birbirine çok yakın. Aile, çocukluk, kayıp, sevgi, yalnızlık, birlikte olma isteği, ayrılma, yeniden başlama, bir yere ait olma arzusu… Bunların kültürlere göre biçimleri değişiyor ama duyguların kendisi çoğu zaman birbirine çok yakın.

Farklı coğrafyalarda çalışmak bana kendi kültürüme de dışarıdan bakabilme imkânı verdi. Kendi çevremizin içinde kaldığımızda çoğu şeyi doğal ve değişmez kabul ediyoruz. Başka bir yerdeyken kendi alışkanlıklarınıza, ritüellerinize ve hafızanıza biraz daha uzaktan bakabiliyorsunuz. Beni en çok düşündüren de bu ortaklıklar. Birbirimizden bu kadar farklı olduğumuzu söyleyen sınırlar varken aslında gündelik hayatın içinde ne kadar çok şeyi paylaşıyoruz. Sevdiğimiz, kaybettiğimiz, özlediğimiz, korktuğumuz ve hayalini kurduğumuz şeyler birbirine bu kadar yakınken, bu ortaklıkların üzerine sürekli yeni sınırlar ve düşmanlıklar kurulması çok üzücü.

​Savaşların ve politik çatışmaların da biraz buradan beslendiğini düşünüyorum. Birbirini anlayabilecek, birbirinden etkilenebilecek ve aynı dünyayı paylaşabilecek insanların arasına sürekli farklılıkların ve tehditlerin konulduğu bir dünyada yaşıyoruz. Sanat benim için bu ortaklıkları yeniden görünür kılmanın yollarından biri.

Uzaktan bakabildiğini söylüyorsun. Bu kültürel farklılıklar senin yaşamının da temeli bir yandan. Adana – İngiltere hattında yaşamak köklerine bakışını, köklerinle ilişkini nasıl değiştirdi? Geri dönüşler neler öğretiyor, aidiyet duygunu dönüştürüyor mu?

Aidiyet duygum, “ev” kavramına başka bir yerden bakmama neden oldu. Bunun yalnızca uzakta olmakla ilgili olduğunu düşünmüyorum. Evet, yaklaşık yirmi yıldır İngiltere’de yaşıyorum ama duygusal ve kültürel anlamda bağlarımın büyük bölümü Türkiye’de yaşadığım deneyimlerden besleniyor.

Bu nedenle benim için aidiyet, “ev” dediğim şeyin nerede olduğu kadar, bir yerin bende nasıl hatırlandığıyla da ilgili. Çünkü hafıza sandığımız kadar sağlam bir şey değil. Kırılgan, seçici ve yanıltıcı olabiliyor. Geçmişi hatırlarken aslında onu her seferinde yeniden kuruyoruz.

Bu düşünce, arşivle çalışırken benim için daha da belirginleşiyor. Bir fotoğraf çekildiği anda görevini tamamlamıyor. O görüntü daha sonra başka insanların hayatlarında, başka bağlamlarda, başka malzemelerde yeniden ortaya çıkabiliyor ve her karşılaşmada başka bir anlam kazanabiliyor. Benim için arşiv tam da bu yüzden sadece geçmişi koruyan bir depo değil; yeniden ilişki kurabileceğimiz canlı bir alan.

​Bir görüntüyü arşivden çıkarıp nakışladığımda ya da başka bir malzemeye taşıdığımda aslında geçmişi olduğu gibi muhafaza etmiyorum. Ona bugünden bakıyorum ve onu bugünkü duygularımla yeniden kuruyorum. Bu yüzden arşiv benim için hem bir kayıt hem de bir dönüşüm alanı. Belki de geçmişin hiçbir zaman tamamen bize ait olmadığını söyleyebiliriz. Neyin hatırlanacağı, neyin unutulacağı ve neyin görünür kalacağı da zaman içinde değişiyor. Benim yaptığım işlerde arşivle kurduğum ilişki biraz da bu değişimi görünür kılma çabası.

Mustafa Boğa © Yiğit Günel

Hafıza yalnız geçmişe ait değil bugünün kaydını da tutuyor aynı zamanda. Seni şu sıralar neler daha çok düşündürüyor, meşgul ediyor?

Son dönemde hafızayı, hatırayı, göçmenliği ve aidiyet duygusunu farklı yönlerden nasıl takip edebileceğimi düşünüyorum. Göçü sadece bir yerden başka bir yere fiziksel olarak hareket etmek üzerinden düşünmek bana artık yeterli gelmiyor. Daha derin, katmanlı, duygusal ve bazen belirli bir yönü bile olmayan bir hâl olarak düşünüyorum.

Beni özellikle sıradan şeylerin taşıdığı tarih ilgilendiriyor. Çok basit bir nesnenin, bir fotoğrafın, bir jestin ya da gündelik bir hareketin aslında ne kadar büyük bir tarihsel ve duygusal bilgi taşıyabileceğini düşünüyorum.

Belki de arşivlere bu kadar dönmemin nedeni bu. Arşivde gördüğümüz şey her zaman önemli olduğu için saklanmış bir şey değil. Bazen tamamen sıradan olduğu için orada. Ama bugün ona baktığımızda başka bir anlam taşıyabiliyor. Geçmişi sadece büyük olayların değil, gündelik hayatın da oluşturduğunu düşünüyorum.

Bir de farklı insanların hayatları arasında beklenmedik bağlantıların ortaya çıkması beni çok etkiliyor. Bir görüntüye bakarken kendi hayatımızdan bir şeyi hatırlayabiliyoruz. Başkasına ait bir fotoğraf bir anda bizim hafızamızda başka bir görüntüyü harekete geçirebiliyor. Sanırım şu sıralar beni en çok meşgul eden şeylerden biri de bu: Hafıza sadece geçmişi saklayan bir şey değil; bugün kurduğumuz ilişkileri, kim olduğumuzu ve geleceğe nasıl baktığımızı da şekillendiriyor.

“Bu Baktığın Son Şey Olabilir” ile yarattığın hikâyenin sonu sana nasıl bir başlangıcın yolunu açacak sence?

Bunu öngörmek benim için çok zor. Çünkü daha önce kimsenin yapmadığı bir şey yaptığımı iddia etmiyorum. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak daha ortak duygulara ulaşmaya çalışıyorum. Varoluşsal bazı duyguların içinden geçiyorum ve bir şekilde bu hayatın içinde onları anlamaya çalışıyorum.

Benim için bir sergi ne tam olarak bir başlangıç ne de bir son. Daha çok, belli bir dönemde iç dünyamda karşıma çıkan hikâyeleri ve beni etkileyen düşünceleri görünür hâle getirdiğim bir alan. O süreçte neyle karşılaşıyorsam, onu farklı biçimlerde görselleştiriyorum.

Bu yüzden serginin bitmesi de benim için her şeyin bitmesi anlamına gelmiyor. Tam tersine, işler benden çıktıkları anda başka bir hayata başlıyorlar. Ben onları yaptıktan sonra artık kendi kaderlerine bırakmak istiyorum. Başka insanların evlerine, hafızalarına, hikâyelerine girmelerini ve benden bağımsız yeni anlamlar üretmelerini istiyorum. Belki de benim için yeni başlangıç tam olarak burada. Bir şeyi tamamlayıp kapatmak değil; onu serbest bırakmak.

Her şey olup bittikten sonra herkes kaldığı yerden hayatına devam edecek. Bazı şeylerin anlamı belki yıllar sonra daha netleşecek, bazıları ise hiç çözülemeyecek. Bunun da kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum.

​Sanırım şu anda yapabileceğim en iyi şey, gördüklerimi ve hissettiklerimi üretmek, onları paylaşmak ve sonra kendi yollarına gitmelerine izin vermek. Çünkü bir eserin benden çıkması onun hikâyesinin bitmesi değil; belki de ilk kez gerçekten başlaması.

Mustafa Boğa'nın "Bu Baktığın Son Şey Olabilir / This Might Be The Last Thing You Are Looking At"  başlıklı sergisini 16 Ekim'e kadar Martch Art Project'te ziyaret edebilirsiniz. 

0
189
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage