13 TEMMUZ, PERŞEMBE, 2017

“Yaşlı Kuşlar Ölmek İçin Nereye Gider?”

Booker Ödüllü Küçük Şeylerin Tanrısı’yla dünyaca tanınan yazar Arundhati Roy’un 20 yıl sonra kaleme aldığı ikinci romanı Mutlak Mutluluk Bakanlığı. Yazar, ilk romanındaki “Yaşlı kuşlar ölmek için nereye gider?” sorusunun cevabını bu kitabında yine Hindistan üzerinden arıyor.

 “Yaşlı Kuşlar Ölmek İçin Nereye Gider?”

Bu bir inceleme yazısı olma niyetiyle yazılmadı, çünkü yazılamazdı. Aslına bakılırsa okurken Arundhati Roy beni inceledi: Diklofenaktan zehirlenmiş bir masalla başlayıp, umudun yıkılışı ve tekrar tekrar dirilişiyle itinalı, büyülü, sorgulatıcı... Bir okur olarak ellerimin arasında ne tuttuğumu asla bilemeyeceğim, buna gerek olmadığı gibi zaten ellerimin arasında duran onun ellerinin ayası. En iyi çare başımı onun cümlelerinden yayılan kokuya ve sıcaklığa bırakmaktı.

Roy’un romanında bir metafor olarak başvurduğu, sonunda kendi teşekkür yazısında bahsettiği gibi, bir halıydı üzerinde gezindiğim. Hani kilimlere nakşedilen ve farklı yörelerden olsalar da her nasılsa birbirine benzeyen desenleri olan. İpliğini doğanın akışından alan ama figürlerini insanın çizdiği. Solmayan kök boyası ve lime lime olsa da birbirine tutunan ilmekleriyle yekpare bir halı.

“Dost canlısı yaşlı kuşların göçüşünü birçokları fark etmedi. Bakılacak o kadar çok başka şey vardı ki.”

Hindistan’dayım. Bir tarafta Delhi, diğer yanı Keşmir… Hem diklemesine hem paralel akıp giden zaman ve değişen figürlerle birlikte ailenin de şekillendirdiği birden fazla tarih Roy’un hikâyesinde birikecektir. İçine doğulan bu farklı dünyaların arasındaki sınır nerede başlar, adımızla ve anı diyerek sakındıklarımızla mı? Okurken düşünceye sızanlardan birisi de bu işte: Aynaya baksan çokça kişisel, dışarıdaki göğe baksan hiç de kişisel olmayan bir durum…

Roy’un en anaç kahramanı, eskiden olsa Hint saraylarında Osmanlı’nın haremağalarına bahşedilene benzer bir ayrıcalıkla kabul görecek “hicra”lardan. Gelenekler değiştiğinde ise içinde kaldığı evin duvarlarını ancak bir mezarlıkta ayakta tutabilir. Aynı zamanda o, dışarıdaki “Hindistan-Pakistan Savaşı”nın bir benzerini çok küçük yaşlarından itibaren içindeki kadınlık ve erkeklik savaşında tecrübe etmiş bütün hikâyelerin kesişimi ve kucaklayıcısıdır.

En bilge kahramanı bir kadın: ayrıksı, zapt edilemez, bir o kadar da çocukmuşçasına meraklı ve uysal bana kalırsa. Her şeyin farkına varmaya çalışırken hiçbir şeyin ayırdında; yolda olduğunu idrak etmiş bir yolcu. Bu onu güçlü kılmış hem de güçlü gözükmeye zorlamış belli ki.

Bazıları içinse “hem görülmek hem görülmemek aşağılayıcı”dır. Onlar “azar azar, aşağılana aşağılana kendilerini oradan, yani sıfırdan yeniden kurduklarını”  belki de her gün tekrar yaşarlar, yeniden unuturlar… Ayrıksı kadın kahraman, Roy’un Cennet Pansiyon’unda onlarla buluştuğunda “ilk kez vücudunda iç organlarına yetecek kadar yeri olduğunu” hissedecektir. Sahi iç organlar vücuda neden sığmaz?  Ya da her biri kendi başına buyruk ağrıyan bir midenin, kilitlenen boğazın, sıkışan ciğerlerin yerli yerine oturacağı nasıl bir dünyaya adım atmış olabilir?

“‘Hum dusri Dünya se âye hain’: Biz işte oradan geldik… o öbür dünyadan” 

Toprak ki can verendir, ölüyü hazmedendir, yaşamı doğurandır, su için de aynı şeyler söylenebilir tabi (Bir farkla ki, su elle tutulamaz, ancak kirletilebilir). Bazıları yaşarken “devamlı ölümü” tatmak zorunda kalabilir… Kimiyse belgesel çekmek için protestoculardan kendi ana dillerinde “Başka Bir Dünya Mümkün”  demelerini ister. Bu esnada biri doğruca kameraya bakar ve “Hum dusri Dünya se âye hain: Biz işte oradan geldik… o öbür dünyadan” diyebilir.

Günler böylelikle farklı renklere bürünürken iyiyle kötü yer değiştirebilir, görünürde her ikisi de birbirinin içine geçebilir ve kaynaşabilir. Roy’un tabiriyle “sonsuz adaletin muhasebesi” katmer katmer yayılarak her kompartımanı farklı direnç noktalarından sarsabilir. Yazar romanında Keşmir’de yaşanan çatışma ve baskı ortamını tasvir ederken, aynı zamanda Delhi’de sırt sırta yaşanan sosyal adaletsizliği de anlatır. Her iki şehir birbirine yaslanmıştır ve görünmez iplerle bağlıdır aslında. Nitekim insanlarının hayatla mücadelesinin şekli değişmiş olsa da her ikisindeki de özünde savaştır.

Etrafın çelişkilerinden payını almış olan bir anne ise, sahip çıkabilmek için kızını evlatlık aldığını söylemek zorunda kalır. Çocuk, görünen varlığı annesinin cesur yalanına dayandığından ötürü olacak, büyüdüğünde ayrıksılık tenine işleyecektir. Belki de onun payına düşen sarsıntı bu olmuştur. Sonunda yolu dışarıdaki içerisi ile kesişir ve “düşen başkalarına tutunarak” varlığı tekrar bütünlüğüne kavuşabilir.

Bu esnada iklimler değişir, sahnelerin, rollerin, mesleklerin, şehirlerin ve Hindistan’ın değiştiği gibi, ama aslolan - yani ölümün azizliği ve yaşamın bereketi - kim nasıl ve hangi şekilde çomak sokarsa soksun değişmez, yine de dönüşebilir…

“Bana bir hikâye anlat; ama mavalı bir yana, cadıyı ve ormanı bir yana bırakabilir miyiz?”

Romanda birden fazla kez doğan ve henüz iki kere ölenlerden biri şöyle der: “Bana gerçek bir hikâye anlatabilir misin?” Hikâye anlatıcının tam olarak ne anlattığını romanda öğrenemiyorum. Ama işin doğrusu Roy okuyucusuna gösterilmeyen ve görülmeyenlerin gölgelerini “daha sadesi ve safı” olmayan “gerçeğin temiz tuvalinde” çizmeyi ihmal etmiyor: bazılarının “sadece söylenti olarak kalması gereken gerçekler”i kendine has bitki örtüsünde yaşadığı, öldüğü, peş peşe ve olası hikâyeler… Roy’un büyülü ve yer yer sarkastik dili bu kısımlarda titiz bir daktiloya dönüşüyor ve harfleri tek tek okuyorum. Bir manifesto karşımdaki: Realizm ile felsefenin iç içe geçtiği ve olağandışılığın Roy’un görülmedikleri-gösterilmedikleri için anlatmak istediği insanların yaşadıklarında aranmasını salık veren bir öğüt.

Masallar, fabllar ve halk söylenceleri -hayal dünyalarını genişlettiği için - çocukların sevdiği bir oyun alanı gibidir: hatırlayın nasıl da korkulur, heyecanlanılır ve sonunda rahatlanır! Bir taraftan atalardan miras kalan bilgeliği de içerebilirken, bazen de büyüklerin onları kendi bildikleri hayata hazırladıkları bir eğitim aracıdır. İşte bu yüzden, hangi masallarla büyüdüğümüz hem içinde yaşadığımız toplum hem de kişiliğimizin üzerinde şekilleneceği yapı taşları hakkında pek çok ipucu barındırabilir. Yetişkinler de- bu sefer seçimli olarak- onlara başvurabilir, çözümleyebilir ve ilham alabilirler elbette. Öte yandan, yetişkin olmanın sorumluluğunu almak neyi yaşadığının, gördüğünün ve diğer mümkünlerin farkında olmakla anlam kazanabilir. Roy’un modern masallar, rüyadan fırlamış gibi duran tasvirler, düşünce notları ve tutanaklarla harmanladığı kelamının bununla bir ilgisi olmalı: Bir başka şifa yolu, çocuklar için değil, büyükler için.

Aşk ve sevgi bunun neresinde diye sorulacak olursa eğer, Roy bunu kitabın daha en başında Nâzım’ın dizeleriyle üfledi, yayılan o ılık nefes eridi ve sayfalar geçtikçe anlam kazandı:

“Bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekte

yani yürekte…”

0
2735
4
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle