14 EYLÜL, CUMA, 2018

4. İstanbul Tasarım Bienali Sanatçılarına Sorduk -1

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından VitrA sponsorluğunda düzenlenen 4. İstanbul Tasarım Bienali, 22 Eylül’de sanatseverlerle buluşacak. “Okullar Okulu” başlığıyla gerçekleştirilecek olan 4. İstanbul Tasarım Bienali’nin küratörlüğünü Jan Boelen üstlenecek. Bienalden yedi sanatçıyı mercek altına aldık. Yazı dizimizin ilk serisinde sizi dört sanatçıyla buluşturuyoruz. AATB, Nur Horasanlı, Emelie Röndahl, Ottonie von Roeder ile merak ettiklerimizi konuştuk.

4. İstanbul Tasarım Bienali Sanatçılarına Sorduk -1

Altı hafta boyunca altı mekâna yayılan bienalde tasarım, mimari, biyoloji, sosyoloji, gastronomi, pedagoji, ekoloji, teknoloji ve ekonomi gibi birçok farklı alandan 100’ün üzerinde katılımcının projeleri yer alacak. 4. İstanbul Tasarım Bienali öğrenmenin ne anlama geldiği, nasıl tasarlandığı ve tasarlanması gerektiği konularını üzerine yoğunlaşacak.

AATB

4. İstanbul Tasarım Bienali’nde The Marmara’nın çatısına yerleştireceğiniz enstalasyon, tasarım kavramına nasıl bir yaklaşım getiriyor? Enstalasyon fikrinin ortaya çıkış sürecinden bahseder misiniz?

Uluslararası Uzay İstasyonu ile bağlantılı, zaman ve mekân sınırlarını sorgulayan EYESS isimli projemiz üç bölümden oluşuyor. Bu bölümler: Online bir web sitesi, Pera Müzesi’ndeki bir saat ve The Marmara Pera Hotel’in çatısına yerleştirdiğimiz bir video enstalasyonu. Tüm bölümler, projeye farklı bir bakış açısı getirirken zamansallık kavramını da çeşitli yönlerden ele alıyor. Video enstalasyonu yalnızca gece ziyaret edilebilecek mesela. Pera Müzesi’ndeki saat tüm gün çalışmazken online web sitemiz 7/24 aktif olacak. Bu nedenle, projeyi oluşturan video enstalasyonu halk ile projeyi bir araya getirmede kilit bir rol oynayacak. Geçmişteki projelerden çok daha orijinal bir şey ve İstanbul’un olasılıkları üzerinden geleceği de kapsıyor. İlk başta, kendi ekranımızı kendimiz yaratmak için bir teklifte bulunduk ancak küratöryel ekip, The Marmara’nın tepesindeki ekrana ulaşabilme yetkisine sahipti. Öte yandan sahip oldukları imkânlar sayesinde, projemizde yer alan saat ve web sitesini de geliştirebildik.

İstanbul’un önemli bir noktasına yerleştirilen enstalasyon, hem gözleyen hem gözlenen konumunda. Bu bağlamda, gözlenen ve gözleyen ilişkisi nasıl şekilleniyor? Politik ve kültürel alanlarda nasıl ele alınıyor?

Projenin bu kısımlarının belirsiz kalmasını istedik. Gözlerin neye baktığını bilmediğimiz sürece projemizdeki video enstalasyonu, uzaydan yeryüzüne uzanan her şeyin incelenebildiği ve oradaki her şeye bakılabildiği bir alan olacak. Bu nedenle herkes projenin bir parçası olacak. Enstalasyondaki gözler ise hem Uluslararası Uzay İstasyonu’nu izlemeye olanak sağlıyor hem de onlar tarafından gökyüzünden izleniyor. Katılımcılar da aynı döngünün içinde tabii. Bizler de ortaya çıkan bu durumu eğlenceli buluyoruz, bakan-bakılan karmaşası hoşumuza gidiyor diyebilirim.

Nur Horasanlı

Halletmek kavramı üzerine çalışma fikriniz nasıl oluştu? Lisans eğitimi aldığınız Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü, projenizi hangi yönlerden besliyor?

Konuya olan ilgim, Gümüşsuyu’nda bulunan bir simit arabası üzerindeki çözümleri fark edip yakından incelemem ile başladı. Günlük hayattan bu gibi örnekler hep ilgimi çeken şeyler olduysa da bunları tasarım disiplini içerisinde ele alıp bunlarla çalışabileceğimi “Tasarım Yayıncılığı” dersi aracılığıyla anladım.

​​Lisans eğitimim aslında uzun ve planlı tasarım süreçlerine daha kritik bir biçimde yaklaşmamı sağladı ve bu beni Endüstri Ürünleri Tasarımı disiplinine neredeyse ters bir şekilde işleyen tasarım/üretim yöntemlerini araştırmaya itti.

Halletmek, “içgüdüsel çözümü” sokaklar üzerinden nasıl ele alıyor?

İçgüdüsel çözümler sokakta farklı şekillerde var oluyor. Kırılan nesneleri tamir ederken, sokağı ve kenti evcilleştirirken, belediye yasaklarının üstesinden gelirken... Bu çözümleri sokaklar üzerinden incelemek ilginç, çünkü burada sorunlar gerçekten son derece kısıtlı malzeme ve ekipmanla, önceden planlanmayan bir şekilde gerçekleşiyor. Bazen elde olan tek bir aletin her işe adapte edilmesi gerekiyor bazen de kentteki artık malzemelerin yeniden işlevlendirilmesi. Bazen ise bulunan çözümler sokaktan kente yayılıp yaygınlaşabiliyor.

Halletmek, bu çözümleri sokakta karşılaşılan birtakım ihtiyaçlar olan “oturmak”, “barındırmak”, “sergilemek” gibi kategoriler altında inceleyen bir envanter oluşturuyor. Bu envanter nesneleri tıpkı tasarlanmış bir ürünü inceler ciddiyetinde, tasarım disiplininin içerisinden araçları da kullanarak araştırıyor. Yani içgüdüsel çözümü sokaklar üzerinden ele alıp tekrar tasarım alanına aktarmaya çalışıyor. 

Halletmek, içgüdüsel çözümlerin sürecine mi yoksa sonucuna mı odaklanıyor? Sürece odaklanıyorsa izleyici sürecin hangi kısımlarına dâhil oluyor?

Proje, çözümlerin sürecine odaklanıyor. Süreçlerin altında yatan nedenleri, süreçte kullanılan üretim yöntemlerini, malzemeleri ve aletleri araştırıp neler öğrenebileceğimiz üzerine düşünüyor. Bienalde yer alan video, çözümlerin hikâyelerine odaklanıyor. İzleyici süreci bizzat göremese de sokaktaki üreticilerin ağzından dinleme şansını yakalıyor.

​Sonuçlar ise süreç hakkında ipuçları verdiği için yine önemli. Bir yandan da bu nesneler sokakta var oldukları her an dönüşmeye ve eklenmeye devam ettiği için aslında sonuç olarak bahsettiğimiz nesneler de hâlâ sürecin bir parçası.

Emelie Röndahl

4. İstanbul Tasarım Bienali’ndeki çalışmanız Google arama algoritmasını dokuma ile birleştiriyor. Fikrin ortaya çıkışı ve ilerleme sürecinden bahseder misiniz?

Bu fikir çalışma pratiğime dayanıyor aslında. Bir süredir, tasarımlarımda kullanmak üzere el yapımı goblen görüntüler indiriyorum. İndirdiğim görüntülerdeki her pixel’i, dokumadaki ilmiklere birebir ölçüde aktarabildiğim için, görsel ve dokuma arasında harika bir uyum yakalıyorum. Ancak Google algoritmalarıyla birleştirmeyi daha önce denememiştim, bu ilk oluyor. 4. İstanbul Tasarım Bienali’nin küratörü Jan Boelen’in de beni bu konuda teşvik etmesi, projeye inanmamda büyük bir etken diyebilirim.

Dokuma, Türkiye’nin çok eskilere uzanan kültürel ögelerinden biri. İsveç kültüründeki dokuma ögelerini Türk dokumalarıyla kıyasladığınızda duygusal yaklaşım, kültürel motif ve renk kullanımlarında dikkatinizi çeken şeyler nedir?

Öncelikle, çalışmalarımın çıkış noktası sanatsaldır, dokuma üzerine araştırma yapan bir uzman olmadığımı belirtmeliyim. Seçimlerim, basitçe neyi sevip sevmediğim ya da neyden ilham aldığıma göre şekilleniyor. İskandinavya’ya özgü “rya” tekniği ile Türk halılarında kullanılan tekniğin Ghirodes adı verilen bir tür dokuma yöntemine dayandığını keşfettim. Ancak her iki dokuma türü üzerinde de ayrı ayrı çalışıyordum. Sonrasında fark ettim ki 4. İstanbul Tasarım Bienali’ne katılırken ikisini birlikte ele almak ilginç bir yaklaşım olabilir. Dokumalar, farklı motif ve niteliklerde olmasına karşın aynı anda birçok yere ait olabilir. Bu, bir tür göç gibi geldi ve dokumaların göç etme fikrini o noktada çok sevdim. Dokumalar, uzun yıllar boyunca alışverişlerde kullanılan para birimi gibi. Bu bağlamda, dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunan dokuma yöntemlerinin birbiriyle eşleştiğini görmek heyecan verici. Tıpkı Türkiye ve İsveç’te olduğu gibi.

​İsveç kültüründe “Marby halısı” olarak adlandırılan harika bir tür biliyorum. Jämtland’ın küçük bir kasabasında, Marby Kilisesi’nde ikiye bölünmüş bir hâlde bulunmuş. Öğrendiğime göre, Anadolu’da yaşayan Osmanlı Devleti’nin erken dönemlerinden İsveç’e uzanan bir yolculuğu var. Aynı dokumanın her iki kültürde de görülmesi inanılmaz bir şey. Bu yolculuğun nasıl olup da küçük bir İsveç kasabasında sonlandığını gerçekten bilmiyorum.

Makineleşen dünya ve teknoloji örneklerinden Google arama algoritması, zanaat ürünü ve manuel üretilen dokuma dünyasıyla hangi noktalarda buluşuyor?

Temel olarak algoritma ve dokuma dünyası pixel’ler üzerinden bir araya geliyor. Dokuma, kendi içinde algoritmik bir yapıya sahipken sosyal medya ise gündelik hayatlarımızı şekillendiren bir şeye dönüştü. Gün içerisinde yaptığımız seçimler kaydediliyor, depolanıyor ve en sonunda bir ayna gibi bize yansıtılıyor. Bu durum, dokumada da görebileceğiniz bir şey. Facebook’ta yazdığınız yorumlar dijital bir ortam olduğu için elle yapılan dokuma hissiyle tam olarak örtüşemez. Buna rağmen, yaptığınız yorumlar ve beğendiniz fotoğraflar üzerinden dolaylı olarak bir el izi bırakmış olursunuz, bu da sosyal medya üzerinden gerçekleşen bir dokuma türüdür aslında.

Ottonie von Roeder

​​
İnsan ve robot arasındaki ilişkiyi tasarımınızda hangi yönleriyle ele alıyorsunuz?

Öncelikle insan olarak bizler, günlük hayatlarımız esnasında robotlarla iletişim ve etkileşim hâlindeyiz. İnsanlar ve robotlar arasında güçlü bir bağ var; biri diğerine tepki verdiği sırada, öbürü bu tepkiyi algılayarak oluşturduğu tutum ve tavırlarıyla karşıdakine yansıtıyor. Projemde “Post-Labouraty” olarak tanımladığım laboratuvar sonrası insan becerileri, bilimsel veriler ve iş tecrübeleri bir araya gelerek robot formuna dönüşüyor. Böylelikle ortaya çıkan robot, öncesinde insan bedeninde gözle görebildiğimiz ya da göremediğimiz şeylerin vücut bulmuş hâli oluyor. Tasarladığımız robot teknolojik ve fonksiyonel özelliklerin yanı sıra o işi yapan insan elinin hafifliğine de sahip. Bu sayede, insanların robotlara sempati duyması veya onlarla interaktif bir iletişim kurması kolaylaşacak gibi görünüyor.

Tasarımlarınız eğlence ve oyunbazlık kavramlarıyla iç içe. İstanbul da oldukça dinamik ve eğlenceli bir şehir. Peki İstanbul’da en eğlenceli bulduğunuz aktiviteler nelerdi? İstanbul’un bu yönlerini tasarladığınız robot üzerinden nasıl ele aldınız?

Marketlerin çevresinde dolaşmak, farklı kültürden insanlarla konuşarak onlardan ilham almak, bana göre İstanbul’un en eğlenceli yönleriydi. Marketlerde gördüğüm ürünler ve burada tanıştığım insanlar, tasarladığım robot üzerinde etkili oldular. Öte yandan şehre ait gözlemlerim ve tanıştığım insanlarla yaşam, iş ve çalışma koşullarına yönelik tartışmalarım sayesinde zihnimde yeni fikirler doğdu. Bu fikirler, projemde yaratmak istediğim konsepti zenginleştirerek kültürel ve coğrafi bağlamlar üzerinden çıkarımlar yapmamı sağladı.

İstanbul gezinizde birçok zanaat işçisinden etkilendiğinizi duydum. Bu bağlamda tasarlayacağınız robot, zanaatkârlıktan hangi yönleriyle besleniyor?

Farklı konseptlerde birçok küçük dükkân, projemi tasarladığım süre boyunca çok yardımcı oldu. Satın almak istediğinizde kolayca bulamayacağınız şeyleri sizin için kısa sürede hazırlayan yerlerdi bunlar

Makineleşme, zanaatkârlığın önüne geçen bir kavram. Yalnızca İstanbul değil, tüm zanaatkârların makineye karşı ön yargıları bulunuyor. Tasarımlarınız, bu ön yargıya nasıl bir bakış açısı getiriyor?

Makineleşme fikrinin zanaatten daha iyi olduğunu söyleyemem. Ben daha çok çalışma koşullarımız hakkında konuşurken aynı çalışma koşullarından bağımsız olarak neyi nasıl yapmak istediğimize özgürce karar verebilmemizi sağlayacak teknolojilerin geliştirilmesi gerektiği üzerine tartışmalar yapıyorum. Bana kalırsa zanaat olup olmaması bir yana, tüm aktiviteler kendi içinde bir zevk barındırabilir. Bu zevkler, aktiviteleri kuşatan koşullar ile sahip olduğumuz motivasyonlara bağlıdır diyebilirim.

0
6652
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle