Fotoğraf sanatçısı Marta Syrko ile görme biçimini değiştiren bir deneyim alanı yarattığı sergisi “Immersion: Seeing Otherwise” üzerine konuştuk.
Sanat tarihi, toplumsal meseleler ve insan bedeni arasındaki kesişimi keşfetmek amacıyla farklı medyumlar ve tekniklerle çalışan Marta Syrko’nun merkezine su ile kurduğu doğrudan ilişkiyi koyduğu fotoğraf sergisi “Immersion: Seeing Otherwise” 20 Kasım’a kadar Ruzy Gallery’de izleyiciyle buluşuyor. Sergide sanatçının fotoğraf, video ve enstalasyon çalışmaları bir araya gelirken, mapping teknolojisiyle hazırladığı interaktif bir alan da yer alıyor. Syrko’nun sanat pratiğinde su, bir konu ya da dekor olarak değil; bedeni, mekânı, ışığı ve zamanı algılama biçimimizi dönüştüren bir unsur olarak yer buluyor. Bu sergi de bunu yakından izleyebilmek için bir fırsat sunuyor. Dünyayı bir fotoğraf lensinin ardından görse de Syrko o dünyayı şekillendirmenin yollarını arıyor.
Fotoğraf makinesinin objektifinden dünyaya bakmaya ne zaman başladınız? Fotoğrafı bir ifade biçimi olarak nasıl tanımlarsınız?
Fotoğrafın benim için önem kazandığı an, bir fotoğraf makinesinin gerçekliği belgelemekten çok daha fazlasını yapabileceğini fark ettiğim zamandı. Fotoğraf, dünyayı nasıl algıladığımı anlamama yardımcı olabilecek bir araç hâline geldi.
Benim için fotoğraf yalnızca önümüzde duran şeyi kaydetmekten ibaret değil. Gördüklerimizi, inandıklarımızı ve kişisel deneyimlerimizin algımızı nasıl şekillendirdiğini sorgulamakla da ilgili.
İnsan bedenine; güzelliğine, kırılganlığına ve sözcüklere ihtiyaç duymadan kendini ifade edebilme gücüne her zaman ilgi duydum. Fotoğraf, bütün bu soruları keşfetmemin bir yolu hâline geldi. Gerçeklikle hayal gücü arasında bir yerde var olan imgeler yaratmama olanak tanıyor.
Su, çalışmalarınızda fotoğrafınızın görsel dilini belirleyen temel öğelerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Sizin pratiğinizde “başka türlü görmek” tam olarak nerede başlıyor; su bu görme biçimini nasıl kırıyor ve yeniden inşa ediyor?
Benim için başka türlü görmek, aşina olduğumuzun yabancılaşmasıyla başlıyor.
İnsan bedenini belirli oranlar, biçimler ve fiziksel özellikler üzerinden tanımaya alışkınız ama su bütün bunları değiştiriyor. Işığı büküyor, oranları bozuyor, sınırları ortadan kaldırıyor ve bambaşka bir görsel gerçeklik yaratıyor. Burada ilgimi çeken de bedenin kendisi değişmese de onu algılama biçimimizin değişmesi.
Bunun, dünyayı deneyimleme şeklimiz için güzel bir metafor olduğunu düşünüyorum. Gerçeklik her zaman sabit değildir. Bazen bir şeyi gözlemlediğimiz koşulları değiştirmek, tamamen farklı bir gerçeği keşfetmemiz için yeterli olabilir.
Farklı görme biçimlerini keşfetmeye davet eden bir fotoğraf sergisi olan “Immersion: Seeing Otherwise”ın çıkış noktasını ve serginin ortaya çıkış sürecini anlatır mısınız?
Sergi, insan bedeni, su ve algı arasındaki ilişki üzerine uzun süredir devam eden araştırmalarımın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Ziyaretçilere kendi görme duyularının ne kadar güvenilir olduğunu sorgulayabilecekleri bir alan yaratmak istedim.
Çoğu zaman görmenin anlamakla eşdeğer olduğunu varsayıyoruz. Oysa bir imge belirsizlik barındırabilir; neyi tanıdığımız ise anılarımıza, beklentilerimize ve deneyimlerimize bağlıdır.
Bu sergide su hem fiziksel bir ortam hem de dönüşümün metaforu olarak karşımıza çıkıyor. Amacım yalnızca güzel imgeler sunmanın ötesine geçmek; insanları yavaşlamaya, dikkatle bakmaya ve belki de gördüklerini sandıkları şeyleri yeniden düşünmeye teşvik eden bir deneyim yaratmaktı.
Sergi, durağan fotoğrafın sınırlarını video ve interaktif mapping yerleştirmesiyle genişleterek izleyiciyi eserin fiziksel bir parçasına dönüştürüyor. İki boyutlu bir fotoğraf karesini üç boyutlu, mekânsal bir deneyime açma fikri nasıl olgunlaştı?
Fotoğraf geleneksel olarak uzaktan baktığımız bir şeydir. Bir imge, bir çerçeve ve onun karşısında duran bir izleyici vardır ancak bu mesafeyi ortadan kaldırdığımızda neler olabileceği ilgimi çekmeye başladı.
Su zaten başlı başına içine girilen, kuşatıcı bir ortam. Bedeni sarıyor, hareketlerimizi değiştiriyor ve mekân algımızı dönüştürüyor. Bu nedenle deneyimi fotoğrafın ötesine taşımak bana oldukça doğal geldi.
Video ve projeksiyon haritalama teknikleri sayesinde imge, yalnızca izleyicinin karşısında duran bir şey olmaktan çıkıp onu çevreleyen bir deneyime dönüştü. Fotoğrafın yalnızca baktığımız değil, fiziksel olarak da deneyimlediğimiz bir şeye dönüşüp dönüşemeyeceğini keşfetmek istedim.
“Immersion: Seeing Otherwise”da fotoğraf, video ve mapping aracılığıyla fiziksel bir deneyime dönüştürdüğünüzü söylüyorsunuz. Her izleyicinin farklı bir deneyimle ayrılması sizin için ne ifade ediyor?
Bunun sanatın en önemli yönlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Bir sanat eserinin tek ve değişmez bir anlamı olması gerektiğine inanmıyorum. Herkes kendi anıları, duyguları, korkuları ve çağrışımlarıyla gelir. Bu deneyimler, bir imgeyi yorumlama biçimimizin de parçası hâline gelir. Bir kişi güzellik görürken bir başkası rahatsızlık, kırılganlık, hatta korku hissedebilir. Ben de tam olarak bunu büyüleyici buluyorum. Bana göre sanatın amacı mutlaka yanıtlar sunmak değil. Bazen en büyük değeri, sergiden ayrıldıktan çok sonra bile zihnimizde yaşamaya devam eden sorular yaratmasında yatıyor.
Suyun arındırıcı özelliğini siz de bedeni sahip olduğu katılıktan, netlikten arındırarak kullanıyorsunuz. Hem heykelsi hem de akışkan bir varoluşa kavuşuyor. İnsan bedenini suyun içine yerleştirirken zihninizdeki temel arayış neydi?
İnsan bedenini bir heykel formu olarak görmek beni her zaman büyülemiştir. Sanat tarihi boyunca, özellikle klasik heykelde beden çoğunlukla güzellik, uyum ve orantı idealleri üzerinden temsil edildi. Ancak suyun altında bu aşina olduğumuz kavramlar yavaş yavaş ortadan kaybolmaya başlıyor. Beden parçalanıyor, biçimi bozuluyor ve zaman zaman neredeyse soyut bir görünüme bürünüyor. Aynı anda hem anıtsal hem de kırılgan görünebiliyor.
Beni asıl ilgilendiren ise tanınabilirlik ile soyutlama arasındaki bu dönüşüm. Bir bedenin hâlâ insan bedeni olmayı sürdürürken görsel olarak ne ölçüde değişebileceğini ve bu dönüşümlerin güzellik algımızı nasıl etkilediğini keşfetmek istedim. Bir bakıma su, bedeni tanımaya alıştığımız görsel ölçütleri sorgulamama olanak tanıyor.
Çekimleriniz ve fotoğraflar üzerinde çalışmalarınız sırasında kontrol edebildiğiniz şeylerle akışına bırakmak zorunda kaldıklarınız arasındaki ilişki, üretim sürecinizi nasıl etkiliyor?
Yaratım sürecimin kontrol etmekle kendini akışa bırakmak arasında bir yerde şekillendiğini düşünüyorum. Kompozisyonu özenle hazırlayabilir, ışığı seçebilir, bedenle çalışabilir ve ortaya çıkacak son görüntüyü zihnimde canlandırabilirim ama su her zaman öngörülemeyen bir unsur olarak sürece dâhil oluyor. Bir yansıma değişiyor, bir hareket yeni bir biçim yaratıyor ya da ışık beklediğimden farklı davranıyor. Bazen en ilginç görüntü, önceden tasarlamamın mümkün olmadığı görüntü oluyor.
Yaratıcılığın her ayrıntıyı kontrol etmekten ibaret olmadığını öğrendim. Aynı zamanda beklenmedik olasılıkları fark edebilmekle de ilgili. Belki de fotoğrafın bana hayat hakkında öğrettiği şeylerden biri bu: Anlamlı bir şey ortaya çıkması için her şeyin beklentilerimize uygun gelişmesi gerekmiyor.
Günümüzde yapay zekâ ve dijital manipülasyonlarla neredeyse kusursuz su ve ışık efektleri üretilebiliyor. Buna karşılık analog/fiziksel sualtı çekimlerinin sunduğu gerçek fiziksel direnç, yansıma ve optik kırılmalar sizin için neden vazgeçilmez?
Aradaki farkın, görüntüyü yaratma deneyiminde yattığını düşünüyorum. Yapay zekâ suyun görünümünü taklit edebilir ancak benim için su altında çalışmak yalnızca ortaya çıkan görsel sonuçla ilgili değil. Beden, ışık, hareket ve çevre arasındaki fiziksel etkileşimle ilgili.
Suyun kendine özgü bir direnci ve öngörülemezliği var. İnsanın hareket etme biçimini ve ışığın fotoğraf makinesine ulaşma şeklini değiştiriyor. Bütün bu koşullar, önceden tamamen öngörülemeyecek anlar yaratıyor.
Dijital teknolojilere ya da yapay zekâya karşı değilim. Sanatsal ifade açısından yeni ve ilginç olanaklar sunabileceklerini düşünüyorum. Ancak gerçeklikle fiziksel olarak karşılaşmanın önemli bir yanı olduğuna inanıyorum. Benim için fotoğraf yalnızca bir imge üretmekten ibaret değil. Aynı zamanda o imgenin mümkün hâle geldiği anı deneyimlemekle ilgili.
Sergi kapsamında İstanbul’da bulundunuz. Burada size ilham veren bir karşılaşma yaşadınız mı? İstanbul ile temasınızda neler gerçekleşti?
İstanbul, pek çok farklı dünyanın kesişiminde var olan büyüleyici bir şehir. Tarih ile çağdaş yaşam, farklı kültürler, gelenekler ve görsel diller arasında sürekli bir diyalog söz konusu. Beni özellikle etkileyen, kentin bütün bu farklı gerçekliklerin bir arada var olmasına imkân tanıması. Mimari, ışık ve su arasındaki ilişki de dikkatimi çekti.
İstanbul’da son derece sinematografik bir atmosfer var. Günün saatine, hava durumuna ya da ışığın denizden yansıma biçimine bağlı olarak şehrin atmosferi bütünüyle değişebiliyor. Bunun kendi sanatsal ilgi alanlarımla da yakından örtüştüğünü düşünüyorum: Aynı mekânın ya da öznenin, onu gözlemlediğimiz koşullara bağlı olarak nasıl tamamen farklı bir şeye dönüşebildiği...
Sizin de gözlemlediğiniz gibi İstanbul’da su, yalnızca bir manzara değil; kentin gündelik ritmini, ulaşımını ve hafızasını da şekillendiren bir unsur. Boğaz ve denizle kurulan bu ilişki, sizin suya ve fotoğrafa bakışınızda nasıl bir karşılık buldu?
İstanbul’da beni büyüleyen şey, suyun yalnızca güzel bir manzara unsuru olmaması. Kentin kimliğinin ayrılmaz bir parçası. Boğaz aynı anda hem birleştiriyor hem de ayırıyor. Fiziksel bir sınır olmasının yanı sıra hareketin, alışverişin ve bağlantının da mekânı. Bu ikiliği oldukça ilgi çekici buluyorum.
Çalışmalarımda da su benzer bir çelişkili doğaya sahip. Açığa çıkarabiliyor ve gizleyebiliyor, biçimleri bozabiliyor ve netleştirebiliyor, ayırabiliyor ve birleştirebiliyor. İstanbul’da bu fikirler yalnızca metaforik düzeyde değil, gündelik yaşamın bir parçası olarak da var oluyor. Belki de sergiyi burada sunmayı benim için özellikle anlamlı kılan şey bu.
Şehrin kendisi, su üzerine düşünmenin başka bir yolunu sunuyor: Sadece sanatsal bir malzeme olarak değil; insanların nasıl yaşadığını, hareket ettiğini, hatırladığını ve dünyayı deneyimlediğini şekillendiren bir unsur olarak.