15 KASIM, SALI, 2016

Başkasının Gözünden “Sanatçı” Olmak

Biyografik eserlerin amacı her ne olursa olsun yüzyıllardır süregelen bu aktarım çabası birçok açıdan değerli ve farklı disiplinlerin çeşitli mecralarında var olmaya ve de oldukça ilgi çekmeye devam ediyor. Sanattan edebiyata, tarihten felsefeye çeşitli alanlarda “biyografi üretimi” birçok entelektüel ve bilim insanı için önemli bir ilgi ve çalışma alanı; ancak bu yazının temel amacı sinemayı merkezine alarak sizlere, sanatçıların hayatına odaklanan biyografik filmlerden bir seçki sunmak. 

Başkasının Gözünden “Sanatçı” Olmak

Başkalarının yaşamından kayıtlar düşmek, deneyimlerini, mücadelelerini olduğu gibi ya da bir kurgu dahilinde farklı kesimlere aktarmak tarihi çok eskiye dayanan bir uğraş. Öyle ki homo sapienslerin ortaya çıkışının ardından mağara duvarlarına yaptıkları çizimlerin aslında böyle bir amaca hizmet ettiği iddia edilir. En nihayetinde insanız; “an”ları anlatmaya ve anlamlandırmaya ihtiyacımız var diyelim.

Biyografik filmlerin dünya sinemasında sahneye çıkışlarının da hatırı sayılır bir tarihi var aslında. Tartışmalı bir konu da olsa bu türün ayrı bir alt-dal olarak kabulü 1930’lara dayanıyor. Ünlü aktör George Arliss’in İngiliz siyasetçi Benjamin Desraeli’yi canlandırdığı 1929 yapımı Desraeli filmi bu türün ilk örneklerinden sayılıyor. Politik ve tarihsel karakterlerden sanatçılara kadar geniş bir yelpazede önemli kişilerin gerçek hikâyelerine odaklanan bu türün, sinemaseverler için de en keyifli “anlamlandırma” pratiklerinden biri olduğunu söylemek hiç de yanlış olmayacaktır. Bu yazıda politikacıları ya da tarihin “büyük adamları”nı bir kenara bırakarak hazırlanan ve gizemli fotoğrafçı Vivian Maier’dan geçtiğimiz haftalarda Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Bob Dylan’a kadar ulaşan bir sanatçı biyografileri listesi bulacaksınız. Keyifle seyrediniz…  

What Happened, Miss Simone? (2015)

What Happened, Miss Simone boyunca efsanevi kadın şarkıcı Nina Simone’un, adının henüz Eunice Waymon olduğu çocukluk yıllarından, kariyerinin son günlerine kadar uzanan  hikâyesine tanıklık ediyoruz. Yönetmen koltuğunda Liz Garbus’un oturduğu film, Amerikalı ünlü yazar ve aktivist Maya Angelou’nun milyonlarca insanın idolü haline gelen Nina Simone’nun kariyerine ithafta bulunduğu bir alıntıyla başlıyor ve aslında isminden de anlaşılacağı üzere Bayan Simone’a neler olduğu sorusuna bir yanıt arıyor. Belgesel sinema türünün bir örneği olan filmde Simone’un hayatındaki kilit isimlere rastlıyor ve arşiv görüntülerinin kullanılması sonucunda bizzat kendisiyle karşılaşıyor, onun ağzından birçok anı dinliyoruz.

Bu yapım bizlere müzik kariyerindeki başarılarının yanı sıra politik bir ideolojiye sıkı sıkıya sarılmış aktivist bir kadının portresini sunuyor, güçlü olduğu kadar kırılgan bir kadın olarak da karşımıza çıkıyor Nina Simone. Bir yandan sivil haklar mücadelesi için silahlanmanın gerekliliğinden dem vururken, diğer yandan aile içi dinamikleri kontrol altında tutmaya ve müzik, aile ve politik hayatında sarsılmaz bir denge sağlamaya çalışıyor diyebiliriz. Görüntülere bizzat kendisinin de katılımından kaynaklı olsa gerek filmde akılda kalıcı birçok sahnenin olduğunu söylemek mümkün. Örneğin, filmin henüz başlarında bariton sesin o tüm derinliğiyle Nina Simone’un “özgürlük” tanımına şahitlik ediyoruz, özgürlüğü “korkmamak” olarak değerlendiriyor Simone ve bu soruya yanıt vermenin “hiç aşık olmamış birine aşkı anlatmak” kadar zor olduğunu da vurguluyor. What Happened, Miss Simone?, bir mücadeleler filmi. Tek başına bir kadının, çocukluğundan itibaren verdiği mücadelelerin tümü... Nina, en başta beyazların çoğunluğu oluşturduğu bir toplumda bir siyah olarak var olma mücadelesi veriyor. Ardından 1960’lı yılların sonlarına doğru tüm dünyada esmeye başlayan “özgürlük rüzgârı”nı da arkasına alarak birçok başka şeyle de aynı anda mücadele etmeye girişiyor Nina Simone: Müzik endüstrisi, kocası, sonraları teşhisi konulan bipolar rahatsızlığı ve tüm bu faktörlerin etkileri sonucunda doğan maddi zorluklar ile…    

Searching for Sugar Man (2012)

Dünyanın bir köşesinde binlerce insanın adınızı bildiğini ve sizden bir “efsane” yaratıldığını hayal edin; fakat bunlardan bihaber, oldukça mütevazı bir hayat sürmeye devam ediyorsunuz… Belgesel sinema türündeki Searching for Sugar Man, Sixto Rodriguez’in hayatına odaklanıyor ve seyircisine geç gelen bir şöhret hikâyesi sunuyor. İsveçli yönetmen Malik Bendjelloul, Rodriguez’in kızından, hayranlarına, müzik piyasasındaki patronlardan bizzat kendisine kadar birçok kişinin katkısıyla oldukça etkileyici bir belgesel çıkarıyor karşımıza. Öyle ki 2013 yılında bu film Akademi üyelerinin de büyük beğenisini kazanıyor ve “En İyi Belgesel” dalında Oscar’a layık görülüyor. Bu ödül, Rodriguez’in kariyerinde de büyük bir etkiye sahip diyebiliriz, çünkü film öncesi yalnızca Güney Afrika Cumhuriyeti’nde özellikle de Cape Town’da hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahipken; bu film ile adını farklı birçok kesime duyurmayı başarıyor Rodriguez. Sugar Man, Rodriguez’in en önemli şarkılarından biri olarak kabul ediliyor. Bu film ise kendisine binlerce kilometre uzaklıkta olan bir grup hayranın bu şarkıyla Rodriguez’i arama macerasını beyaz perdeye taşıyor.  

Finding Vivian Maier (2013)

Vivian Maier hakkında emin olunan iki şey var ise, bunlardan biri oldukça başarılı bir sokak fotoğrafçısı olduğu, diğeri ise dadılık yaptığıdır. Hayatının büyük bir kısmının ise hâlâ bir muammadan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Tarihin en gizemli sanatçılarından biri Maier; öyle ki senelerce yanında çalıştığı kişiler ve hatta kendini onun “en yakın arkadaşı” olarak tanımlayan biri bile onun hayatı hakkında oldukça az bilgiye sahip. Finding Vivian Maier, gerçekte yaşandığı gibi Chicago’lu koleksiyoner John Maloof’un düzenlenen bir açık arttırmada Maier’a ait olduğu bilinen ve yüzlerce film negatifini içeren bir kutuya sahip olmasının ardından bu sanatçının aslında kim olduğunu bulma serüvenini anlatıyor.

Aynı zamanda filmin yönetmenlerinden biri ve anlatıcısı olan Maloof, Vivian Maier’ın mektuplaşmalarından, alışveriş ve posta kayıtlarından, vaktiyle dadılık yaptığı ve günümüzde artık yetişkin olmuş tanıkların anlatımlarından yola çıkarak bize oldukça “çelişkili” bir kadın portresi sunuyor. 2007 yılına kadar adını bile yanlarında çalıştığı kişiler hariç kimsenin duymadığı bu dadı, elinden bir an olsun bırakmadığı fotoğraf makinesi ve kendine has etkileyici bir anlatım ve kadraja sahip siyah beyaz çalışmaları ile birden bire Helen Levitt gibi döneminin en başarılı sokak fotoğrafçılarıyla mukayese edilen bir sanatçıya dönüşüyor. İşin en ilginç kısmı ise çektiği binlerce nefes kesici karenin çoğunu hayatının bir döneminde bile olsa merak edip bastırmaması… Filmde en büyük tutkusu fotoğraf çekmek olan sert mizaçlı bu kadının yaşamı ve eserleri sürükleyici bir anlatımla tartışmaya sunuluyor, böylesine gizemli bir sanatçının hayatını keşfe çıkmak ise seyircinin yanına kâr kalan bir deneyim oluyor. 

I’m Not There (2007)

Geçtiğimiz yıl çektiği Carol filmi ile de adını sıklıkla duyduğumuz yönetmen Todd Haynes, bu filminde ünlü sanatçı Bob Dylan’ın hayatından hikâyeler anlatıyor meraklısına. Bunu yaparken de alışagelmiş bir anlatımın dışına çıkıyor elbette ki. Yazının en başında da belirttiğim gibi biyografi “anlatıcılığı”nın illâ gerçeğe sıkı sıkıya bağlı kalmak, onu tek tipte dile getirmek gibi bir zorunluluğundan bahsetmek yersiz olur, bu pratik bazen bir kurgu dâhilinde farklı yorumlamaları içinde bulundurabilen daha karmaşık bir hâl alabilir gayet de;  tıpkı Haynes’in bu filmde olduğu gibi. Yönetmen ve aynı zamanda senaristlerden de biri olan Haynes, seyirciye tek bir gözden süzülüp gelen bir Bob Dylan hikâyesi anlatmaktansa onun farklı yönlerine odaklanarak oluşturulmuş altı farklı Bob Dylan karakteriyle alışkın olmadığımız bir anlatım tekniği sunuyor. Örneğin, Dylan’ın hayatının farklı dönemlerine farklı oyuncularla uzanan filmde Cate Blanchett’ı Dylan’ın müziği ve duruşuyla kariyerinin zirvesindeyken Jude Griffin olarak görüyoruz. Blanchett’tan söz etmişken değinmeden geçmek olmaz: Filmin en dikkat çekici yönlerinden biri elbette ki Richard Gere, Christian Bale ve Julianne Moore gibi oyuncuların etkileyici performanslarına tanıklık etmek, bir diğeri ise filme eşlik eden şarkıların güzelliği…

Factory Girl (2006)    

Daha çok biyografi türündeki filmleriyle tanıdığımız George Hickenlooper’ın yönetmenliği üstlendiği Factory Girl, 1960’larda büyük bir hızla yükselen ardından gözlerden bir o kadar ani kaybolan bir film yıldızının, Edie Sedgewick’in hikâyesine odaklanıyor. Filmi daha da ilginç kılan ise ünlü pop-art sanatçısı ve yönetmen Andy Warhol ile kimliği büyük bir özenle gizli tutulmaya çalışılsa da filmde yapılan referanslara bakarak kim olduğunu tahmin edebileceğimiz Bob Dylan’ın varlığı. Filmde, sanat eğitimi aldıktan sonra modellik yapma hayaliyle New York’a taşınan Edie Sedgewick’in Andy Warhol ile yollarının kesişmesi sonucu Warhol’un üretim merkezi olarak bilinen “The Factory”e adım atması ve sonrasını takip eden süreçte inişli çıkışlı kariyerini izliyoruz. Film, Edie’nin dönemin bu iki en ünlü sanatçısı ile olan ilişkilerini merkezine alarak bize tam anlamıyla bir “Factory Girl” hikayesi sunuyor. 

Camille Claudel 1915 (2013)

Yönetmenliğini ünlü Fransız yönetmen Bruno Dumont’nun yaptığı Camille Claudel, başarılı heykeltıraş Claudel’in akıl hastanesinde geçirmek “zorunda kaldığı” üç gününe odaklansa da filmin başı ve sonunda seyirciye sunulan notlar ile bütünlük sağlanarak sanatçının hayatının geneline farklı bir bakış getiriyor. Yönetmen sanatçının hayatından bu ufak kesiti sunmadaki tercihiyle kimi kesim tarafından eleştirilse de film bu “sadeleştirilmiş” anlatımıyla seyirciye daha farklı ve derin bir Camille Claudel portresi sunuyor demek yanlış olmayacaktır. Örneğin, filmde Claudel’in hayatının büyük bir kısmında varlığı hissedilen, kendisine hem hayranlık hem de büyük bir aşk beslediği dönemin bir diğer ünlü heykeltıraşı Auguste Rodin’e pek yer verilmemesiyle yönetmenin Claudel’in bireyselliğine ve kişisel mücadelelerine önemli bir vurgu yaptığını söylemek mümkün. Bunların yanı sıra, filmde Juillete Binoche’un duru oyunculuğu ile izleyenleri bir hayli etkilediği de tartışmasız bir gerçek.

Danish Girl (2015)  

Danish Girl geçtiğimiz yılın Oscar’larında “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” dalında kazandığı ödül ve “En İyi Erkek Oyuncu” dalındaki adaylığı ile dikkatleri üzerine çekmiş bir yapım. David Ebershoff’un aynı isimli romanından beyaz perdeye uyarlanan filmin yönetmeni ise Les Misérables ve The King’s Speech filmleriyle tanıdığımız Tom Hooper. Hooper filminde, seyirciye Danimarkalı transgender ressam Lili Elbe’nin gerçek hayatından esinlenerek oluşturulmuş kurgusal bir biyografisini sunuyor. Elbe’nin cinsiyet değiştirme kararı almadan hemen önceki dönemle başlayan filmde, Elbe karşımıza ilk olarak kendisi de ünlü bir ressam olan Gerda Wegener’in kocası yani Einar Wegener olarak çıkıyor. Filmde bu çiftin hem kendi aralarındaki hem de genel anlamda dönemin sanat camiası ile ilişkilerine odaklanılıyor. Cinsiyet değiştirerek hayatına devam eden ressam Elbe’nin oldukça etkileyici serüveninde Alicia Vikander ve Eddie Redmayne gibi isimlerin performansları da bir o kadar dikkat çekici.   

0
9561
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle