30 KASIM, PERŞEMBE, 2017

Bağımsızlık Yapan Festivalin Bağımlılık Yapan Oyunları

Farklı tiyatrâl anlayışlardaki ekiplerin değişik biçimlerdeki oyunlarıyla çeşitliliği yüksek bir seçki sunan 21. İKSV Tiyatro Festivali, 26 Kasım tarihinde son buldu. #tiyatrobağımsızlıkyapar sloganıyla izleyiciyi karşılayan festivali kaçıranlar için ise yerli oyunlar sezon içerisinde tiyatroseverlerle buluşmaya devam edecek.

Bağımsızlık Yapan Festivalin Bağımlılık Yapan Oyunları

1989’dan itibaren gerçekleştirilen, İKSV’nin düzenlediği İstanbul Tiyatro Festivali’nin 21’incisi 13-26 Kasım arasında izleyicisiyle buluştu. Festival, 1989-2002 arasında her yıl, 2002’den 2016’ya kadar iki yılda bir gerçekleşiyordu. Bu yıldan itibaren yapılan bir değişiklikle artık, tekrar, her sene yapılmaya başlandı. Bu karar elbette tiyatroseverler tarafından büyük bir sevinçle karşılansa da, oyun sayısı ve festival süresindeki azalma, festivalin Mayıs’tan Kasım’a alınışı çeşitli sebeplerle eleştirildi. Bu yılki festivalin en büyük farklarından birisi ise sponsor desteğiyle öğrenci biletlerinin 10 TL gibi cüzi bir ücrete satılmasıydı. Festival programı açıklandığı andan itibaren herkesin büyük bir heyecana kapılmasına neden olan fakat festivalin başlamasına çok yakın bir süre kala hiçbir sebep gösterilmeden -sonradan ekip tarafından bir röportaj vasıtasıyla ülkedeki siyasi atmosferin sebep gösterildiği bir açıklama yapıldı- iptal edilen 3. Richard ise bu yılın hayal kırıklığıydı. Seçki içerisinde, iki tanesi çocuk oyunu olmak üzere, 5 yabancı 13 yerli oyun vardı. Bunların bir kısmını sizler için derledik.

Seni Seviyorum Türkiye - Ceren Ercan

Ceren Ercan’ın geçtiğimiz yıl sahnelenen, güçlü bir kurgu ve dramaturjiye sahip Köpeklerin İsyan Günü oyunundan sonra yeni yazacağı oyunu heyecanla bekliyordum ki, festivalde Bakırköy Belediye Tiyatroları prodüksiyonuyla Seni Seviyorum Türkiye geldi. Aslında bu bir üçlemenin ilki. “Türkiye Üçlemesi”nin diğer oyunu Berlin Zamanı, 22 Aralık’tan itibaren Toy İstanbul’da izlenilebilecek. Üçüncü oyun ise Tahran Rüyası.

Seni Seviyorum Türkiye festivalin en güçlü yerli oyunlarından biri. Çok iyi yazılmış, bunun ötesinde çok iyi kurulmuş ve sahneye yerleştirilmiş. Komşuluk, arkadaşlık ilişkileri içerisinde olan dört kişi -çamaşırhane sahibi ile birlikte beş-, bir çamaşırhanede, çamaşırları ile birlikte, ülkenin içinde her an yaşanabilecek bir sekansı simülatif bir şekilde yaşıyorlar. Burada hikâyenin ana çatısını oluşturan kişi Alican Yücesoy’un canlandırdığı çamaşırhane sahibi gibi görünse de, tüm oyuncular içselleştirdikleri karakterleriyle ayrı ayrı birer çatı aslında. Çamaşırhaneci, kendisini bulunduğu bölgenin, ülkenin, dikte edebildiği her yerin sahibi sanan; bu bölgelerde kendisi nasıl uygun görüyorsa herkesin öyle davranmasının gerektiğini zanneden, etrafındakilerin her davranışından, söyleminden, duruşundan, kıyafetinden “uygunsuz” bir durum çıkarımında bulunan, çevremizde çok da az sayıda olmayan bir tarafı; geri kalanlar -net sınırlarla bir ayrım olmasa da- ülkenin diğer tarafını temsil ediyor. Ve o geri kalanlar arasındaki diyaloglar, aslında neden net sınırlarla ayrılmadığımız üzerine ışık tutuyor. Örneğin oyun kişilerinden birinin ırkının farkına varıldığında, diğer kişiler hemen yadırgadıkları tarafa geçip, onlarla benzer düşüncelere sahip olabiliyorlar. Oyun baştan sona ülkenin kısa siyasi tarihini birtakım klişelerle anlatıyor, fakat hiçbir klişeler bütünü bu kadar eğlenceli, insanın içine işleyen, hiçbir yerde duymamışızcasına verilmemiştir zannediyorum. Ki tekstle ilgili en ilginç nokta burası, klişelerin yarattığı farkındalık hissini en orijinal biçimde arttırıp hem zeki bir mizah anlayışıyla gülünç, hem de izleyiciyi götürdüğü an’lar/gün’lerle içerilerde bir yerde hüzünlü bir hissiyat bırakıyor. Yelda Baskın rejisiyle izlediğimiz oyunda; Alican Yücesoy, Defne Şener Günay, İrem Sultan Cengiz, Emre Koç, Damla Karaelmas Gökhan oynuyor. Oyunun en güçlü noktalarından biri hiçbir oyuncunun performans anlamında bir eksiklik hissetirmeyip, her şey eksiksiz yapılıyormuş duygusunu ve ideal oyun fikrini izleyicide yaratıyor olmaları. Daha önce sahnede izlemediğim Emre Koç’un performansı görülmeye en değenlerden biriydi.

Panopticon - Mirza Metin

Festivalde Türkiye’nin siyasi tarihine ışık tutan bir diğer oyun Panopticon’du. Mirza Metin’in yönettiği performansta Ayşegül Tekin, Esra Yıldırım, Gamze Çelik, Melisa Akman, Nagihan Gürkan rol alıyor. Panopticon kelime anlamı olarak pan (bütün) ve opticon (gözetlemek)’un bileşiminden meydana geliyor, 1700’lerde bu amaçla inşa edilen hapishane modelleri için kullanılan bir terim. Oyun; sahnenin belirli alanlarına -izleyicilerin içinde- konuşlanmış oyuncular, tüm izleyicilerin görebildiği büyük ekranda bir canlı yayın, önce birtakım sosyal medya hesaplarında gezinme ve sonrasında salondaki kameralar vasıtasıyla büyük ekrana yansıtılan canlı izleyici görüntüsüyle başlıyor. İzleyici zamanla “görüntülenen”den, “görüntüleyen”e doğru evriliyor ve bu geçiş yaklaşık bir saatlik oyun süresince devam ediyor. Beş tane birbirleriyle konuşmayan kadının, konuşmanın yasak olduğu bir mekânda, sadece ses ve hareketlerle iletişimlerini izlerken izleyici, bir yandan da yayımlanan videolarla Türkiye’deki hazin siyasi tarihe bir bakış atıyor. Oyunun, toplumun büyük bir kısmında var olan “alışılmışlık” duygusunu yerle bir ederek, izleyicinin yüzüne sert bir şekilde vurarak yükselttiği “farkındayım!” aydınlanması ve bu “sürekli gözetlenen hapishane” olgusu, izleyicinin oyunla ve aslında bir yandan da gerçek hayatla bütünleşmesini sağlıyor. “Oyun” kavramıyla “gerçek hayat” geçişkenliğini, konuşması yasaklı kadınların, sadece birer hece söyleyerek uzun çabalarla tamamladığı “yal-nız öl-mi-cem” mottosu biraz daha güçlendiriyor.

Aslında karanlık, pesimist, izleyiciyi zaman zaman tedirgin eden bir bakış açısının hakim olduğu bir saatlik zaman dilimi görece olarak daha huzurlu bir noktada son buluyor. Oyunun yarattığı gerçekçi karamsar ruh halinden mi, sonundaki balon metaforuyla yaşattığı rahatlama hissinden mi bilinmez; hiç konuşmanın geçmediği bu etkileyici performansın sonunda ağlayarak çıkan izleyici sayısı hiç de az değil.

Before (Önce) - Pedro Penim

Pedro Penim’in yazıp yönettiği Before (Önce) 21. İKSV Tiyatro Festivali kapsamında Moda Sahnesi’nde izleyiciyle buluştu. Hüzün ve eskiye özlem neden sonuçsallığını temel alarak sahnelenen oyun, üç kişilik etkileyici bir performans. Oyun başlarken önündeki masada bulunan bilgisayarla Pedro Penim’i görüyoruz ilk. Penim oyunda her iki tarafı da seslendiren kişi. Taraflarda ise, terapist olarak Bernardo de Lacarda, dinozor olarak Frederico Serpa var. 

Before’a karşı büyük bir özlem içerisinde olan, bu özlemin yarattığı acılarla yaşayan dinozor, bu acılarını terapistle paylaşırken değişik coğrafyalarla ilgili hikâyeler anlatıyor. İzleyicinin ilgisini en çok hiç şüphesiz Türkiye’ye dair söylediği güncel siyasi mevzular çekse de, oyun baştan sona parlak bir mizah anlayışıyla kurgulanmış, komik bir radyo programı havasında. Tekstin içine yerleştirilen tüm örnekler, anlatılan tüm hikâyeler izleyicide karşılığını buluyor fakat bu hikâyelerin bağlantılarını kurarken biraz zorluk çektiğimi söyleyebilirim. Zaman zaman popüler günlük söylemler, “ama neden?” hissi yaşattı. Video filmlerle görsel anlamda desteklenen oyun, bu mizah anlayışına ek olarak anlattığı hüzne bağlanmayı da hiç elden bırakmıyor. Oyun sonrası soru cevapta Penim, iki yıl önce İstanbul’a taşındığında burada Lizbon’dakine çok benzer bir şekilde melankolik, acı verici bir hissiyat olduğunu, bunu insanlarla konuştuğunda sıklıkla “bunun bir geçmişi var, bu öyle şu anlık bir mesele değil, önce’yi bilmek, anlamak gerek” gibi yanıtlarla karşılaştığını ve bunun üzerine böyle bir oyun çıktığını anlattı. Yine soru cevap kısmında bazı izleyicilerden, bu hüznün kümülatif bir şekilde ülkedeki mevcut yozlaşmanın, kimliksizleşmenin, “şehirleşmenin” ya da şehirsizleşmenin, siyasi iklimin insanlar üzerinde bıraktığı etkiyle oluştuğunu söyleyenler oldu.

​Penim’in oyun boyu gösterdiği ses performansı hiç azımsanmayacak bir başarı, tek başına izleyiciyi ele geçiren bir faktör. Oyunun, dinozorun eski özlemi ve terapistin şimdiye odaklanma yönlendirmelerindeki ana ekseni, sonuna doğru bir aşk öyküsüne dönüşüyor. Büyük bir çoğunluk tarafından festivalin en zayıf yabancı oyunlarından bulunan Before, izleyiciye bir saatlik yalın, keyifli bir vakit geçirtiyor.

Encore (Bir Daha) - Theodoros Terzopoulos

Antik Yunan tragedyalarını kendine has üslubuyla yorumlayan Theodoros Terzopoulos’un tasarladığı Encore (Bir Daha) bu senenin en ilginç performanslarından biriydi. Encore; Alarme ve Amor’u içeren bir üçlemenin sonuncusu. İzleyiciler koltuklara yerleşirken sahnenin iki ucunda karşılıklı oturmuş bir şekilde bekleyen oyuncular, izleyiciler yerleştikten sonra performanslarına başlıyorlar. Sophia Hill ve Antonis Myriagkos’un canlandırdığı karakterlerin birbirleriyle gerilimli, “kan”lı, yüksek ritmli çatışmalarını izliyoruz. Sahnenin ortasında bulunan usturalarla birbirlerini bir yandan yaralamaya çalışarak bir yandan ruhsal bir sevişme içerisinde olan çiftin bu aşk-nefret enerjisi sahnede öyle bir yükseliyor ki, izleyicinin tüm dış dünyayla iletişimini kesip salt ân’a ve yönetmenin istediği gibi oyunun ana etkeni haline getirdiği oyuncuya odaklanması kaçınılmaz oluyor. Minimal dekor, minimal sözle oyuncunun performansını temel olarak benimseyen/benimseten reji, Thomas Tsalapatis’in şiirinden uyarlanan ritmik kompozisyon ve Panagiotis Velianitis’in müziği; oyuncuların performatif tekniklerine çok efektif bir biçimde katkı sunuyor.

Seuls (Yalnız) - Wajdi Mouawad

Festivalin en ses getiren oyunu şüphesiz Wajdi Mouawad’in yazıp yönettiği ve aynı zamanda tek kişilik performans gösterdiği Yalnız’dı. Kendisi de yarı Lübnan’lı olup, Paris La Colline Ulusal Tiyatrosu’nun sanat direktörlüğünü yürüten Mouawad, otobiyografik esintiler taşıyan Seuls’da, aidiyet, kimlik, anadil meselelerine Harwan karakteri üzerinden bir bakış atıyor. Tek perdelik, yaklaşık iki saatlik oyunun ilk bölümünde, doktora öğrencisi olan Harwan’ın tez konusu gereği Robert Lepage’ın izini sürüşü ve bu süreçte babasının kaza neticesinde geçirdiği beyin kanaması sonucunda, babası özelinden başlayıp giriştiği bir hesaplaşmayı izliyoruz. Diğer bölüm ise ilk kısımda anlatılan hikâyelerin, verilen ipuçlarının açılım evresi gibi. Tüm metaforların ortaya serilip, izleyicinin aklında bir soru işaretinin bırakılmadığı bir oyun Seuls. Oyunun sonuna doğru aslında oyun karakterinin zihinsel duvarlarına çarptığımızı farkettiğimiz bir sürpriz yaşanıyor ki bu noktadan yola çıkarak oyun geneline yayılan dekor kullanımının konformizmine de değinmek gerek. Başarılı yansıtma tekniğinin yanında, katman katman kullanılan dekor ve oyunun ikinci bölümünde boyalarla ortaya çıkarılan “sanat eseri” takdire şayan. Coğrafi, dilsel sahiplenilememenin insanın bireysel yalnızlığı ilişkisinden yola çıkarak, böylesi hazin bir öyküyü bu kadar ruha yatkın, eğlenceli ve mizahi bir dille anlatmayı tercih eden Mouawad izleyiciye bir oyundan daha fazlasını vadediyor. 

0
1147
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle