25 EYLÜL, CUMA, 2015

“Yazmak Olağanüstü Özgürlüktür”

“Yazmak hiçbir zaman bir çaresizlik değildir benim için. Aksine olağanüstü özgürlüktür.”

Beş romanının tekrar baskısını bahane ederek büyülü gerçekçiliğin usta yazarı Nazlı Eray’ın kapısı çaldık. Romanlarından tutkularına, babasıyla ilişkisinden yeni romanına kadar birçok şeyi konuştuk.

“Yazmak Olağanüstü Özgürlüktür”

Nazlı Eray her daim, her açıdan hayran olduğum bir yazar. Rüyalarla gerçekleri, bugünle geçmişi ve geleceği harmanlayan, yeryüzünde adım atan herkesi roman karakteri yapabilen, her biri birbirinden şaşırtıcı, yaratıcı romanları bir yana, mütevazı ve sıcak kişiliğiyle de gönlüğümü kaptırdığım bir kişi.

Nazlı Eray’la Everest Yayınları’nca tekrar baskıları yapılan Sis Kelebekleri, Âşık Papağan Barı, Orphée, İmparator Çay Bahçesi ve Elyazması Rüyalar vesilesiyle ufak bir söyleşi yaptım. Doğan Kitap’tan çıkan Aydaki Adam Tanpınar adlı romanının tadı damağımdayken bu romanları tekrar okumak hem zihnimi hem ruhumu ferahlattı.

İnsan büyük hayranlık beslediği kişiler karşısında tutuluyor, en azından benim için böyle bir gerçek var. Nazlı Eray’a soru yöneltirken de yer yer tutulduğum olduysa, başta kendisinin olmak üzere hepinizin affına sığınıyorum.

FABİSAD 2014 yılında size Mavi Anka Özel Ödülü’nü verdi. Neler hissettiniz ödülü alırken? Yazar için en büyük ödül sizce nedir?

FABİSAD 2014 MAVİ ANKA Özel Ödülü’nü alırken belki de dünyanın en heyecanlı ve mutlu insanıydım. Çünkü bu yepyeni bir ödül, genç bir ödül, kulissiz bir ödül; bu da ödülü çok değerli kılıyor benim için. Yazar için en büyük ödül okurları ve okunmaktır.   

Aydaki Adam Tanpınar için başyapıtınız diyebilir miyiz? 

Öyle deniliyor. Olabilir. 

Siz hangi romanınızı başyapıt diye nitelersiniz? 

Ben Sis Kelebekleri'ni de önemli bulurum. Bir kısım okurum Orphée'yi de başyapıt olarak görmüşlerdi.  

Nasıl bakıyorsunuz Aydaki Adam Tanpınar adlı romanınıza? Nasıl bir duygunun ve emeğin ürünü bu roman?

Aydaki Adam Tanpınar benim sürekli olarak içinde yaşadığım bir roman. Büyük bir duygu yoğunluğu ve uzunca bir araştırmadan sonra yazdım bu romanı. Üç ay boyunca her gün Narmanlı yurdundaydım. Kırık bir camdan içeriyi, bir zamanlar Tanpınar'ın dünyası olan odayı görmeye çalışıyordum. İçerisi moloz ve hurda doluydu. Ama ben onun odasını ve dünyasını görmüştüm.   

Tanpınar’da size bu kadar tanıdık, etkileyici gelen ne oldu da bu romanı yazdınız? Hangi noktada elinizden tuttu Tanpınar! Dışarıdan bakıldığında çok başka insanlar ve çok başka yazarlarsınız, insan hayret ediyor…

Aslında ortak noktalar olmalı ruhumuzda. Kendimi ona çok yakın hissettim. Yaşadığı o özensiz ve neredeyse  sefalet içindeki hayat çekti beni. Sanki iki adam vardı. O eşsiz romanları yazan ve bir de bu dünyanın üstünde kötü, parasız, pejmürde bir hayat yaşayan. Bu ikilem benim için büyüleyiciydi.        

Aydaki Adam Tanpınar için, diğer romanlarınıza kıyasla, Ankara’nın pabucunu az da olsa dama atan bir roman diyebilir miyiz?

Pek tabii diyebiliriz. Roman İstanbul'un değişik yerlerinde geçiyor: Şişli, İstiklal, Tepebaşı ve ruhumun içinde olan Alabozgece’de.   

Yine bu romanda, herkesin babası karakteri, sizin babanızla ilişkinizi merak ettirdi bana. Özel olmayacaksa tabii…

Babamla çok iyi bir ilişkim vardı. Onun tek ve sevgili kızıydım. Ama zaman zaman ondan daha fazla şeyler beklemiş olmalıyım, romanda bunlar su yüzüne çıktı ve ağlayarak yazdım o bölümleri. Aslında aramızda hiçbir problem olmadı.          

Yeni kuşaktan bir yazar da sizin romanınızı yazsaydı, kim böyle bir işe soyunsun isterdiniz? 

Düşündürücü bir soru. Hakan Günday yazsın isterdim.  

Sizin kolay ya da çalakalem bir kitaba imza attığınızı asla düşünmüyorum ama Âşık Papağan Barı’nda özellikle zor bir işe soyunmuşsunuz. Hikâye içinde hikâye anlatıyor, mekânları ve zamanı üst üste bindiriyor, içe içe geçiriyor, gerçek, fantezi ve rüyayı harmanlıyorsunuz. Romanın bir yandan kaderini bilmeyen kahramanısınız, bir yanda da yazanısınız. 

Evet, aynen öyle bir roman Âşık Papağan Barı. İlk yayınlandığında uzun ve büyülü bir rüya denildi; en güzel aşk romanı denildi. Benim için özel yeri olan bir kitaptır. Hikâye içinde hikâye anlatırım, fantezi ve rüyayı harmanlarım. Ama aslında aşkı anlatırım.

Âşık Papağan Barı’nda yazarın âşık olduğu adamla bu romanı yazdıkça bölüm bölüm paylaştığı, romanı ona okuttuğu bahsi geçiyor. Bunu öğrenen bir diğer roman kişisi, “Demek, kitabı yazarken bölüm bölüm sana yolluyordu! Seninle içinde bulunduğu çaresizliği paylaşıyordu!” diyor. Yazmak sizin için bir çaresizlik mi, sorusu uyandı zihnimde bu cümleleri okuyunca.

Hayır, yazmak hiçbir zaman bir çaresizlik değildir benim için. Aksine olağanüstü özgürlüktür. Duygularımı akıttığım bir nehir... Dünyaya aktığım bir şelale.

Özellikle Âşık Papağan Barı’nda bazı tutkularınızın izini daha bir belirgin görmek mümkün sanki, yanılıyor muyum? Özellikle arabalar ve şifon, ipek ya da tafta şık elbiseler, güzel parfümler vs…

Evet, bütün bu hoş şeyleri çok seviyorum. Parfümleri, kürkleri, hızlı arabaları ve tutkuları.

Yine özellikle bu romanda kadın olarak kendinizi konumlandırışınız da ilgimi çekti. Ben sizi yazarlığınızdan öte hep çekici, güzel ve sıra dışı bulmuşumdur. Bu romanda sizin de kendi kadınlığınızla barışık olduğunuzu, çekim gücünüzün farkında olduğunuzu düşündüm. Doğru bir düşünce mi benimki? 

Sevgili Aslı, çok doğru bir düşünce. Doğru bir saptama. Kadınlığımla barışığım. Çekim gücümü bilmiyorum. (gülüyor)

Kadınlar ne kadar çok, ne kadar güzel yer tutuyor romanlarınızda. Türk edebiyatının en kalabalık kadın roman kişisi herhalde sizin külliyatınızdadır… Üstelik kadınları ve kadınlığı her seferinde yeni baştan kurduğunuzu düşünüyorum ben.

Çok teşekkür ederim. Kadınlar romanlarımda büyük bir yer tutar ve gerçekten benim için özeldirler. Genç kadınlar bana anlatır, yaşlı kadınlar bana öğretir.

Kadınlar demişken, ailenizdeki kadınlardan ya da dışarıdan, varlıkları ve yapıp ettikleriyle sizi etkileyen kadınlardan bahseder misiniz?

O kadar çok var ki! Annem, anneannem, çocukluğumun kadınları, bana bakan kadınlar, yaşlı sırdaşlarım... Çok kadın var romanlarımda ve hayatımda. Bu sorunun en güzel cevabı yazmakta olduğum yeni romanımda.                                               

Kadınlar da, hatta şehirler bile yeni baştan kuruluyor sanki romanınızda. Orphée’de Ankara’nın kendini yeni baştan kurması nasıl bir hayal gücünün ürünü? Nedir Ankara’yı bu derece şanslı yapan?

Ankara'yı bu derece şanslı yapan benim ona bağlı olan tuhaf kaderim. İstanbullu birinin, ailesi İstanbul'da olan birinin, birkaç haftalığına gittiği Ankara'da 40 küsur yıl kalması! Ankara'nın birtakım oyunlarla beni kendinde hapsetmesi, yaşam coğrafyamı değiştirmeyi başarması. Buna ben de şaşarım.    

Orphée mitolojik bir hikâyenin Nazlı Eray’ın kelimelerinde yeniden, üstelik tersinden yazılmış hali. Mitoloji dışında başka neler ilham kaynağı oluyor ya da besliyor sizi?

Mitoloji çok zengin bir kaynak. Bir diğer etkilendiğim alan genetik. Yolculuklar, insanlar, belki bazı kişilerin yaşamları. Stalin beni çok etkiler mesela. Romanını yazdım. Kayıp Gölgeler Kenti.                                                  

Orpheus’un, onu yeraltı ülkesine götüren aşkı neler hissettiriyor size?

Olağanüstü güçlü ve umutsuz bir aşk Orphée'nin aşkı.      

Aşk demişken… “Gençlik aşkı meltem gibi yaşlının aşkı tifo gibidir,” demişsiniz bir söyleşinizde. Tifo gibi… Çok hüzünlü buldum bu saptamayı. Bugün de böyle mi düşünüyorsunuz?

Aynen böyle düşünüyorum. Yaşlılığın aşkı tifo gibidir. Ateşli ve öldürücü.

İmparator Çay Bahçesi ile Orphée’nin “Aşkını arayan Âşık”ları arasında bir kardeşlik kurulabilir sanırım. Bu benzer temayı bambaşka iki şekilde de olsa ikinci defa işlemenizin nedeni nedir?

Çok ilginç, Aslı. Ben bunun farkında bile değildim. Bu iki roman çok ayrı yıllarda, birbirlerinden çok uzak zamanlarda yazıldılar. Orphée 1981’de, İmparator Çay Bahçesi 1995’te, hatta 96’da yazıldı bitti. İkisinin arasında 14 yıl var.    

İmparator Çay Bahçesi ile Âşık Papağan Barı’nda da yazarın romanıyla tanışması olarak niteleyebileceğiz bir ortaklık var. Yazarın yazdığı romanın içinde o romanla tanışması nasıl bir şeydir? Gerçekten romandaki yazar gibi şaşırır mısınız örneğin yazdıklarınıza? Neler hissedersiniz yazıp bitirdikten sonra?

Evet, iki roman arasında böyle bir ortaklık var. Yazar romanını yazarken zaten sürekli olarak onu tanıyor, onunla tanışıyor. Bu böyle bir şey. Yazıp bitirdikten sonra olağanüstü bir rahatlık hissederim. Hafiflerim. Bütün o insanlar artık kitabın arasında ve okura aittir. Her gün benimle birlikte dolaşmazlar artık. Roman bittiği için onu yazdığım kalın defterimi yanımda taşımam. Onu bir yere koyarım. Şimdi olayın bambaşka bir bölümü başlamış olur; romanın okurla tanışması.    

Tozlu Altın Kafes kitabınıza kardeş gelir mi? Hayatınızın başka bir bölümünü kâğıda dökmek gibi bir niyetiniz var mı? 

Şu anda Tozlu Altın Kafes’e bir kardeş yazıyorum! Bu hayatımın üçüncü bölümü. Daha önce Bir Rüya Gibi Hatırlıyorum Seni'yi yazdım. O da yaşamımdan anılar.

Tozlu Altın Kafes’te kalbinizdeki kabuğu kaldırdığını söylemiştiniz. Aslında sizin her romanınız, her satırınız böyle değil mi? Yazarken kanamaktan korkmayan bir kadınsınız!

Hayır, yazarken kanamaktan korkmuyorum. Anılarımı, içimdeki kabuğun altını, ruh yaralarını ürkmeden okuruma aktarabiliyorum. Sanırım bunları herkes yaşıyor ama yazmıyor.

Tozlu Altın Kafes’in bahsini açmışken… Geçmişin de dikkat çekecek bir yeri var romanlarınızda. Bugünle ve gelecekle ilginç bir şekilde buluşturuyorsunuz geçmişi. Bunu bilinçli yaptığınızı düşünüyorum, yanılıyor muyum? 

Evet, bunu bilinçli yapıyorum. Hayatı, bugünü, geçmişi ve geleceği bir bütün olarak görüyorum. Aynı yaşam ile ölümü bir arada, bir bütün olarak gördüğüm gibi.

Bir de geçmişi hatırlamak, yazıya dökmek neler hissettiriyor size merak ediyorum. Her zaman sağaltıcı olmasa gerek, yaralayıcı da olabilir sanki…

Geçmişi hatırlamak fazla yaralamıyor beni. Yalnız hayatımın öyle acı bölümleri var ki oraya bir blok konulmuş sanki. Hiç hatırlamıyorum. Kaybolan yıllar diye bahsetmiştim onlardan.

Romanlarınızda düşle gerçek, rüyalarla gerçekler hep yan yana, kol kola… Sık rüya görür müsünüz, daha doğrusu hatırlar mısınız rüyalarınızı? 

Çok rüya görürüm. Sık sık rüya görürüm. Onları önemserim ve hatırlarım. 

Özel olmayacaksa… Sizi etkileyen, unutamadığınız bir rüyanız var mı bizimle paylaşabileceğiniz?

Evet, var; 1964’te ABD Başkanı John F. Kennedy'nin bir suikasta kurban gittiğini rüyamda görmüş ve bunu sabah arkadaşlarıma anlatmıştım. Gece radyodan Başkan’ın bir suikasta kurban gittiğini duyunca hepimiz dehşete düştük.

Güvercinler heykellerden mektuplar taşır, Ankara bir uçak bileti alıp taşınır. Nazlı Eray romanlarında olmayacak bir şey vardır ama değil mi?!

Olmaz olur mu! Tabii olmayacak bir şey vardır. Benim romanlarımda ne kadar büyülü ve inanılmaz gibi dünyalar olsa da arka planda sağlam bir mantık çizgisi vardır. Ben buna çok dikkat ederim. Bu sağlam mantık çizgisini takip eden okur en olamayacak şeyi bile olağan karşılar ve roman kendi dünyasında sürüp gider.

Aynı şekilde Orphée’den Turgut Özal’a, Freud’dan Müslüm Gürses’e herkes bir roman kahramanı olabilir Nazlı Eray için. Tıpkı gerçekle düşün yer değiştirmesi gibi, gerçek hayattan kişilerle roman kişileri de sürekli yer değiştiriyor romanlarınızda… Acaba Nazlı Eray’ın yazmaya çekineceği, yok yazamam diyeceği biri var mıdır?

Hayır yok, yazamam diyeceğim biri olduğunu sanmıyorum. Çünkü ben insanı yazıyorum, olayları yazıyorum, değişik dünyaları birbirine karıştırıp oradan bir yol çıkartmayı seviyorum. Herkesi yazabilirim.    

Merak ediyorum, hayatınızda da romanlarınızdaki gibi sıradanla olağanüstü elele mi? İnsanlara, dünyaya nasıl bir prizmadan bakıyorsunuz? 

Evet, hayatımda da tuhaf bir biçimde sıradanla olağanüstü elele. İnsanlara, dünyaya, parlak bir elmasın içinden bakıyorum. Her şey canlı ve ışıl ışıl. Duygu dolu ve acı da olabilir. Ama bir elmasın içinden bakarcasına keskin, parlak ve saydam.  

Altını en çok çizdiğinizi düşündüğünüz ya da çizilmesi gerektiğini düşündüğünüz aksaklık nedir?

Kara mizah herhalde.  

Elyazması Rüyalar, Abalı Dede Türbesi’nde iyileşmek için rüyaya yatan insanlarla başlayan bir roman. Türbeler, muskalar, büyü gibi şeylerin de yabancısı değiliz romanlarınızda. Âşık Papağan Barı’nda da Âşık olunan erkeğe büyü yapıldığını öğreniyoruz. Sizin hayatınızda büyünün, muskanın bir yeri var mıdır, inanır mısınız büyüye örneğin?

Büyüye inanmam. Ama hayatımda büyük bir yeri vardır büyülerin ve muskaların. Eski eşim Profesör Metin And'ın bu alanda çok geniş araştırmaları ve kitapları olduğunu biliyorsun. Onlar beni etkilemiştir ister istemez. İlkel insan nasıl büyüye ve muskaya inanıyorsa, benim çocuk yanım da onlara ilgi duyar ve merak eder.    

İlk kitabınızdan bugüne aslında edebiyata bakışınızın değişmediğini söyleyebilir miyiz? Gerçeklere baskın çıkan rüyalar ve hayaller, gerçeği önemsizleştiren fanteziler… 

Evet, ilk kitabımdan bu yana edebiyata bakışım hiç değişmedi. 16 yaşımda yazdığım ilk öyküm Mösyö Hıristo da, Pera'nın üstünde güvercin olarak uçan bir kapıcıyı anlatır. Artık klasik olmuş bu öykümden bu yana daima büyülü gerçekçiliği yazdım. Mösyö Hrısto'yu yazdığımda dünyada büyülü gerçekçilik diye bir akım yoktu. O yaşımda öyle bir prizmadan bakmışım dünyaya.  

Farklı olaylar ve mekânlar, kişiler arasında geçişler yapıyorsunuz sürekli. Okurken bu geçişler dağınık görünse de göze, herhalde planlı bir aklın ürünü!

Evet, bunlar planlı bir akıl ürünü tabii. Dünyalar arasında patinaj diyebiliriz buna. Yazmaktan en çok zevk aldığım tekniğim.

İnsan merak ediyor, düş gücünüzün ulaşamayacağı yer var mı diye!

Çok teşekkür ederim. Vardır herhalde! Bir Finli yazar okudum, neler yazmış!  

Artık Nazlı Eray okumak için genç kız ya da delikanlı olmayı beklemek gerekmiyor. Bir süredir çocuk romanları da yazıyorsunuz. Bu serüven nasıl gelişti?

Hayatımın en güzel olaylarından biri. Bana yepyeni bir dünyanın kapılarını açtı. İçimden bir tıpa çekilmiş gibi yazıyorum. Sınıflara stadyuma girer gibi giriyorum. Kitaplar tutuldu okullarda. Zaman yetmiyor. Genç ve yepyeni bir hayran ordusu. Bu müthiş bir şey.

Çocuk edebiyatına çok önemli bir katkıda bulunduğunuzu düşünüyorum. Çocuklar için çocukça bir dil kurmak yerine başkahramanları çocuklar olan Nazlı Eray romanları yazdınız. Ciddiye aldınız yani çocukları. Neler söylersiniz bu konuda?

Evet, bu işi çok ciddiye alıyorum. Ve çocuklar için kahramanları çocuklar olan Nazlı Eray romanları yazıyorum. Bu belki de benim yaptığım en önemli işlerden biri. Çocuklardan cevabı aldım.

Son olarak… Bize 10 kitap adı söyleseniz. Size, bu 10 kitabı okumasaydım olduğum yazar olamazdım dedirten.

Uykuda Sevilen Kızlar/Yasunari Kawabata

Son Nefesim/Luis Bunuel

Knut Hamsun/ Pan

Huzursuzluğun Kitabı/Fernando Pessoa

Örümcek Kadının Öpücüğü/Manuel Puig

Ruhların Evi/Isabel Allende

Arzu Tramvayı/Tennessee Williams

Alemdağ’da Var Bir Yılan-Sait Faik

Huzur/Ahmet Hamdi Tanpınar

Yanık Saraylar/Sevim Burak.

0
4480
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle