09 NİSAN, SALI, 2019

Paralel Evrenlerde Bir Arada Olabilmenin Sınavı

Daniel Kehlmann’ın tekinsiz bir atmosfer içerisinde aşk ve evlilik, kimlik buhranları ve psikozlar üzerinden kurduğu ve bir kabusa dönüşen romanı Gitmeliydin hakkında bir yazı. 

Paralel Evrenlerde Bir Arada Olabilmenin Sınavı

Aslında kendimizden ve çevremizden aşina olduğumuz hikâyelerden biri Gitmeliydin. İçine biraz da psikoz katılmış beş günü anlatıyor.

Bir filminin açılışı ya da kapanışı olabilecek bir sekans ile karşılaşıyoruz girişte. Bir kadın ve bir erkek, romantik bir bisiklet gezintisi, parıldayan güneş, mutluluktan kısılmış gözlere yakın çekim, aniden yolda karşılarına çıkan bir taş vs. Kitap boyunca yazılması gereken bu senaryodan parçaları görüyoruz.

Orta sınıf bir çekirdek aile ile Noel yaklaşırken, şehirden uzaklaşmak için kiraladıkları eve gidiyoruz. Çamlarla çevrili, yerleşimden uzak, sakin, inzivaya, dinlenmeye ve kafa toplamaya uygun, üretmek ve yazmak için ideal bir tatil evi burası.

​"Günün birinde bütün bunlar hakkında bir film yazacağım. Uzun diyaloglar, birçok geri dönüş, müzik yok. Adı “evlilik” olacak.”

Kitabın merkezinde bir senaryo üzerinde çalışırken bir yandan da içinden evliliğinin sorgusunu yapan çekirdek ailemizin babası var. Karısını ve çocuğunu seven, başka bir hayat istemeyen, bu güçlü olması beklenen tatmin haline rağmen bir şeylerden de rahatsız bir adam… Karısı ve küçük kızları ise sadece ailece geçirecekleri zamanın özlemi ile gelmiş bu eve.

“Onu çok seviyorum ve başka bir hayat istemiyorum. Neden sürekli tartışıyoruz?”

Bir hayatı paylaşırken, beraber kurulan hayatın getirdiği tüm o sıkıcı merasimlere ve görevlere katlanırken, sevmeyi ama aynı zamanda tüm bu sorumlulukların içinde sıkışmış hissetmeyi ve gitmeyi -belki- hayal eden yetişkinlerin, bizlerin ve çevremizdekilerin ruh hali bu, tanıdık yaşamlar. Modern hayatın bizi iyice zorladığı alanlardan biri, sevmek, beraber olmak daha doğrusu beraber olabilmeyi başarmak üzerine…

Sıkışmışlığı artık kaldıramadığını anladığımız bu adamın, kendi dünyasından kopmak istemek ve aslında hayatını sevmek ikileminde, parçalanmasını giderek daha da çok deneyimlemeye başladığı  başka bir hayatının yansımasında görüyoruz. Paralel hayat, zihindeki çıkmazlar arttıkça evi daha da işgal etmeye başlıyor ve tekinsiz bazı deneyimlere neden oluyor.

Ancak sonlara doğru karısı için de hayatın aynı çıkmazlarının geçerli olduğunu ve kaçmak için onun da bir yol bulduğunu keşfediyoruz. Finalde ise Susanna’nın bu kaçışa dair pişmanlığını ve özrünü görsek de, adamın psikozlara teslimiyetine engel olamıyor.

​Finalini bu teslimiyet sahnesine bırakıyor Daniel Kehlmann. Acı verse de kararlı şekilde arkasında durduğu bir vedayı sergiliyor adam. Ancak yazar bize yarım kalmış bir cümle de bırakmış. (Hem mecazen hem gerçekten)

​Hikâyenin gerisini zihnimiz ve hayal gücümüzle yazmak için verilmiş bir izin olarak sayabiliriz de bunu. Yaşadığı hayattan vazgeçmiş, başka bir hayatı isteyen ve bu tercihi ile biraz da korkutucu bir yola girmiş bir adam görsek de, aynı adam paralel deneyimleri ve psikozlarından silkelenip bir gün istediğinin başka bir final olduğuna karar verebilir, neden olmasın? Sonuçta hayat bizi her zaman eğilip bükülmeye zorluyor. En çok da sevdiklerimizle bir arada ve beraber kalabilmek için… Ve acı ki zaman ve biz değişirken bazen benliğimize en ağır gelen yük de bizzat bu olabiliyor.


​“Birbirimize bakarken, iki varlığa bölünmüş gibi hissettim kendimi. Onu ve Esther’i bir daha hiç görmeyeceğimi bilmek dayanılmaz bir ağırlık gibi üzerime çöktü; boğazım düğümlendi, nefesim kesildi, katlanılacak gibi değildi. Ama aynı zamanda ikisi de bana o kadar uzaktı ki; geri dönemediğim yere genel olarak dönmek isteyip istemediğimi bile bilmiyordum.”

0
7765
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle