01 AĞUSTOS, ÇARŞAMBA, 2018

Kemiklere Nüfuz Etmiş Öyküler

Yazdığı öyküleri pek çok edebiyat dergisinde yayımlanan Zeynep Delav'ın ilk kitabı Kemik Tozu üzerine bir yazı.

Kemiklere Nüfuz Etmiş Öyküler

Omurgalıların bedenlerini hareket ettirebildikleri enstrümanlarının temelini kemikler oluşturur. Onlar bedenin beslendiği gıdalarla kendilerini geliştirirken, solunan havadan da bünyelerinde eser miktarda iz kalabilir. Bazen de havadaki kurşun gibi ağır metalleri biriktirir kemikler. Diyeceğim o ki, canlıların yaşamı sadece elle tutulur madde dünyasının manasına dayalı değil. Büyüdüğün ortamın omurgandaki gözle görülür etkisi duruşuna yansıdığı gibi, hayatı nasıl kucakladığın ve anlamlandırdığın hangi yollardan nasıl geçtiğinle de ilgili.

“Yaraların da gözleri var. Birbirlerine bakınca tanış çıkıyorlar. Onunla böyle bir tanışıklığımız var. Gözlerimiz, acılarımız, aniden yırtılan fanilalarımız çok benziyor.”

Ne zamandır bu topraklardan çıkan yeni seslerin peşinden gitmek istiyorum. Malum, ya bir ödül aldıklarında kendilerinden haberimiz oluyor, ya hatırı sayılır isimlerden biri işaret ettiğinde öğreniyoruz. Aksi takdirde saatlerce vakit gereksin ki hepsini okuyup tahlil edebilesin. Zeynep Delav, böyle bir beklentinin üzerine ilk kitabını daha yolun başındayken okuduğum bir yazar oldu. Psikoloji ve felsefe eğitimi aldığını öğrendiğimde, yazdığı öykülere olan merakım bir kademe daha arttı.

Zeynep Delav

Zeynep Delav, ilk yayımladığı eseri Kemik Tozu’nda başkalarının kemiklerine kadar nüfuz etmiş yaralarını anlatmış. Aslında hepimizde ortak olan hayatta kalma, sevme, var olma yaralarının farklı insanlardaki hallerinin peşinden gitmiş. Hani sabah bir pencereden sarkıtılmış çiçek desenli halı görürsünüz, arkada yanan sobanın bacası görünür. Evin ahalisi gözükmez... Gri yurt binasının tüm perdeleri kapalıdır akşamları, içerisinde kaç tane oda olduğunu dışarıdan bakan bilmez.

“Tek tek odaları dolaştım. Fadime de buralarda dolaştı, işte şu odaya girdi, şuradaki camdan baktı, mutfağın tezgahını sildi diyerek baktım her yere. Yatak odası olduğunu sandığım bir odada, yerde füme rengi, ince bir çorap teki gördüm. Neyin telaşı vardı da bu çorap burada kalmıştı? O an düşündüm de Fadime’nin kocası olması zerre umurumda değildi. Kaç çocuğu olduğu da. Geçmişi o kadar örselenmişti ki, bütün yaşadıklarından mesul değilmiş, olmamalıymış gibi, saf bir biçimde sadece benimdi!”

Belli ki yazar etrafında rastladığı insanları gözlemlerken zaman zaman hepimizin dikkatini çeken ayrıntılar onun içini kemirmeye devam etmiş, içinde yoğrulmuş. Böylelikle biriken ortak yaraların farklı tezahürleri onun öykü kahramanlarına şekil vermiş. Yazarın zarafetle kimliklerini iade etmesiyle isimsiz kalabalıklarla okuyucu arasında bağ kurulmasının da önü açılmış. Öte yandan öykünün kendi içinde barındırdığı şaşırtmacaları, okuyucuyu yormadan kullanıyor. Bir bakmışsınız sıradan gözüken bir hayatın tasvirinde kendi buluşu olan derinlikli ifadeler okuyanı durdurup, kendi zemininden tekrar düşündürtüyor.

“Köklerinden ayrılınca daha fazla tutunma çabası sarıyor ama ne çare! Koptun mu bitiyor. O tutunma denilen şey, kendi kendini, eşyanın da ruhu var diyerek avutmaktan başka şey değil.”

Dil(Yara) Farklı, Tercümesi(Çaresi) Aynı Olabilir Mi?

Yazar bir taraftan kendi yazma serüveninin buhran ve heyecanlarını da öykülerine sızdırmış. Bunu bitirilmiş bir romanın yayınevine ulaştırılma mücadelesini anlattığı Çok Bin Vuruş’ta açıkça dile getirmiş. Yazarın anlattığı insanların günlük konuşma dilindeki kelimeler yöresel, yeri geldiğinde de geleneksel kültürün izlerini taşıyor. Oysa insan içgüdüleri ve merakı sınır tanımaz. Bu kavrayış onun öykülerinin bel kemiğini de oluşturmuş. Karakterlerini ilmek ilmek ördüğü ise kitabın genelinde anlatıcının kullandığı dilde, karakterlerin iç seslerinde, birbirleriyle olan diyaloglarında anlaşılabilir. Bu insanlar nefes alsalardı nasıl düşünür, ne hisseder, neleri dert edinirlerdi? Nasıl bir evde yaşar, hangi sokaklarda dolaşırlardı? Yazının inşasındaki hayali insanların okuyucuya yaşadığı hissini vermek, yazarın da peşinde olduğu bir nitelik.

“Muhittin, okuduklarının gözünde canlandığını hissetti. Adamın nasıl zavallı halde olduğunu düşündü. Hem unutamayıp hem de o resmi dili koruma zorunluluğu. Devam ettikçe okuduklarına inanmaya başladı. Kurmaca metinde bu çok önemli bir şeydi. İnanıyor musun sorusuna cevabın, “Evet” ise olay bitmiştir.”

Çok Bin Vuruş
’ta romanın yazarının e-posta adresi dahi yoktur, yayınevine eserini basılı olarak getirmiştir. Yayınevi çalışanları çok öncelik vermek istemese de bir şekilde içlerinden biri, Muhittin, okuyuverir. Öyküde konu edilen romanın âşık olunan kadın karakterinin var olmasını Muhittin kadar ben de istedim. Bu durumda, Delav’ın sorusuna benim cevabım evet, inanıyorum. Aynı öyküyle “Yaşanan ve yaşanamayanlar romana dahil midir, yazarların kendi hayatlarının ne kadarı yazdıklarına dahildir?” sorusu üzerine bir diğer parantez daha açılabilir.

Kitaptaki öykülerin ana temasını oluşturan Kemik Tozu, aynı zamanda sonundaki novella’nın da adı. Novella’nın dilimizde içime sinen tam karşılığını bulamadım, şimdilik kısa roman diyelim. Onu okurken, girintileri ve çıkıntıları okuyucuyu içeriye davet ediyor. Bitişindeki yarım kalmışlık hissi, okunanın uzun öyküden daha çok başka bir romana ait olduğu izlenimini verdi. Elbette yazar, bunu bilinçli olarak da tercih etmiş olabilir. Yazarın yayımlanan ilk kitabı olduğu akla geldiğinde, kendi halinde ilerleyen henüz yayımlanmamış yazı taslaklarından bazıları yeni öyküler ya da belki roman olarak doğmayı bekliyor olabilir.

Kemik Tozu’ndaki ve diğer öykülerde şiddet kanıksanmış gibi... Aile içi fiziksel ve duygusal şiddet, kadına, çocuklara karşıdır. Erkekler olduğu kadar, evin hasta annesinin üzerine alınan ikinci gelindir sesi gür çıkan, bazen bu role kayınvalide soyunur. Mağdur olan ise sadece kadınlar değildir, yeri geldiğinde küçükken terk edilmiş erkek çocukları, sevdiğine aile olur vermediği için kavuşamayan adamlar da toplumsal anlayışsızlıktan payını alır.

Burada çok uzak bir coğrafyadan Ingeborg Bachmann’ın ilk okuduğumdan beri zihnime mıhlanmış sözleri ister istemez aklıma geliyor… “Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar…” dememiş miydi?

​Öykülerin kesiştiği görülmeyen, itilen, mağdur kadın rolleri, değişimin tam da kadınların durduğu yerden başlaması gerektiğini düşündürdü. Kendi ayakları üzerinde durabilen, kendi olduğu için sevilen, sevmenin güzelliğini yaşayan, başkalarının değil kendi seçimlerine sahip kadınların yetiştirdiği, yaraları kapanabilir kadınlar ve erkekler… Eminim herkes için daha hayırlı olacaktır…

Görseller Maria Bendo'ya aittir.

0
8059
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle