13 ŞUBAT, ÇARŞAMBA, 2019

İnsanın Büyüyen Karanlığı: Mars Yıllıkları

Ray Bradbury’nin Kozmos’un suretinden yaratılmış insanın, karanlık maddesini uzak gezegenlere bile taşıma hikâyesini anlatan romanı Mars Yıllıkları üzerine bir yazı.

İnsanın Büyüyen Karanlığı: Mars Yıllıkları

Kozmos’un suretinden yaratılmıştır insan. Tüm o havalı galaksilerin, devasa gezegenlerin,  göktaşları ve parlak yıldızların yanında şu pek ünlü karanlık maddeden de var doğasında. Ve gittiği her yere bedeniyle beraber ruhunun tüm renklerini de taşıyor Kozmos’un çocuğu.

Evren gibi, giderek büyüyor insan. Karanlığı ama, bir adım önde…

​Evren genişlerken sanki insanın doğasında karanlıklar kendine daha çok yer buluyor. Hırslar, öfkeler, korkular… En büyük hatası da, insan aslında yuvasını yaşanamaz hâle getiren her şeyi peşine takıp gidiyor yeni bir yuva -aslında bir kopya Dünya- yaratmaya, Mars’a. Daha çok para kazanmak isteyen de bu maceraya atılıyor, ırkının bu dünyada özgürlüğe ulaşabileceğine dair inancını yitiren de. Hepsi de nehirleri, denizleri, dağları ve şehirleri kendi atalarının isimleri ile anmak, kendi inançlarını diğerlerine kabul ettirmek, şehirlerini ve sokaklarını en güzel hatırladıkları hâlleri ile yeniden kurmak niyetiyle taşınıyor.

“Biz Dünyalılar, büyük ve güzel şeyleri yıkma konusunda hünerliyizdir. Mısır’daki Karnak tapınağının ortasına sosisli sandviç büfeleri dikmemiş olmamızın tek nedeni, orasının yol üstünde olmaması ve ticari bakımdan pek işe yaramaz oluşudur. Ama burada tüm bu koca şey eski ve farklı, onu bozmamız için bir yerinden başlamamız gerek. Kanala Rockefeller Kanalı, dağa Kral George Dağı, denize Dupont Denizi ismini vereceğiz, Roosevelt, Lincoln ve Coolidge şehirleri de kurulacak, oysa tüm bu yerlere uygun isimler varken, bu doğru değil.”

2030 Roket yazı ile başlıyor hikâye. İnsanı şempanzeden ayıran %1 DNA farkı gibi, bizden belki ancak bu kadar farklı bir halkı var gezegenin. Filmlerdeki koca kafalı, tek gözlü, yeşil yaratık tasvirindeki uzaylılardan ziyade, muhtemel ki atmosfer ve iklim farkı nedeni ile renkleri farklılaşmış gözler, saçlar ve tenler ayırıyor bizi görünüşte. Mars halkının bizden ne kadar gelişmiş olduklarını ise hem arındıkları hırslardan hem de telepatik güçlerinden anlıyoruz. Yoksa kitabın girişinde okuduğunuz gibi onlar da Dünya zamanıyla yirminci yüzyılın ortalarını yeni geçmiş bir tarihte yaşayan sıradan bir aile.

Bir yanı yeni topraklar fethetme hırsına çıksa da hikâye aktıkça anladığımız, Dünya’dan kaçışın biraz da zorunlu olduğu. Kaos ortamından kaçanlar, geldikleri yerin halkına geride bırakmak istedikleri tüm o dehşeti de yaşatıyorlar aslında. Tıpkı Amerika’nın keşfinde olduğu gibi, bedenlere çok yabancı, daha önce hiç karşılaşılmadığı için evriminde bağışıklığı kazanılamamış bir hastalık yüzünden toplu ölümlere neden oluyorlar mesela. Başkalarının topraklarına geldiklerini unutup “daha”sına sahip olma hırsı ile kendilerine ait vahalar yaratıyor insanlar bu yeni gezegende, kimin yuvasını işgal ettiklerini umursamadan. O evin asıl sahipleri önceleri silahlar kuşanarak olmasa da telepati yetenekleri ile mücadele etmeye çalışsalar da sonrasında büyük bir teslim oluş ve geri çekilme görüyoruz onların tarafında. Ne kadar tanıdık hikâyeler bunlar değil mi tarihimize baktığımızda?

​Ray Bradbury, terkedilmekten başka çare bulunamamış Dünya’da kitabın akışında büyük bir savaş çıkarıyor, hatta birçoklarını savaşmak için geri gönderiyor Dünya’ya ve milyon kilometre öteden, Mars’tan görülebilen büyük patlamalarla izletiyor bize bu yok oluş dönemini. Gökyüzünde Dünya’nın ve insanlığın adım adım felaketine bakıyor Mars’ta kalan bir avuç insan.

0
5550
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle