30 MART, ÇARŞAMBA, 2016

Daha Cici Kızlar En Prensesler

Mart demek bahar demek elbette ama kadın meselesinin enine boyuna irdelendiği “Dünya Emekçi Kadınlar Günü”nün ayı da demek. Bu özel ayda çocuk edebiyatındaki kadın kahramanlara bakmayı da es geçmedik, çocuk kitaplarındaki soru soran, sorgulayan, isteklerinin peşinden giden, bireysel olarak kendini gerçekleştirme yolculuğuna çıkmaya cesaret eden kızların izini sürdük.

Daha Cici Kızlar En Prensesler

Bir 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü daha geride bıraktık. Ben bu ay çocuk kitaplarındaki prensesleri, cici kızları yazmak istedim, özellikle. Ama uyuyan, mıymıntılık yapan, masala adını verse bile etkisiz eleman gibi hikâyenin içinde durup duran, ebedi kurban kategorisi üyelerini yazmayacağım. Tadımız yerine gelsin, hem bize hem de çocuklara farklı var oluş hallerini işaret etsin diye, kendini gerçekleştirme yolunda ilerleyen, mücadeleci, edilgen değil etkin olan, susan değil konuşan, soru soran, sorgulayan, isteklerinin peşinden giden, bireysel olarak kendini gerçekleştirme yolculuğuna çıkmaya cüret eden kızların kahraman olduğu kitaplardan bahsedeceğim. Bence onlar daha cici ve prensesse en prenses…

İlk kitabın adı Denizi Düşleyen Prenses. Aslında hikâyede iki prenses var. Biri dağda bir şatoda yaşıyor ve denizi düşlüyor. Diğeri ise deniz kıyısında bir şatoda yaşıyor ve dağları düşlüyor. İkisi de, merak ettikleri uzak diyarlara gitmek için kral olan babalarından izin isterler ancak elbette izin çıkmaz. Bunun üzerine her iki prenses de mutluluğu bulmak için atlarına atlayıp şatolarını terk ederler. Günlerce gittikten sonra çölün ortasında karşılaşırlar. Birbirlerine rüyalarını ve daha bir sürü şeyi anlatırlar. Sonra aralarında anlaşıp birbirlerinin şatolarına gidip yerleşirler. İlginç ve acı olan, her iki şato ahalisinin dönen prensesin başka bir prenses olduğunu anlamamasıdır. Hikâye, Serena ve Federica’nın bir süre sonra kendi istekleriyle ait oldukları şatolara dönmeleriyle biter. Kitabın arka kapak yazısında mutluluğu bulmak için çok uzak diyarlara gitmek gerekmediği yazıyor. Buna katılmıyorum. Ayrılığın aşka dahil olması gibi, arayışın da mutluluğa dahil olduğuna inananlardanım. Arayışların kadınlardan esirgenmesi, sorunlarımızdan biri değil mi?

Hırçın Prenses Goncagül ile devam edelim. Goncagül tam bir prenses mekaniğinin içine doğar. En saçma hareketleri bile pohpohlanır, krallara layık bir genç kız olarak yetiştirilmek istenir. Bukleler, danteller… Fenalık gelen Goncagül bir gün saçlarını keser, elbisesini doğrar, sonra da kendini yemeğe verir, tostoparlak olur. Saray halkını bir telaştır alır; böyle şişman bir kızı hangi kral ister! Her yol denenir, çare bulunamaz. En sonunda kral ve kraliçenin aklına kızlarına gerçekten isteğinin ne olduğunu sormak gelir. “Sonunda! Doğduğum günden beri bu ânı bekliyorum” der, Goncagül. İyice düşünür ve isteğini söyler; Goncagül’ün isteği bir prenses olmak değil bir bahçıvan olmaktır. Bu atipik hikâyenin sonunda okuyucuları, pek tatlı, atipik bir final bekliyor. Goncagül’ün doğduğu günden beri gerçekten ne istediğinin sorulmaması, hiç bir alternatif olmadan Prensesliğe koşullandırılması tanıdık bir haksızlık. Neyse ki Goncagül ne olmak istediğini biliyor. Federica, Serana ve Goncagül isteklerini belirleyip dillendirdikleri için avantajlılar. 

Goncagül ile bazı ortak noktalar taşıyan başka bir kitaba geçiyoruz, Bütün Gün Esneyen Prenses kitabına. Son derece stilize ve estetik çizimleri olan bir kitap, bu.

Bu hikâyedeki prenses bütün gün esniyor ve esnemek bulaşıcı olduğu için tüm saray ahalisi de onunla birlikte esniyor. Bu uyuşukluk geçsin, Prenses esnemesin diye kral her şeyi, her şeyi deniyor.  Ama Prenses yine esniyor, yine esniyor. Ta ki uşaklardan birinin, heyecandan dili dolaşan sakar oğlu ile ona yasaklanmış olan tüm harala gürele oyunları oynamaya başlayana kadar… İyi bir arkadaş ile özgürce oyunlar oynamak sadece esnemeyi geçirmez, benim bildiğim kadarıyla daha pek çok şeye iyi gelir… Oyun hayatın provasıdır. Bazı oyunların kız çocuklarından, bazı oyunların da erkek çocuklarından tamamen esirgenmesi, örneğin, yönetim kademelerindeki kadınsızlığı kaçınılmaz kılıyor. Kadının ve erkeğin birlikte yönetemediği topluluklar iki ayağının üzerine sağlam basamıyor, sekiyor. Bu kitabın prensesi, duyduğu sıkıntıyı dillendirmek yerine esneyerek pasif agresif bir yöntem geliştirmiş. Ancak şansı yardım ediyor da o uyuşuk kısır döngüden kurtuluyor. Şık saray odalarının dışında, doğada, hareketli, renkli bir hayata kavuşuyor. 

Kadınların hareketli, dışa dönük, istedikleri yere alıp başlarını gidebilecekleri hayatlar sürmelerinin önünde hep engeller olmuş. Kadının özgürleşme hareketinde bisiklet sürmenin önemli bir aşama olduğunu, bilenler bilir. Çok gerilere gitmeye gerek yok. 19. yüzyılın sonlarındayız. Bisikletten “dandik demir at” olarak bahsediliyor. Ve kadınların bisiklete binmesine hiç iyi gözle bakılmıyor. Bu aracı kullanan kadınlar erkeklerle bir anlamda eşitleniyor ve giyim stilleri de kullandıkları araca uygun olarak dönüşüyor. Şuşu ve Üçtekeri kitabında küçük kız çocuğunun aldığı doğum günü hediyesi bir bisiklettir. Şuşu hediyeyi kendi seçer. Ve bir kere üstüne bindikten sonra hiç inmek istemez. O kadar mutludur ki… Ben de Şuşu adına çok mutlu oluyorum bu kitabı okudukça. Ve kendi kendime, keşke şehirlerimiz daha çok bisiklet ve kadın dostu olabilse, diyorum. 

Şuşu’dan bir başka bisikletli kıza geçelim… Yine hareketli, acar bir kız çocuğu ile karşı karşıyayız. Adı Begonya. Ve Çilli. Çillerinden dolayı hiç istemediği şekilde dikkat çektiği için rahatsız. Onlardan kurtulmak için her yolu deniyor. Ama kurtulamıyor. İş, hayattan saklanmaya kadar varıyor. Ama saklanmak da nereye kadar? En sonunda kendini olduğu gibi kabul ediyor ve tekrar yaşamın içine, akranlarının arasına dalıyor. Elbette bisikletiyle. Bu kitabın pek çok sayfasında Begonya’yı bisikletinin üzerinde görebilirsiniz. Hatta odasının duvarında bile bisiklet resmi asılı. Ünlü aktris Julianne Moore’un kendi çocukluk deneyiminden yola çıkarak yazdığı bu güzel kitabın asıl odak noktası klasik güzellik kalıplarına takılıp kalmaktan kurtulmak. Çilli Begonya kitabının çizimlerinin de son derece dinamik ve başarılı olduğunu eklemeliyim. 

Bisiklet önemli. Ama eli ayağı tutan gitmek istediği yere zaten kalkar gider, diyebilirsiniz. Bu seferki kitapta başkahraman bir denizkızı. Onun derdi başka ve farklı bir çözüme ihtiyacı olacak… Şarkıcı Denizkızı kitabında anlatılan, Andersen Masalları’ndan aşina olduğumuz hikâye değil. Ve iyi ki de değil. Burada, çok güzel şarkı söyleyen Denizkızı Seval bir iş teklifi alıyor ve Korsan Lalib’in sirkine katılıyor. Kendi rızasıyla denizden ayrılıyor, sirkte de seyircisi de çok oluyor ama geri dönmek istediğinde Lalib onu bırakmıyor, hapsediyor. Seval tutukluluğa razı değilse de kendini çaresiz hissediyor. Ne yapabilir? Kaçmak için ayakları bile yok! Kurtuluşu dayanışma sayesinde gerçekleşiyor. Martı, anahtarı çalıp üzerine kilitli kapının açılmasını sağlıyor. Akrobat kız ise Seval’e ayakları olmasa da ellerini kullanarak gidebilmeyi öğretiyor. Ve bu sayede denizkızı denizine kavuşuyor. Bu hikâyenin sunduğu yaratıcı çözümü ve dayanışma modelini çok seviyorum. Bu sayede bir kadın karakter, istemediği bir yerde, istemediği bir şekilde tutuklu kalmamış oluyor. Seval kendi tercihlerini yapan, bunu dillendiren ve isteğini gerçekleştirmek için yardım alıp yeni yöntemler öğrenmeye kendini açık tutan bir karakter. 

Jüpiter’in Eteği kitabı ise incelikli dili, Türkçeyi başka çocuk kitaplarına benzemeyen kendine has şekilde kullanışı ile öne çıkıyor. Jüpiter, Güneş’in kızı. Her ikisi de güçlü, enerji dolu, kendini ifade etmekten sakınmayan karakterler. Göktaşları, uzak evrenler, gezegenler, mitolojik unsurlar arasında ilerleyen, baş döndürücü bir hikâye, bu. Çizimler de hikâyenin temposunu iyice yükseltiyor. Jüpiter’in, fırfırlı eteğiyle salınan, neşeli bir kız çocuğu olarak sunulmasını sadece heyecan verici bulmuyorum, bir de, bana ne oluyorsa, gururum okşanıyor. Kadın astronot haberleri okuduğumdaki gibi.

Uçan Salı kitabında ise bir Sibel var. Aklı hep uçmakta. Ama bir araç içinde uçmak değil, kendi olarak uçmak istiyor. Hazerfan Ahmet Çelebi başardıysa, o niye başaramasın? Sibel’in upuzun saçları, aslında bunlar manavın kızının saçları, Sibel’in kanatlarına dönüşür ve ver elini gökyüzü. Oldukça renkli, esprili, dinamik bir anlatıma sahip bu kitapta Sibel, düşleriyle gerçekleri sarmaş dolaş bir kız çocuğu olarak yaşamın içinde yol alıyor. Kız çocuklarını merkeze alan, onları yaşamak istedikleri maceralar için, arayışları ve buluşları için, güçlerini denemeleri ve güçlenmeleri için yüreklendiren, ne az büyüme hikâyesi dolanıyor, ortalıkta… 

Son kitap Küçük Feministin El Kitabı. Türkçeye çevrildiği ve ulaşılabilir durumda olduğu için memnunum. Bu kitabı okuyan kız çocukları, dünya kadınlarının eşit haklar için verdiği mücadelenin geçmişini, alınan mesafeyi öğrenebilirler. Kadınlık durumuna, onları bekleyen zorluklara dair bir farkındalık kazanabilirler. Öğrenilmiş çaresizlikler yerine yaratıcı mücadele yöntemlerinden haberdar olabilirler… Örneğin İsveç’te, öğrencilerin beden eğitimi derslerinde feminist savunma eğitimi almayı tercih edebilmelerine ne diyorsunuz? Böyle bir eğitim bu toprakların kadınlarının da işine yaramaz mıydı?

Tüm dünya nüfusunun yarısını kadınlar oluşturuyor. Kimimiz bisiklete binebiliyor, kimimiz ellerimizin üzerinde yürüyebiliyor, kimimiz şarkı söylüyoruz… Kimimiz şiir yazıyoruz, satranç oynuyoruz, icatlar yapıyoruz, astronot oluyoruz… Devlet başkanı olan da var. Kadınların elinden bazı şeylerin hiç gelmediğine, gelemeyeceğine, kadınların doğuştan dezavantajlı ve diğer cinse her anlamda bağımlı olduğuna, başka türlü bir kadın varoluşunun mümkün olmadığına, kadınları ve erkekleri ikna etmek her kuşakta daha zor olacak. Hele o kuşaklar böyle kitaplar okuyarak büyüyorsa…

Dahası

-Aslında bir madalyonun iki yüzü gibi… Bir de çocuk kitaplarındaki prensleri ve kralları yazmalıyım. Ama 8 Mart gibi, erkeklere adanmış tek bir gün olmadığı için herhalde onu ne zaman olsa yazarım… Kraliçem Olur musun?  kitabını o yazıya bırakayım, madem.

-Müzik Çocuğa Yakışır dosyasındaki Cadı ve Maestro’daki küçük cadının müzik yapmaktan vazgeçmemesi, müziği kendini ifade şekli olarak benimsemesi ve kendisini çevreye bu yolla kabul ettirmesi de güzel bir örnekti. İnci’nin Kitabı’ndaki İnci de merakını köreltmiyor, onun peşinden gidiyordu.

- Yeter Perisi lazım mı? Şu satıra kadar hâlâ okuyanlar, konuyla derinden ilgilenenler olsa gerek… Vejetaryen Külkedisi - Büyüklere Gerçekçi Bir Masal kitabı da sizin için. Hoşunuza gidebilir. 

Yazıda Geçen Kitapların Künyeleri


Denizi Düşleyen Prenses

Yazar: Stefano Bordiglioni

Resimleyen: Octavio Monaco

Çeviren: Tülin Sadıkoğlu

Can Çocuk, 2015

Hırçın Prenses Goncagül

Yazar: Fulvia Degl’innocenti

Resimleyen: Francesca Carabelli

Çeviren: Filiz Özdem

YKY, 2013

Bütün Gün Esneyen Prenses

Anlatan: Carmen Gil

Resimleyen: Elena Odriozola

Çeviren: Esin Güngör

Redhouse Kidz, 2011

Şuşu ve Üçtekeri

Yazan: Yıldıray Karakiya

Resimleyen: Başak Günaçan

Redhouse Kidz, 2014

Çilli Begonya

Yazan: Julianne Moore

Resimleyen: LeUyen Pham

Çeviren: Nurten Hatırnaz

Bilge Kültür Sanat, 2008

Şarkıcı Deniz Kızı

Yazan: Julia Donaldson

Resimleyen. Lydia Monks

Çeviren: Ali Berktay

İş Bankası Kültür Yayınları, 2015

Jüpiter’in Eteği

Yazan: Faruk Duman

Resimleyen: Mustafa Delioğlu

Can Çocuk, 2012

Uçan Salı

Yazan: Müge İplikçi

Resimleyen: Mustafa Delioğlu

Günışığı Kitaplığı, 2015

Küçük Feministin El Kitabı

Kapak, metin ve çizimler: Sassa Buregren

Çeviri: Ünzile Tekin

Güldünya Yayınları, 2015

0
8104
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle