10 MAYIS, ÇARŞAMBA, 2017

"Atomlar Yerine Kelimelerimiz Var"

İTEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali konuğu ve İkimizden Biri Uyuyor isimli kitabıyla tanıdığımız Josefine Klougart ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Romanınızın yer aldığı çevre öyle bir his yaratıyor ki, okuyucu kendini ağaç bir evde, kışın ortasında, hayat üzerine derin düşüncelere dalmış olarak bulabilir. Buna katılır mısınız? Ayrıca coğrafya düşüncenizi ve yazınızı nasıl etkiliyor?

Nazik sözleriniz için çok teşekkürler. Türkçeye çevrilmiş olduğum için minnettarım. Sorunuza gelince, her zaman, dünyadaki her şeyin, titreşimde olan bir enerji vasıtasıyla, karmaşık yollarla nasıl sürekli alışveriş içinde olduğunu anlamakla ilgilendim. İçinde fiziksel olarak bulunduğumuz oda, yalnızca bedenimizin dışında değil; şuurumuzun düşünmek için kullandığı bir nesne ya da fiziksel çevrenin boş kabuğu değil. Beden, zihin, yaşayan her şey ve artık yaşamayan her şeyle sürekli çalışan bir karşılıklı etkileşim var. Her an, etrafımızdaki her şeyle, hatta hafıza tarafından saklanmış ve dönüştürülmüş olarak, bir zamanlar etrafımızda olmuş olan şeylerle bile, mantıklı, duyumsal ve duygusal deneyimler aracılığıyla özel bir diyalog içindeyiz. Hayatımızı yaşadığımız yerler, geride bırakılmak üzere bize ait değil. Onları hayatımız boyunca yanımızda taşıyoruz. Bazen çok taze somut anılar olarak -eski dairendeki sabah güneşi, kapı eşiğindeki ayak seslerin, deniz kenarındaki nemli yazlık evde, büyükannenin kanepesindeki yünün verdiği his- bazen de dünya üzerine güçlü ya da belirsiz bir bilgi olarak, bedenimizin ve zihnimizin sesiyle bilinçaltında bize eşlik ediyor. Bir yerin kimliği bazen gece vakti, nerdeyse fark etmediğimiz bir isimsiz piyano sesi olarak, bazen de açık açık kendini göstererek ve bir yerin bizi ne kadar güçlü etkilediği konusunda şüpheye yer bırakmayacak şekilde geliyor.

Bize yazım sürecinizden söz edebilir misiniz?

Benim için yazmak temel olarak, yeni düşünceler düşünebilmek ve yeni bir anlayışa ulaşmak için yeni bir dil üretme çabası. Buna bir çeşit meditasyon olarak bakmayı seviyorum. Meditasyon özünde uhrevi değil, yazmak da seni somut, siyasi, karmaşık dünyadan ayırmak için bir dil kulesi oluşturmak için yapılmıyor. Tam tersine, edebiyat insan olma işini, dünyanın, bir toplumun, bir ailenin, ciddi bir aşk ilişkisinin parçası olmak konularını daha iyi anlama ve yeni diller yaratma çabasıyla ele alıyor. Bu yolla da insanlık bilincinin kapasitesini genişletmeye çalışıyor. Sevme kapasitemiz, gücü yönetme kapasitemiz, güçlü açık toplumlar kurma kapasitemiz. Edebiyat bir temel araştırma. Yazmakla ve okumakla meşgul olmak, organik ve eleştirel bir çeşit düşünme. İnsan dışı toplumlar üreten basit dogmatik düşünceler içinde kalmamak için hiç bitmeyen bir mücadele

Kitabın başlığı neye tekabül ediyor?

Kitap hafıza ve an arasında, aşk fikri ve onun somut tezahürleri arasında gidip geliyor. Başlık da, hem bir aşk ilişkisinin çözülmesi sırasındaki temel deneyime odaklanıyor. Yakınlık hissini kaybetmenin kederiyle, yavaşça elinden kayan insanın yanında çoğunlukla yatakta uyanık uzanırsın. Birbirini kaybeden iki sevgili ancak nadiren senkronize uyur. Sanki sırayla uyumak, geceye karışıp öylece yok olmamak için, kişilerden en az birinin dikkatini talep eden aşk ilişkisinin artan kırılganlığının bir işaretidir. Aynı zamanda doğru olabilecek bir başka bir yorum da eskiden bizi birbirimizin kollarında bebek gibi uyutan temel güvenin yoğun bir güvensizlik ve savunmaya dönüşmüş olmasıdır. Aynı anda bir odada iki korunmasız beden ve zihin olmaya cesaret edemeyiz. Birimiz uyanık kalmalı, birimiz sevmenin anısıyla birbirine bağlı iki bedene gece bekçiliği yapmalı. Birbirimize güvenmeyiz ve kendi bedenimizin bunu hatırlamasına da güvenmeyiz. En azından bedenimizin bunu uykuda unutma ihtimaline güvenmeyiz. 

Kitabınızda, genç bir kadının düşünce süreçlerini takip ettiğimiz hissine kapıldım. Bazen bir yerde donmuş bir his, bazen hayatında geçen üç önemli olay arasında gidip gelen bir his. Kitaptaki genel hissiyatı nasıl tanımlarsınız? 

Kitabın genel ruh hali melankolik. Yaşarken baş etmemiz gereken en temel ve en mühim işle meşgul: veda etmenin gerekli ve ağır işi. Bir zamanlar sevdiğin ya da belki hala sevdiğin, hatta hep seveceğin birine ‘elveda’ demek. Elbette sonunda da bu süreçte fark ettiğin temel mesele, her şeye veda etme zorunluluğu, dünyadaki her şeyin ödünç olması. Bu bilginin ağırlığı altında kırılmamak anlatıcının görevleri arasında. Her şeyin devam etmeyeceği farkındalığının vuruculuğuyla, acının içinden geçerek yaşamak. Aşk bize sonsuzluk vaat eder, ama sonsuzluk aşkın kontrolünde değildir. Yapılacak tek şey, acele etmek ve aynı nefeste dünyayı kendini kaybetmeden kaybetmenin bir yolunu bulmak. Bu süreç, özellikle de kurgu ve şiir tarafından ele geçirildiğinde, bir çeşit melankoli yaratır. Bedenin kendi üzerinde operasyonudur, deriyi kesip, eti kemiklerden ayırmak ve iliklerinin derinliğinde yaşayan bir şeyi dışarı çıkarmak. Zihnin kayıtları gözden geçirmesi, dilini, temel gramerini, bir zamanlar ana dili olanı kaybetmesi, doğru olmadığı ortaya çıkanı terk etmek zorunda kalması, hayal kırıklığı ve yine paramparça olmuş olan aşkın altında dağılması.

Edebiyat yoluyla söz ettiğiniz duygularla nasıl mücadele edilir? Sevilme, sevme, ait olma ve köklenme ihtiyacı hissiyle nasıl başa çıkılır?

Edebiyatı karmaşık bir iletişim olarak değil daha önce olmayan bir şeyi hayata getirmek olarak görüyorum. Edebiyat, bir çiçekten, bir ağaçtan ya da doğada olan herhangi bir şeyden farklı bir anlama sahip olamaz. Fakat, doğa bilimlerinin hayvanlar, bitkiler ve gezegenlere bakması gibi, bir edebiyat bilimi geliştirebiliriz. Edebiyat biliminin uygulaması okumak. Okumak, edebiyatın anlamının araştırması olmayabilir, biyoloğun bir ağacın anlamını araştırmasından daha farklı değil. Ağaca ya da kitaba bir bütün olarak bakma meselesidir. Nesnenin farklı parçalarının nasıl bir araya gelerek karmaşık bir yapı oluşturduğuna bakma meselesidir. Hücreler yerine cümlelerimiz var. Atomlar yerine kelimelerimiz var. Doğa kanunları yerine gramerimiz var. Tepki şemaları yerine edebi ya da şiirsel süreçlerimiz var. Bir ağacın yapraklarından güneşin yansıması yerine eski dünyanın sayfalardan yansıması var. Çocukluğunda evinin bahçesindeki eski ağaca tırmanmış ya da kilisenin arkasındaki elma ağacından elma yürütmüş herkes gibi, kişi bunları yaşamış olmakla değişir. İyi edebiyatla haşır neşir olduğumuzda değişiriz. Başka biri oluruz. Bir anlamda, okumak ölüme benzer, bir formda yok olup yeni birinde tekrar dirilmek gibidir.

Aşk arzusu ve ait olma arzusuyla bir insan nasıl başa çıkar sorunuza başka bir açıdan cevap verirsem, ölümü benimsemek, neyin sevileceği konusunda temel bir anlayışa yol açar. Dünyada bir evi olmak ne demektir? Biz, bir başkasının gözünden kendimiz oluyoruz. Ve bu sevgi ya da nefret dolu bakış içerisinde dünyada bir ev buluyoruz. Soluduğumuz hava üzerinden hepimiz birbirimize bağlıyız, birbirimize bakışlarımız ve elbette dil yoluyla dünyayı algılıyoruz.

0
1058
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle