01 ŞUBAT, CUMA, 2019

Zaman, Kimlik ve Özgürlük Üzerine Bir Diyalektik

İranlı sanatçı Saghar Daeiri kimlik sorunundan kültürel inşaya, metafizikten idealizme pek çok kavramı çeşitli paradigmalarda ele alıyor. Daeiri, “Yut Öp Yan” adını verdiği son serisinde toplumsal ve kültürel kimliklerle oynuyor, çelişkileri hedef gösteriyor ve rutin üzerinden sistemi sorguluyor. 

Zaman, Kimlik ve Özgürlük Üzerine Bir Diyalektik

Saghar Daeiri’nin Türkiye’deki ilk kişisel sergisi olma özelliği de taşıyan “Yut Öp Yan”, söz konusu sosyal deformasyonları yapı bozuma uğratarak grotesk bir tavırla alaşağı ediyor. Baskın ideoloji distopyalarının resmedildiği sergi, 4 Şubat’a kadar Merkür’de görülebilir.

“Yut, Öp, Yan” kulağa hem erotik hem de metafizik geliyor. Resimlerde de bunu görmek mümkün. Nasıl okumamız gerekiyor? Sergi ismini nereden alıyor? 

Proje bana geldiğinde ilk olarak serginin ismini belirledim. Ütopya (utopia) evrensel bir kelime, ütopik (utopian) de ütopyada yaşayan birey, mesela ben bu ütopyada/distopyada bir bireyim. Ben o kelimeyi çok kurcaladım. Türkçe’de nasıl onunla oynayabilirim, o diyalektiği verebilirim diye düşündüm ve bu ortaya çıktı. “Yut Öp Yan” yani yutar, öper ve yakar seni… Böyleydi, tam olarak benim kafamda olan distopik yaklaşım. Var olmayan ama vadeden, seni kandıran… Yani ömür boyu onunla yaşayabiliyorsun, onu hayal ederek yaşıyorsun. Onu bekliyorsun. Godot’yu beklemek gibi… Onu beklersin, onu bulursun, seni öper… Seni yakar… Acı, erotizm, hayal kırıklığı; sana pek çok şey yaşatabilir. Ama aslında asla gerçekten var olmaz.

Türkiye’de ilk kişisel serginiz. Sizi daha iyi tanıyabilmek adına, sanatçı kimliğinizden ve gelişim sürecinizden biraz bahsedebilir misiniz? Estetiğiniz ve üzerine çalıştığınız kavramlar, neye göre ortaya çıktılar?

Bunların hepsi domino taşı gibi. Şimdiye kadar yaptığım tüm seriler birbirini tamamlıyor aslında. Kendi açılımıma gelecek olursak, şöyle diyebilirim; yaşadığım toplumda canımı acıtan çarpıklıklar benim ana meselem. Genellikle bastırılmış kimlikler üzerine çalışıyorum. Kadın bir izlenilen olarak sıklıkla bu durumları daha çok dışa vuruyor, çalışmalarımda sıklıkla kadın figürlerine yer vermemin nedeni de bu.

İlk etapta feminist bir sanatçı olduğunuzu varsaymıştım ama...

Pek sayılmaz aslında ama öyle bir yargı oluşuyor bazen evet. Ben bir kere feminizm akımının, feminist düşüncenin, ideolojinin şu an günümüz hayatında çok da çalışmadığını görüyorum. Feminist olamıyorsun. Bu şartlarda biraz sloganik bir yaklaşım oluyor. Tabii ki tamamen reddetmiyorum, 60’larda, özellikle Amerika’da yaşanmış, çalışmış. Fakat içinde bulunduğumuz toplumsal gerçeklikte; Türkiye’de, İran’da ve bize benzer Orta Doğu topluluklarında feminist yaklaşım barınamıyor. Yani insan hakları savunulur, cinsiyet rolleri savunulur, aktivist olunur… Fakat ben hiçbir kalıp içine hiçbir zaman girmek istemedim hayatımda, feminist olmak da istemiyorum dolayısıyla. Ki nitekim de ben zaten çalışmalarımda kadınları da eleştiren sanatçılardan birisiyim. Fakat kadın olarak değil, yani bir cinsel kimlik üzerine değil… Kadınların da dahil olduğu dejenere sosyal kimlikler üzerine çalışıyorum. Egemen ideoloji neticesinde oluşan çarpık kültürel inşayı hedef alıyorum.

85 doğumlusunuz, oldukça çalkantılı bir dönemde büyümüşsünüz. Bunun üretiminize nasıl bir etkisi oldu sizce?

Savaş devrim vs. bunların hepsi çok yıpratıcı deneyimler bunları bir birey ve sanatçı olarak eleştirel bir gözle ifade etmeye başladım. Modernizm ne İran’da ne Türkiye’de ne de az önce bahsettiğim gibi bize benzeyen diğer Orta Doğu ülkelerinde tam olarak sindirilemedi. Modernizm dediğimiz kavram, asla gerçekleşmeyen bir ideale dönüştü. Öyle ki bu ideale ulaşma fikri, emperyalist düzeneğin sürdürülebilirliğine hizmet eden bir yapı ortaya çıkardı. Ben resimlerimde bu başarısız şartlanmayı işliyorum. Modernizmi yaşamaya çalışıyoruz, hatta yaşadığımızı varsayıyoruz ancak sindiremediğimiz için, o aşamadan geçemediğimiz için dışarıdan bir maske, bir kostüm etkisi yaratıyor. Üzerimizde eğreti duruyor. Ve kültürel olarak orda tam anlamıyla çözemediğimiz noktalar oluşuyor. Ben bu noktaları buluyorum. Bu noktaların sadece mevcut hükümet vs. ile de alakası yok. Daha derin… Yaşanan bir kültürel erozyon var. Zaten bunların hepsi kültürel yapıdan çıkan meselelerdir. Bu nedenle hiçbir zaman %100 politik bakış açım olmadı. Daha çok o kültürel meseleleri, sosyolojik temelleri eleştirdim her zaman.

Kullandığınız medyumlar neler? Bunları neye göre seçtiniz/seçiyorsunuz?

İran’da resim eğitimi aldıktan sonra yüksek lisansımı burada tekstil üzerine tamamladım. Sıklıkla eğitimim doğrultusunda materyaller kullandım. Fakat benim için malzeme kısıtlaması hiçbir zaman olmadı. Denemeyi seven bir sanatçıyım. Dolayısıyla ben ressamım diye kendimi kapatmadım; diğer medyum ve bir materyallerde, “Şunu da kullanmayayım…” diye kısıtlamadım. Yeter ki oradaki konuma hizmet edebilsin… Mesela bu seride tekstil malzemelerini nedense kullanamadım, buradaki ilk solo sergim olduğu için kendimi net ifade etmek istedim. Tekstil tehlikeli bir malzeme, dekoratif anlaşılabilir. Bu nedenle dikkatli kullanmaktan, amacına hizmet etmesinden yanayım. Örneğin önceki bebekler serimde hizmet ediyordu. Kasnak anne rahmini, dünyaya gelişi ifade ederken çok işime yaradı. Fakat bu seride kullanmadım, belki ileride… Bu benim ilk solo sergim ve dediğim gibi konuya hizmet etmesi gereken malzemeleri kullanıyorum. Mesela sulu boyayı ilk defa kullandım. Hayali, gerçek dışı, asla oturmayan imgelerden bahsediyorum. Dolayısıyla baktım ki sulu boya daha çok hizmet eder.

Boyama tekniğiniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

Serideki resimlerin yaklaşık %80’inde sulu boya kullandım. Burada iki dünya arasındaki geçişleri sağlıyorum; fiziksel dünya ve ahir dünya. Yani şu an ve geleceği beklenen. Belirli yerlerde konuma hizmet ettiği için akrilik boya da kullandım. Resimlerimde o ütopik idealin hayaline hapsolmuş figürler var, onları daha keskin vermeliydim. Resimlerin kalanı ise sulu boya. Tuval üzerine ilk kez sulu boya denedim ve teknik olarak oldukça zorlayıcıydı.

“Yut, Öp, Yan” tek bir seri. Ben serileri bir çeşit mesele çözümleme sistemi olarak görüyorum güncel sanatta… Özellikle politikse. Sanatçı meselesini bulur ve onu kafasında çözümleyene kadar işler… Bu seri bize sizden neyi/neleri söyleyebilir?

Aslına bakarsanız bu seride sadece İran değil benim meselem. Ben göç ettikten sonra, eleştirdiğim şeyleri uzaktan daha net izleme şansım oldu. Çünkü içerisindeyken her zaman tam anlamıyla göremeyebiliyorsunuz. Alışıyorsunuz, normalleştiriyorsunuz… Ben meselenin burasındayım. Alışkanlık hâline gelmiş davranış biçimleri benim için çok önemli. Tüm o otomatikleşmiş rutin, kendi içinde sistemin çarpıklıklarını ele veriyor. Oryantalizm dediğimiz şey, batı tarafından kabul edilen küçümseyici manasında, budur. Ben bunlardan sıyrılmak için göç ettim. Perspektifim genişledi ve daha geniş görme şansına sahip oldum. Diaspora bir kimlik elde ettim. Fakat etnik kökenim kimliğimin tamamını oluşturmuyor. Seriye dönecek olursak, idealizasyon benim kilit noktam. Resimlerimde olası cenneti; empoze edileni, vaat edileni ele aldım. Hepimizin yaşadığı ve içinde olduğu, benim de onla büyüdüğüm bir garanti anı hadisesini… Bu cenneti garantiye almak olur, daha iyi bir yaşamı garantiye almak olur… Her kesimde her inançta var olabilecek bir durumdan bahsediyorum. İran’da tabii durum daha sistematik ve empoze ediliyor. Ben bunları eleştiriyorum. Benim de içinde büyüdüğüm bir algı örneğin; cennet meselesi, ütopik, vaadedilen. “Şunu yaparsan şöyle olur…”lar, şartlandırılmış birtakım mekanikvari davranış biçimleri bize dayatılıyor. Asla gelmeyecek bir geleceğin hayaliyle yaşıyor ve arada kalıyoruz.

Çalışmalarınızda İran Bahçeleri resmedilmekte, bu bir cennet betimlemesi mi yoksa ütopik ve ironik bir alegori mi? Daha önce İran Bahçeleri’ni kullanmış mıydınız peki?

İran Bahçeleri aslında bir mekân tasvirinden çok temel bir fikirdi benim için, çok müsait bir zemindi de diyebilirim. Benim kullandığım mekânlar fark edersiniz ki belirli bir sosyal kimliği bir araya toplayan, idealize edilmiş mekânlar oldu şimdiye dek. Modern insan için okul, alışveriş merkezleri, kafeler kullandım mesela. İran Bahçeleri de aynı şekilde idealize edilmiş, metaforik olarak cenneti temsil eden mekânlar. Ben bu mekânların da yardımıyla, toplumun belirli kesimlerinin sistematik bir şekilde devam ettirdikleri çarpık kültürel inşayı eleştiriyorum. İran Bahçeleri’ne dönecek olursak, ben %100 şurası İran Bahçeleri’dir demiyorum. Daha alegorik kullandım. Tabii İran Bahçeleri’nin resimlerime de yansıyan özellikleri atlanmamalı... Yapısal olarak mimarisi çok önemli, birtakım nitelikleri vardır örneğin. Minyatürlerde de çok sık görülen bu bahçelerin perspektif deformasyonları oluyor, akademik perspektif algısıyla uyuşmuyorlar. Farklı bir biçimde kullanımı ve biraz daha sizin de dediğiniz gibi daha metafizik bir boyutu var. Perspektif her an değişebilir. Çünkü cenneti temsil ediyor. Serimde sıklıkla kullandığım imgeler, hepsi cennette beklenen olası nesneler.

Cinsiyet rolleriyle ilgili ne düşünüyorsunuz? İran son dönem tarihi dinamik bir ülke. Bu radikal atmosfer içinde büyümüş bir sanatçı olarak kültürel inşanın geleceği adına düşünceleriniz neler? Bakış açınız kadın kimliğine ne vadediyor?

Resimlerimde sıklıkla kadın figürlerini kullanmam yanlış anlaşılabiliyor. Ama bu kadınlar farkındaysanız oldukça maskülen figürler. Bunun nedeni ilk senelerimde Tahran kafelerinde İran’ın lezbiyen kadınları ile çalışmam sanıyorum. Yani lezbiyen derken, aslında bir tarafın erkek partnere dönüştüğü heteronormatif ilişkilerden bahsediyorum. Öyle bir bastırılmışlık söz konusu ki özgür olmak adına bu şekilde ilişkiler yürütüyor bazı genç kadınlar… İlerisini öngöremediğim bir kültürel erozyon söz konusu. Dolayısıyla cinsiyet rolleri, yönelimler, cinsel kimlikler… Bunların hepsinin birbirine girdiği çarpık bir kültür inşa ediliyor. Hormonlarla, kimden hoşlandığınla, cinsiyet tercihinle alakalı değil de özgürce bir şeyler yaşamak adına dayatılanlara uydurduğun bir kimlik diyelim. İşlerimdeki androjen figürlerin arkasında hep bunlar yatıyor.

Kültürel inşa diye bahsettiniz. Antropolojik olarak baktığımızda bu erozyon nerelere dayanıyor?

Kültürel erozyon baskın ideolojinin olduğu her yerde var. Türkiye tarihinde de var. Bakın haremlerden bahsediyoruz. Minyatürlere baktığımızda eşcinselliğin işlendiğini görüyoruz örneğin. Ama bu dayatılanların ürünü. Tercih değil o orada. Bastırılmışlıktan, kısıtlanmaktan öyle çeşitli cinsel eğilimler çıkıyor ki. Türkiye’de de var fakat İran’da daha sık görüyoruz. O yüzden benim çizdiğim figürler hep o kimliklerin arasında, o geçişleri izliyoruz. Figürlerimde erkekler de var. Onlar da androjen dediğim gibi, cinsel kimlikleri oturmuyor. Bu yaşananlar gibi. Hayvanlar da aynı şekilde. Yani burada kullandığım hayvanlar da sembolik olarak o ehlileştirilmenin bir parçası. Resimlerimde kullandığım havuzlar da oluşan bu suni yapıya gönderme niteliğinde.

Serideki resimleri incelemeye geri dönersek… Bu figürler ne yapıyor burada? Nasıl buraya bağlandılar?

Buradaki figürlerin varlığı elbette biraz gerçek dışı, biraz simgesel. O yüzden deformeler. Burada bir cennet temsili var, bu temsilde kadınlar örneğin huri olmalı. Huri güzeldir, sonsuz hizmet vaat eder. Benim kadınlarımda ise bir terslik var. Aslında yakalayamadığımız bir güzellikten bahsediyorum burada, bir türlü varamadığımız bir ütopyadan. Seride bir resmime Farsça “Cenneti Beklerken” yazdım. Yarısı mevcut bir tabela şeklinde. Bu figürler bunu yaşıyor. Cenneti beklerken o anımızı unutuyoruz aslında… Figürlerim deforme, çünkü asla gerçekleşmeyeceği bekliyorlar. Bu yolda pek çok şey yapıyorlar ama olmuyor işte. Kitsch duruyor. Bu hepimizin başına geliyor. Yani o formatı yakalayamıyoruz. İstenen hiçbir zaman elde edilemiyor, ne yazık ki maddesel kalıplar içinde var olduğumuz sürece olmuyor. Ve biz bir gün hepsinin olacağına inanıyoruz, cennetin geleceğine… Ama o cennet aslında gerçek değil. Benim bakış açıma göre değil. İşte tüm bunları grotesk bir mizahla yargılamaya çalışıyorum resimlerimde.

Konuştukça neler çıkıyor… Gelecek ve an da bir etken diyebiliriz o hâlde?

İşte gerçek, olası gelecek ile de ilgili aslında… Siz çok güzel tercümanım oldunuz, bazen resmederek ifade ettikleriniz için sözleriniz eksik kalabiliyor. Soyuttan somuta geçmek çok zor oluyor bazen. Üzerine konuştukça, ifade ettikçe daha da şekilleniyor. Ben çok didaktik olmayı sevmiyorum da. Benim resimlerim hep “an”a göredir. Şöyle söyleyeyim, bireylere hayal ettirilen ve idealize edilen her şey, onları andan koparır. Tüm hayatını adadığın bir şeyin gerçekleşmemesinden, tüm anlarının suistimal edilişinden bahsediyorum. İki zamanda da yaşayamamaktan. Bu durumu cennet fikri üzerinden işliyorum. Metaforik olarak fiziksel yaşam ve ahir zaman olarak ayrılabilir… Elde edemeyen maddesel olarak yakalayamadığımız her şey için geçerli fakat.

Resimlerinizde sıklıkla kullandığınız kontrast tonlar, grotesk estetiğinizden mi kaynaklanıyor? Yoksa başka bir nedeni var mı?

Aslında biraz daha sakinleştim. Geldiğim toplum son dönemde çok badireler atlattı. Özellikle benim neslim çok bastırıldı. Çağdaşlarımdan diğer sanatçı meslektaşlarım da benzer estetik kullanıyor. Ve sanki bu biraz dışavurumculuk ile alakalı; bahsettiğiniz kontrast tonlar canımı acıtan her şeyi dışa vurmamı sağlıyor. Çok agresif ve ekspresif bir yaklaşım oluyor. Renklere gelecek olursak, cesaretli bir boyamam var, neredeyse hiç bakmıyorum paletimdeki skalaya. Yani hiç öyle “Şu bunla uyuşmayabilir …” gibisinden bir derdim olmadı. Zaten ben eskiz de kullanmıyorum. Fotoğraf, projeksiyon vs. bir yerden referans da almıyorum. Direkt uygulamaya geçtiğim için, fırça darbelerimi takip ediyorum.

0
5736
4
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle