29 AĞUSTOS, PAZARTESİ, 2016

Yolculuk Nereye?

Bu yıl “anavatan” kavramına odaklanacak olan 5. Uluslararası Çanakkale Bienali’nde çalışmaları sergilenecek Reysi Kamhi ile bienal vesilesiyle bir araya geldik. Sanatçıyla bienalde sergilenecek "Orda Bir Ev Var Uzakta" serisi, mekân ve hafıza arasındaki ilişki, son sergisi olan “Düşünce Bahçesi” ve günümüzün güncel sorunları; göç, aidiyet ve kimlik üzerine konuştuk.

Yolculuk Nereye?

“Anavatan ebedi bir değer değil, daha çok özgül bir teknolojinin işlevidir; yine de onu yitiren acı çeker. Çünkü o anavatana, çoğu gizli olan ve bilinç düzeyine çıkamayan birçok bağ ile bağlıyızdır. Bu bağlar koptuğunda ya da koparıldığında, birey bunu büyük bir acıyla, adeta en derindeki varlığının cerrahi bir müdahaleye uğraması gibi deneyimler”     ~ Vilem Flusser (1920-1991)

Bilmeyenler için 5. Uluslararası Çanakkale Bienali’nden ve bu süreçten biraz bahseder misiniz?

5. Çanakkale Bienali, “anavatan” kavramına odaklanarak başlıca temasını göç olarak nitelendiriyor. Bienal ekibi  tüm sanatçıları, gündemimizde önemli bir yeri olan ve bugün küresel bir bağlamda da karşımıza çıkan anavatan kavramını, birey ve toplumlar için içerdiği anlam ve sorunsalları değişik boyutlarda ele almak üzere davet ediyor.

Ben de herkes için değişik anlamlar ifade eden bu kavramla kendi üretimim üzerinden bir ilişki kurmak adına, öncelikle Çanakkale’ye gitmek ve oranın kent hafızasından beslenerek yeni bir iş üretmek istedim. 

Bienaldeki karakalem çizimleriniz bana daha önceki dönemlerde yaptığınız hafıza temalı mekânlar ve içinde bulunan eşyalarla ilgili eserlerinizi anımsatıyor. Sizin için mekânların hafızası ne ifade ediyor? İsterseniz anavatan gibi çok hassas bir konuyla ilgili konuşmadan önce bununla başlayalım…

Pierre Nora, çok sevdiğim kitabı Hafıza Mekanları’nda hatırlama eylemini, “kaybolmuş olarak görülen her şeyin toptan algılanışı” olarak tanımlar.[1] Tanık olma, arşivleme, anlamlandırma ve geçmişin su yüzüne çıkarılması aşamalarını iz peşinde koşmaya benzetir. Bu sebeple de hafıza kişisel bir arşiv gibidir. İnsanlar bazen hatırlayabilir, bazen de unutabilir ama mekânlar bu anlamda yaşamaya ve hatırlamaya hep devam eder. Bir mekân işlevini kaybetse de, dönüştürülse de geçmişe dair bugünün içinde pek çok söz söylememize vesile olur. Modern yüzyılın dayatmış olduğu değişim, dönüşüm ve hıza rağmen, mekânlar hatırlanması zor olan şeylerin birer kayıt deposu gibi belki de.

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Mekân ve hafıza demişken bu ikilinin tabiat anayla olan ilişkisine de değinmek istiyorum. En son serginiz “Düşünce Bahçesi” Galata Rum İlkokulu’ndaydı. Orada  bahçeyi kütüphaneye, kütüphaneyi de bahçeye taşımıştınız. Bu belki yine mekân ve hafızayla birlikte kurguladığınız tatlı bir oyundu. Bienaldeki çizimleriniz de göz önüne alındığında doğa, mekân ve hafıza arasındaki döngüyü ne şekilde etkiliyor? 

Şehir içinde birer kalıntı olarak karşımıza çıkan terkedilmiş yapıları kaplayan ilk şey belki de doğa. Örneğin çürümüş, bomboş bir evin ön kısmını tüm yapraklarıyla, dallarıyla ele geçirebiliyor. Bitki örtüsü kalın bir tül gibi geçmiş yaşam hikayelerinin üstünü örtebiliyor. Ve insanın her şeyi yönetme dürtüsü doğa için de geçerli. Belki de bu kalıntılar kendi başlarına var olma haklarını işlevini kaybetmiş yapılar içinde kendiliğinden türeyerek gösteriyorlar.

Doğanın mekân ve hafıza döngüsündeki yerini konuşurken, biraz da bienalin ana teması üzerinde durabiliriz. Göç, aidiyet, kimlik ve konut… Modern yaşamın paradigması haline gelen anavatan kavramı sizce doğanın da etkileşimiyle birlikte göç ve aidiyet ilişkisinde nasıl bir model çiziyor? 

Anavatan her şeyden önce insanın aidiyetliklerine ilişkin bir kavram. İnsan anavatanına, evine kök salar. Burada anılar oluşturur, ilişkiler kurar. Evi kendisinin merkezidir. Bu merkez üzerinden gerçekleşen her değişim, kentle kurulan ilişkiyi ve kişinin hafızasını önemli şekilde etkiler. Bugün boş kalan, çürüyen, yeniden sahiplenen, doğa tarafından ele geçirilen evlere baktığımızda mekânla birlikte, bir zamanlar içinde yaşayanların hafızasına da işaret etmiş oluyoruz. 

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Orada Bir Ev Var Uzakta isimli serinizde terk edilen, boşalan evlerin hayalet kütlelere dönüşümünü ve bunun sivil mimari açısından devamlılığını irdeliyorsunuz. Çizimleriniz bana “ev” kavramını, yaşanmışlık duygusunu ve Nietzsche’nin “amor fati” (kader aşkı) öğretisini düşündürüyor. Resmettiğiniz hayalet evlerin kaderiyle ilgili ne düşünüyorsunuz

İnsan, anne ve babasını kendi seçemediği gibi, doğduğu toprağı da kendi seçmez. Dolayısıyla anavatan kavramı kadersel bir olgudur. Tıpkı ailene duyduğun koşulsuz sevgi gibi toprağına da benzer duygularla bağlanırsın. Bugün “hayalet kütleler”e dönüşmüş bu evler, kent hafızasında neredeyse işlevsizleşmişlerdir. Kimisi yorgun düşmüş, kimisinin sakini değişmiş, kimisi neredeyse yıkılmaya yüz tutmuştur; yine de hepsi bir dekor, bir yüzey gibi şehir sokaklarının içinde ayakta kalarak varlığını sürdürmeye devam eder. Bildiğim kadarıyla “ev” lerin eski sakinleri, her sene Çanakkale’ye yaptıkları gezi sırasında (ne yazık ki henüz katılma fırsatım olmadı) kendi mahallerini gezmekte, eski evlerinin önünden geçer. Ve bu dekor içinde kendi bireysel hafızalarıyla baş başa kalır. Bence kader aşkı da böyle bir şey.

  • Reysi Kamhi, Orda Bir Ev Var Uzakta serisi, from the series A Faraway Place, 2016
  • Reysi Kamhi, Orda Bir Ev Var Uzakta serisi, from the series A Faraway Place, 2016
  • Reysi Kamhi, Orda Bir Ev Var Uzakta serisi, from the series A Faraway Place, 2016
  • Reysi Kamhi, Orda Bir Ev Var Uzakta serisi, from the series A Faraway Place, 2016
  • Reysi Kamhi, Orda Bir Ev Var Uzakta serisi, from the series A Faraway Place, 2016

Reysi Kamhi, Orda Bir Ev Var Uzakta serisi, from the series A Faraway Place, 2016

Amor fati, “ev” kavramının kaderi demişken İstanbul’u anmamak olmaz. Hepimizin bildiği üzere son birkaç yıldır İstanbul’un yaşamsal alanları “kentsel dönüşüm” adıyla içimizdeki bütün kavramları karıştırıyor. Hatta yok ediyor. Bu dönüşüm bana çoğunlukla Ogilvy’nin “Existentialism and the Environment” (Varoluşculuk ve Çevre) adlı çalışmasında bahsettiği çevresel hareketlerin hep bir sorunu oluşturma söylemini anımsatıyor. İstanbul, göç yolculuğu, konutsal kimlik ve kentsel dönüşüm size neler hissettiriyor? 

1950’lerden itibaren İstanbul her zaman çok göç alan bir şehir oldu. Şehir, göçlerin etkisiyle büyük bir hareketlilik içine girdi. 80’lerden itibaren de kentsel dönüşüm projeleri hız kazandı. Yaşanan kentsel dönüşümler, bir yandan İstanbul’u diğer büyük kentlerle aynılaştırırken, diğer yandan da kendi dinamikleri içinde çeşitli ayrışmalara sebep oldu. Kentin önceki yapısı sürekli unutturulduğu, yeni bir kent hafızasının oluşturulmaya çalışıldığı bir ortamda, ilk dönem işlerimde sıklıkla kent hafızasına odaklanarak şehir içindeki kimi mekânlara ve bu mekânlara hayat veren öznelere yönelmiştim. Her şeyin çok hızla değiştiği bir çevrede, yaratılan bu yeni dünyanın nasıl dönüştüğünü anlamaya çalışmak da doğal bir tepki.

Bütün bu derin mevzuların üstüne bitkilerle ve mekânlarla olan ilişkinizden feyz alarak mimariyle ilgili bir sorum olacak. Günümüzde gündemde olan konulardan birisi de eko mimari. Örneğin dikey alanlarda yeşillendirme çalışmaları ya da binaların dış yüzeylerinden olabildiğince yararlanma fikri… Şu ana oranla oldukça fütüristik sayılabilecek bu projeler sizce mekân, hafıza ve doğa arasındaki döngüyü nasıl etkiler? 

Sorun üzerine düşününce aklıma ilk çağrışım yapan şey yakın zamanda İstanbul Modern’de gittiğim “Yok Olmadan” sergisi oldu. Sergi kataloğunda yazar ve çevreci Richard Heinberg’in söylediği gibi nüfusun hızla arttığı, kaynakların azaldığı, pek çok canlı türünün neslinin tükendiği ve yıkıcı iklim değişikliklerinin yaşandığı devrimizde ‘sürdürülebilirlik’ bir ölüm kalım meselesi seviyesinde önemli bizim için.  Eko mimari de bu bağlamda bize sunulan, dediğin gibi fütüristik bir proje. Doğanın insan yaşamında çok önemli bir yeri var ve burada her şey bir uyum içinde bir arada yaşar.  Mekân ve hafıza açısından bakacak olursak, Sabahattin Ali’nin Bir Orman Hikayesi’nde anlatmak istediği gibi doğanın çocuklarımıza bırakabileceğimiz bir miras olarak varlığını sürdürebilmesi benim için de çok önemli.

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Kapanışı, üzerine konuştuğumuz, 5. Uluslararası Çanakkale Bienali’nde de işlenen, bütün kimlik ve aidiyet olguları üzerine bir soruyla yapmak istiyorum. Bienalde altı çizilen konular ve sizin sergilenecek işlerinizin ışığında sizce günümüz dünyasında “yolculuk nereye”? 

Bienal için çizimini gerçekleştirmiş olduğum bu terkedilmiş monokrom ev imgeleriyle bugün burada olmayanlara ve geride kalan izlere vurgu yapıyorum. Aslında bu evlerin tam olarak gerçek sahiplerini de bilmiyorum, benim için anonimler. Yahudi mahallesinde yer alan evlerden olduğunu düşündüğüm için bir zamanlar bu topluluğa aitti diye tahmin ediyorum. Ancak ister politik, ister ekonomik, ya da kişisel sebeplerden ötürü olsun, göç dalgası bir gün hepimizin başına gelebilecek bir durum. Dolayısıyla yolculuk nereye tam bilmesem de “orada bir ev var uzakta”.  

[1] Pierre Nora, Hafıza Mekanları, çev. Mehmet Emin Özcan, (Ankara: Dost Yayınları, 2006), 17.

0
5877
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle