27 ARALIK, SALI, 2016

Sınırlar ve Yörüngeler Üzerine Notlar

Bu seneki “Sınırlar ve Yörüngeler” sergisi politik şuuru ve estetik algısı yüksek işleri bir araya getiriyor.  Çağdaş sanat denilen şeyin beceriden çok ‘fikir’le yapıldığını bilen, fikri zemini (ya da politik zemini) kuvvetli olan ama sanatsal beceriyi, yani işin estetik yönünü de ihmal etmeyen işler bunlar. ‘Yeni ve genç’ sanat alemi için iyi bir haber bu.

Sınırlar ve Yörüngeler Üzerine Notlar

Politik şuurun belirleyici olduğu işlerle başlamak isterim. Sergide bence ‘en politik’ ve çarpıcı işlerden biri Baran Çağınlı’nın Askeri Manzara adlı fotoğraf serisi. Bu seri çok basit ama çok etkili bir şey yapıyor: Bir askeri gözetleme kulesinin içine girip, oradan görünen manzarayı kaydediyor. Bu bilgi olmadan baktığınızda Anadolu’nun herhangi bir yerinde bir bozkır manzarası gibi görünen şey, bilgiyle birlikte politik bir ters-yüz etme ve bir militarizm okumasına dönüşüyor. ‘Merkez’den bize bakan o militer, panoptikon göz ne görür? Onun gördüğü ‘özne’ ne hale gelir? Merkezi iktidarın gözünü sorgulayan ve militer kodları söken bu iş aslında Bağan Çağınlı’nın daha önceki, askeri ve politik hegemonya simgelerini sorguladığı işlerin bir devamı gibi.

Eda Aslan da Kamp Armen adlı yerleştirmesinde, Baran Çağınlı gibi ‘politik bir manzara’ sunuyor. Benjamin’in ‘tarih’ anlayışına (tarihin tüylerini tersten taramak ve tarihteki çatlaklara, yokluklara bakmak) yaslanarak, Kamp Armen’in yıkılmış duvar parçalarını tekrar kuruyor ve birer arkeolojik nesne gibi cam bir çerçeve içinde sunuyor. Geleceğe yapılmış kültürel ve politik bir müdahale gibi. Tarihi parçalar ve buluntular üzerinden okuyacak ‘müstakbel arkeologlara’ bir malzeme ya da şimdinin gözüne gelecekten sunulan alternatif bir tarih okuması. Kamp Armen’in Hrant Dink’in de ‘büyüdüğü’ yetimhane olduğunu, bu ülkede yaşanan felaketlerin tanığı olduğunu ve bu yetimhanenin yıkılmasının bu tarih tortusunu ortadan kaldırmaya yönelik bir hamle olduğunu bilmeyen yoktur herhalde. Neyse ki yıkılmadı o kamp. Türkiye bu tip hafıza mekânlarını yıkmakta çok maharetli bir ülkedir. 

  • Baran Çağınlı, “Military Landscape”, 2016C-print, diasec  3 parça  55x36 cm (her biri)
  • Baran Çağınlı, “Military Landscape”, 2016C-print, diasec  3 parça  55x36 cm (her biri)
  • Baran Çağınlı, “Military Landscape”, 2016C-print, diasec  3 parça  55x36 cm (her biri)

Baran Çağınlı, “Military Landscape”, 2016

C-print, diasec  3 parça  55x36 cm (her biri)

Yıkılan şeyler demişken, Akın Güreş yıkıntı manzalarını resmettiği ve ‘yıkımlar arasında bir anlam’ arayan tablolarından da bahsetmek isterim. Yükseliyoruz adlı siyah beyaz tablosunda Babil’i, Mezapotamya’yı ya da Antik Yunan şehirlerini hatırlatan bir ‘yıkılmış uygarlık’ görüntüsünün içinde kıpırdayan, hayata dönen bir şeyler var. Bu distopik görüntü aslında, yıkıntıların ve parçaların barındırdığı anlamlara düşkün olan ‘Benjaminvari’ gözler için bir yükselme ihtimali de barındırıyor. Tabii o ‘yıkılmış’ şehir görüntülerinin bize çok uzak olmadığını, tarihsel bir anı olmadığını da biliyoruz.

Sergide Akın Güreş’in ‘yıkım manzarası’yla tuhaf bir şekilde örtüşen Tortu diye bir yerleştirme de var. Didem Erbaş ve Eren Sulamacı’nın ortak ve açık uçlu bir ‘sohbet’ gibi ürettiklerini söyledikleri bu işler, terk edilmiş bahçelerin fotoğraflarını ve yoğun çağrışımlarla yüklü coğrafi parçaların çizimlerini ve başka manzaraları bir araya getiriyor. Bu yerleştirmeye Paul Celan’ın Gece şiirinden ‘Çakıl taşı ve moloz yığını… bir taş, ötekini hedef alan’ dizelerinin eşlik etmesi de manidar. Celan, Yahudi Soykırımı sonrası yazmaya, dille kendine bir oyuk açmaya çalışan bir şairdi. Gerçekten de o akıl almaz ‘vahşet tortusu’yla baş etmeye çalışıyordu. Dili de, tıpkı Bilge Karasu gibi, ‘o karanlığın içinde yaşayabilen tek şey’ olarak, tek kurtarıcı tortu olarak tanımlıyordu. Bu açıdan Tortu adlı bu yerleştirme çok katmanlı bir okumayı, başlı başına bir yazıyı hak ediyor. 

  • Didem Erbaş & Eren Sulamacı “ Başarı Ödülü”  “Tortu”, 2016Yerleştirme, Kağıt üzerine füzen, C-print
  • Eda Aslan, “Başarı Ödülü”“Kamp Armen”, 2016, Yerleştirme
  • Berkay Tezcan, “İsimsiz”, 2014C-print, diasec 168x70cm“Kan ve Mülk” Fotoğraf Serisinden

Berkay Tezcan, “İsimsiz”, 2014

C-print, diasec 168x70cm

“Kan ve Mülk” Fotoğraf Serisinden

Sergide, yine ‘tuhaf’ bir şekilde Celan’ın bahsettiği ‘taş’ı çağrıştıran bir iş var. Dilara Göl, bir ‘delinin hatıraları’ denebilecek bir hikaye için bir eskiz defteri üretmiş. Eskizler de sürekli bir motif olarak ‘taş’ı görüyoruz. Delinin elindeki taş, o taşa yüklenen anlam ve şahsi bir intikam yöntemi. O taşı her an toplum denilen akıl düzenleme enstitüsünün camına fırlatabilecek bir ‘deli’nin izini sürmek, bütün kontrol mekanizmalarına meydan okumanın da bir yolu olabilir.

Hilal Güler ise defter yerine, yine yırtılmış defter sayfaları gibi duran, Kasten Boş Bırakılmış Kitap adlı bir iş üretmiş. Fikir basit ama etkileyici: Kitapların arkasında bir matbaa zorunluluğu olarak boş bırakılan sayfaları bir araya toplamış. Enteresan bir detayı ana figür haline getiren iyi bir ‘fikir’ işi bu.

Sergideki basit ama etkili bir fikre yaslanan işlerden biri de Rabia Çelik’in videosu. Metafizik adlı videoda ressam gelir, bir merdiven çizer ve sonra o merdivene tırmanıp kadrajdan yok olur. Sanat-gerçek ve oyun meselelerine dair bir düşünme pratiğine yol açabilecek, zekice bir iş. 

  • Sedat Ayhan, “Cadılar Bayramı 3”, 2015,Tuval üzerine yağlı boya, 100 x 150cm
  • Hilal Güler, “Kasten Boş Bırakılmış Kitap”, 2016Yerleştirme, 32x17 cm

Hilal Güler, “Kasten Boş Bırakılmış Kitap”, 2016

Yerleştirme, 32x17 cm

Sergideki bir diğer video iş ise bir ‘imkânsız mekân’ kurgusu sunuyor. Ece Erbil’in İçeri Gel adlı videosu bütün mekân öğelerinden arındılmış, boş, ‘beyaz’ bir yüzeyde hareket eden, beyazlara bürünmüş bir figürü sergiliyor. Yarattığı meditatif etkiyle, bakanları imkânsız bir mekâna, bu dünyanın dışına çıkmaya çağırıyor. Yarattığı hafif ama yoğun hisle kayda değer bir iş. Duru bir beyazlıktan başka bir şey sunmadığı için de, karla kaplı bir vadi gibi, bir arınma deneyimi de vadediyor. Soyutlamanın gücünü kullanan bu iş, aslında kendine özerk bir alan yaratıp, izleyeni oraya çağırıyor.

Son olarak, Şeyma İnci’nin Oyun ve Gerçeklik adlı yerleştirmesinden de bahsetmek isterim. Çeşitli objeleri farklı bölmelere yerleştiren bu iş, 14. yüzyıldan itibaren Avrupa’da görülen o ‘nadire kabineleri’ni hatırlatıyor. Tuhaf, küçük objelerden bir mikro-kosmos yaratıp, yine bakanı başka bir alana davet ediyor: Bir harikalar diyarı kutucuğu, keşfedilecek küçük detaylar ve yürünecek kıvrımlar. Dikkat kesilmeye ve yavaşlamaya yönelik bir davet gibi.

Sergide Maral Hekimyan, Savaş Karabacak, Sedat Ayhan, Emrah Önal ve Ayşe Hilal Ateş’in işleri de burada bahsettiğim işlerle benzer bir estetik ve politik yörüngeyi takip ediyor; bu sayede bu ‘ödül’ sergisi başlı başına bir iç mantığı ve rotası olan bir sergiye dönüşmüş.

Not: Sergi 27 Ocak tarihine dek Depo'da ziyaret edilebilir.

0
3122
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle