24 MAYIS, ÇARŞAMBA, 2017

Resmin Yaşar Kemal’i Yalçın Gökçebağ İle Dünden Bugüne

Yalçın Gökçebağ, 5 – 24 Mayıs arasında İstanbul Maçka’daki ART212 Sanat Galerisi’nde “Nostalji” adını verdiği sergisiyle, artık kaybolmakta olan Anadolu kır ve köy yaşamını betimlediği son dönem çalışmalarıyla izleyicisiyle buluştu. 1944 yılında doğan ve Köy Enstitülerinde eğitim alan, köy yaşamını, Anadolu’yu, imeceyi, üretimi ve paylaşmayı içinde yetiştiği bu kültürle resmine aktaran Gökçebağ, “resmin Yaşar Kemal’i” olarak anılıyor. 

Resmin Yaşar Kemal’i Yalçın Gökçebağ İle Dünden Bugüne

Gittikçe azalan ve bir zaman sonra tümüyle yitecek olan Anadolu kırsalının günlük yaşamını, Karadeniz’den Ege’ye, Doğu Anadolu’dan Akdeniz’e ve İç Anadolu’ya dek tuvaline aktarıp kayda geçiren Yalçın Gökçebağ, tam bir hikâye anlatıcısı. O, yılların ve farklı işlerin kendisine kazandırdığı gözlem gücünü kullanarak, hiçbir detayı atlamayan ve bize bambaşka perspektifler ve ışıklar sunarak geçmişimizi saklamamıza yardım eden eşsiz bir sanatçı.

Ankara’da yaşayan ve Armoni Sanat Galerisi’ndeki atölyesinde çalışmalarına devam eden ressamla ART212’de buluştuk ve çocukluğundan bu yana süren resim serüvenini, geçmişte ve bugünkü sanat piyasasını, eserlerinde neler anlattığını, kameramanlığını, fırçalarını ve genç ressamları konuştuk. 

Hakkınızda bugüne dek çokça haber çıktı, röportajlar verdiniz. Yine de kısaca resimle ilk tanışmanızdan, resimle ilişkinizin ilk dönemlerinden bahseder misiniz?

1950’de altı yaşında köyde ilkokula başladım. 1950’de Demokrat Parti iktidara gelmişti, ABD, Marshall yardımı yapmıştı. O yardım bizim köye kadar geldi. Oyuncak dağıttılar, bana kırmızı bir yoyo geldi. Hüseyin Akdede arkadaşıma da pastel boya gelmiş. Hüseyin’in ricasıyla biz değiş-tokuş ettik elimizdekileri. Tabii ben bir heves başladım resim yapmaya, o boyalarla adeta sınıfın ressamı kesildim. Çok güzel resimler yapıyordum, öğretmenim her resmimi beğeniyor, duvarlara asıyordu, fakat boyalar bitti, devamı yok. Sulu boya da yok. Mavi-kırmızı kopya kalemleri olurdu, onlarla ve kurşun kalemlerle resim yapmaya devam ettim. Daha sonrasında Isparta Gönen Köy Enstitüsü’ne girmeye hak kazandım. Orada üç önemli ders vardı, bakın bugünden ne kadar mühim bir farkı var eğitimin, o üç önemli ders resim, müzik ve dil eğitimiydi. Asıl zor ve esas dersler bu üçüydü, bunlardan kalırsanız devre kaybediyordunuz. Matematik, fizik gibi dersler hep sonradan gelirdi. Ben müzik ve resimde arkadaşlarımın arasından sıyrılıp öne geçmeye başladım. İkisini de çok seviyordum, resme mi müziğe mi eğilsem karar veremiyordum. O zaman müziğe yetenekli olanlara keman veriliyordu. Devlet herkese birer mandolin veriyordu. Bana keman verdiler. Hoffman 1 Keman metoduyla yay çekmeye başladık. Benim kulağım tabii çok iyiymiş demek ki, herkes yay çekerken tren gelir hoş gelir türküsünü çalmaya başladım kendi kendime. O sırada arkadan enseme bir tokat yedim ki! O zamanlar böyle müzikler çalmak yasak, notasız, kulaktan halk müziklerini çalamazsınız, illa notalı türküler olacak. Bunun notası falan yok, piyasa türküsü o zaman herkesin dilinde. Dayağı yiyince ben o işten soğudum.

Okulumuz Isparta’da olduğu için gülcülük çok önemliydi. Bahar gelince biz hepimiz gül toplardık, eğitimimizin parçasıydı böyle şeyler. Çok meşakkatli bir iştir gül toplamak. Makasın yoksa hele çok zordur. Sonra resim öğretmenim dedi ki “sen gül toplama evlat, resim yap”. Üç sene boyunca herkes gül toplarken, ben bir setin üzerinde bana verilen sulu boya ve kağıtlarla resim yaptım. Çapa Resim Semineri diye bir yer varmış, İsmail Gülamber hocam oraya yollamış resimlerimi paspartulayıp. Bakın öğretmenin önemine. Benim ailem göndermedi, izin vermediler İstanbul’a gitmeme. Babam Kemalettin Tuğcu’nun Köprü Altı Çocukları romanını okumuş, senin orada ahlakın bozulur diye beni yollamadı.  Hocam, kendi inisiyatifiyle resimleri gönderdi, ailemi ikna etti ve kazanıp İstanbul’a gittim.

Çapa’daki yıllarınız nasıl ilerledi? 

O zaman biz daha resmin temel esaslarını öğreniyorduk. İlhami Demirci gibi, Mahir Aksel gibi çok önemli hocalardan dersler alıyorduk. Resim öğretmeni yetiştiren bir okul olduğu için resim dersleri daha fazlaydı bizde. Tarım ve iş dersleri yoktu, beden eğitimi azdı, haftada üç gün akşama dek atölyede resim görürdük; desen, model... Hep ödev yapardık, fakat bize resmin temellerini çok iyi verdi İlhami Hoca. Gazi Enstitüsü’ne daha önce sınavsız geçiyormuş Çapa’dan olanlar, biz girince bir test sınavı çıkmış, o zaman test yok, ilk kez test diye bir şey görüyoruz. Bize bir test uyguladılar, ben geçemedim tabii, hayatımda ilk kez test görüyorum, kaydırma yapmışım. O sene giremedim, ama ertesi yıl geçtim testi ve girdim Gazi Enstitüsü’ne. Orada artık, Adnan Turani, Refik Epikman, Turan Erol, Mürşide İçbeli, Niyazi Akalay gibi iyi hocalardan eğitim gördük. Oradan resim öğretmeni olarak mezun oldum ve doğru Akşehir’e gittim öğretmen olarak. 

Akşehir’de sergiler açmış, Nasreddin Hoca’yı resimlemişsiniz, neler yaşadınız Akşehir’de?

İlk evvel şuna değinmek istiyorum. Bu ülkede eğer resim öğretmenleri o dönemde görevlerini layığıyla yerine getirmiş olsalardı bu toplum resimden anlardı. Resim öğretmeni çok iyi resim yapan demektir aynı zamanda, bu yüzden seçilmiştir o göreve. Fakat göreve giden çoğunluk resimle alakasını kesip çocukların önüne bir saksı koyardı. Kadınsa örgü örer, erkekse çıkar ava giderdi. Ben çalıştım, Akşehir’deyken soyut resimler yapıyordum, portreler yapmaya başladım, kaymakamın, devlet görevlilerinin portrelerini yaptım. Sonra diğer öğretmen arkadaşım İsmet ile Nasreddin Hoca tiplemesini yaratıp resimledik. O hâlâ çoğu yerde görünen tombul yanaklı, ak sakallı Nasreddin Hoca bizim çizdiğimiz tiplemedir. 

Köy Enstitüsü’nün resimlerinizdeki etkileri neler oldu?

Bu resimler 1950’lerin, 60’ların resimleridir. Ben o tarihi resimliyorum hâlâ. Ne motorlu taşıt ne de apartmanlar var resimlerimde. İmece üzerine kurulu düzeni anlatırım. Köylerde amele diye bir şey yoktur, birine su gelecekse iş bölümü yapılır, kendi aralarında köylüler organize olur ve önce birinin sonra diğerinin suyu getirilir, tarlası sürülür, hasadı yapılır. Sırayla, el birliğiyle. Bize de Köy Enstitüsü’nde buna uygun bir eğitim verildi, her işten anlamamız gerekirdi ki üretimi, imeceyi yapabilelim, içinde bulunduğumuz sosyal yaşamdan kopmadan, üretime katkıda bulunacak şekilde eğitimimizi tamamlayabilelim. Bana bugün şu duvarı örüver dediğinde beton mu istersin, çamur mu istersin, ne istersen hallederim. Temel yapmasından bina dikmesine birçok şeyi  17 yaşında öğrendik okul sayesinde. Çok farklı şeylerle iç içe olduk okulda. Tavukçuluk, arıcılık, sığır yetiştirme, bahçecilik… Müthiş yetiştirildik, hayata hazır halde. Köylü soruyordu ne ekelim, biz yönlendirirdik, işleyiş köylünün doğru ve eşit üretip kazanmasını sağlayacak şekilde paylaştırılırdı. Herkes karpuz ekerse karpuz para etmezdi, doğru yönlendirmek gerekirdi. 

Sonra öğretmenliğe devam etmediniz değil mi?

Tayinim çıktı, gitmedim. Devlette öğretmenlik yapmak istemiyordum. İzmir’e gittim, ama tabii kovuldum devletten, göreve gitmediğim için. Artık sürünme dönemim başladı İzmir’de. Bilal Erdoğan adında bir resim öğretmeni arkadaşımla atölye tuttuk, adını “büyük kümes” koyduk. Orada resim yapıyorduk. Bilal bir kolejde resim öğretmenliği yapıyordu, bana da "Sen de bul özelde çalış" dedi. Ben de buldum bir öğretmenlik çalışmaya başladım kolejde, ama devlete borçlu olduğumu söylemedim. Beni arıyorlar, ben kaçıyorum. Orada atölyede çalışırken baktık para da yetmiyor, çare arıyoruz. 1970’te DYO’nun yarışmasına katıldım 3500 lira para kazandım. Hem birinci hem de ikinci oldu resimlerim. Sonra İzmir Fuarı’nda dekor yapıp para kazandık, tabelacılık yaptık para kazandık. Şimdiki gençler bunu yapmıyorlar! Diyorum ki; resim yapmaya devam etmeniz için para kazanmanız lazım, böyle sadece resim yaparak geçinemezsiniz, çok üzülüyorum! Ya kardeşim çalış, bankada çalış, başka yerde çalış. Ben ne işlerde çalıştım, borcum olduğu anlaşılınca kovuldum kolejden. Kaldım beş parasız. Bir tanıdık vardı türkücüydü, sünnet düğünlerinde falan çalardı. "Hocam gel" dedi. Beraber türkü söyleyelim, çalalım. Benim bağlamam vardı, onu elektro yaptık. Yavruağzı, karpuz kollu, bağrı açık, parlak gömleklerle kocaman geniş paçalı İspanyol paça pantolonlardan sahne kıyafeti giydik. Neşet Ertaş söylüyoruz, biz girizgâh yapardık solist arkadan yavaş yavaş gelirdi alkış kıyamet. Sünnet düğünlerine, eğlencelere giderdik. İyi de para kazandık o işten. Sonra TRT sınavını duydum, ona girdim, bıraktım ve 22 yıl kameramanlık yaptım. 

Resimlerinizde ayırt edici iki temel özelliğiniz var, fırça kullanma biçiminiz ki oraya geleceğiz, diğeri ve en önemlisi ise kullandığınız perspektif, gökyüzünden bakar durumdaki açı. "God eye" dediğimiz tüm manzaraya hâkim, gözden kaçan bir şeyin olmadığı bir görsel açı. Bunun kameramanlık deneyiminizden beslendiğini söyleyebiliriz sanırım.

Biz helikopter çekimleri yapardık, pırpır uçaklarla çekimler yapardık. Oradan bakmaya bayılıyordum, o filmleri seyrederken durdururdum, fotoğrafını çeker büyütür bakardım. O zamanlar Avusturyalı bir ressam vardı. O tam tepeden bakardı. 90 dereceyle, bu şekilde yapınca soyut bir görüntü yakalardı. Sürülmüş tarlalar, kenarda bir yeşillik falan. Bense 65 derece ya da 45-50 dereceyle görmeyi, biraz daha açılı bakmayı seviyorum. Böylece kavak ağaçları, gölgeleri ve saman arabalarının olduğu resmi yaptım. Bir dönem pancar üretiminde Türkiye çok başka bir yerdeyken pancar arabalarını resmettim. Şimdi bitti tabii pancar falan. Kameramanlıktan öyle alışmış ki gözüm nereye baksam, hep vizörden bakar gibi bakarım. Elimle kadraj yaparım kendime, öyle bakarım manzaraya. Mersin’e gitmiştik, narenciye ile ilgili program çekiyoruz, bayıldım o portakal bahçelerine. Orada tüm detaylarını sordum öğrendim, nasıl toplanır, nasıl yetişir. Karadeniz’e gittik; çay nasıl yetişir, kaç kez hasat yapılır, bağ var mıdır, bahçe var mıdır? Buğday nedir, nasıl yetişir, tarlaya uzaktan bakınca buğday ile arpayı ayırt edebilecek kadar ince ayrıntılarını öğrendim, öğrendim ki detaylarla çizebileyim. Kamerayla tepeden zoom yapardım, didik didik incelerdim. Kameramanlık benim resmimdeki en temel etkidir diyebilirim. 

Portakal bahçeleri, çay toplayanlar, pamuk toplayanlar, hasat zamanları… Bunların resminizdeki yeri çok büyük, neden?

Çocukluğumdan, gençliğimden bildiğim Anadolu’nun üretimini, yaşamını, dere kenarlarında çamaşır yıkayan, hasat toplayanları çiziyorum. Şimdi artık neredeyse kalmayan tek tük yaşayışlar bunlar. Bir zaman sonra tamamen yok olacaklar. O zaman resimlerden, fotoğraflardan göreceğiz bunları. Yine de insanlar bir leke, bir figürdür benim resmimde. Aslolan ışıktır, doğadır, manzaradır, ama ben çok detaycı olduğum için onları da ehemmiyetle çiziyorum. 

Sizin yukarıdan bakan perspektifiniz bir de fark yaratıyor, baktığımız figürün arkasında olan biteni de görebiliyoruz. Üç boyutlu bir hâl alıyor tablodaki unsurlar. Kullandığınız geometrik düzen sayesinde çoklu bir perspektif de elde ederek sanki resme birkaç farklı köşeden bakıyormuş hissi de veriyorsunuz bazı tablolarda. Kübistlerde olduğu gibi üçüncü boyut ve geometri var, ama bambaşka bir havada, biraz bundan bahseder misiniz?

Resmin yüzyıllardır asıl amacı üç boyutu yakalayabilmektir. Bu yalnızca çocukların yapabildiği, görebildiği bir şeydir. Onlar arkadaki görüntüyü de hayal edip çizer. Picasso böyledir işte, üçüncü boyutu da çizer, yandan bakınca görünen tek gözü değil, diğer gözü de çizer, tıpkı bir çocuk gibi onu görür ve çizer. Ben derin perspektif kullanmayı seviyorum, ufka doğru derinleşen bulutları, gittikçe uzaklaşan, ama bitmeyen çay bahçelerini görürsünüz tablolarımda. Bahçeleri öyle sonsuza gidermişçesine resmetmeyi seviyorum, bir yandan da geometrik bir düzen kurmayı seviyorum. Temel resim bilgisi vardır, güzelin tarifi vardır, bir ressam, bir sanatçı yahut modacı güzelin tarifini bilmelidir. Bilmesi için okuması lazım. Ben bunlara önem veriyorum. Yunandan; Eflatundan başlamak lazım okumaya. Geometri bileceksin, Thales, Öklid ne demiş bileceksin. Çok gerekli bunlar. Altın oran nereden gelmiş niye gelmiş, nereleri etkilemiş. Bunları bilmek bildiklerini kendi bakış açınla resmine aktarmak lazım. Bunların cevabı yoksa ezbere resim yapar insan.

Işığı ve renkleri kullanış biçiminiz, fırça darbeleriyle resim yapıyor olmanız da empresyonistleri, puantizmi hatırlatıyor bir yandan, ama minyatür gibi de görülüyor figürleriniz. 

Bir zaman İslam ülkelerinden birinde oranın elçisi Ankaralı ressamlarla sergi açmak istedi; figürlü resimler yasaklıymış, benimkilerin fotoğraflarını şeyhülislama göstermişler. “Bunlar minyatüre girer” demiş, kabul etmişler. Öyle bir şey var evet. Bizim ışığımız dünyanın hiçbir yerinde yok. Kuzeyde güneş ışığı az zaten, Suudi Arabistan gibi ülkelerde de güneş çok, fakat ışık o kadar direkt ve parlak ki renk yok. Kuzey karanlık, güney de fazla aydınlık. Oysa en güzel ışık bizde, ışık renk demektir! Dünyanın en güzel ışığına ve rengine sahip ülkelerinden biriyiz biz. Bu ışığı, renkleri kullanmak gerek. Rönesans resimlerini didik didik inceledim. Primitifler teker teker yaprakları yapmışlar, primitif sonrasındakiler yaprakları biraz oyun kullanarak yapmış. Ben de onu inceledim, kendime göre bir yöntem buldum, kimse onu çözemez. Ben kendime has üslubumla yapıyorum, şu ressamdan etkilendim, bu akımdanım diyemem. Buna ileride bu işi gören, bilen, eleştirenler karar verecektir sanıyorum.

Fırçalarınızı kendiniz hazırlıyorsunuz değil mi?

O kadar çok fırçam var ki. İki bine yakın. Kendi tekniğini yaratmak diye bir şey vardır, kimi boyayla, kimi taşla, kimi parmak kullanarak bulur tekniğini. Ben fırçalarla yapıyorum. Benim resimlerimi fırçalar yapar, tülük dediğimiz boyunlar resim için çok önemlidir. Fırçalarımı kimyasallara yatırıyorum. Kendi incelttiğim, kestiğim fırçalarla yapacağım resme uygun hale getiriyorum. Boyanın daima en iyisini alırım, dünyanın en iyi fırça markalarını kullanırım. Hastalık halinde bende, deli gibi alıyorum.

Sizce sanat piyasası ne durumda? Hem insanların ilgisi hem de sanatın ulaşılabilirliğini nasıl değerlendirirsiniz?

Biz yıllarca resimler satılsın istedik. Hem ressamlar geçinebilsin hem insanlar sanatla buluşsun, resmi tanısın, anlasın, değer versin istedik. Öyle bir zaman geldi ki şimdi resimler satılıyor, fakat şimdi de bu durum bir simsarlığa dönüştü. Ticari yatırım için alıyor insanlar, sevdikleri için, duvara asmak, güzelliğini görmek için değil. Öyle şeyler var ki mesela, Yalçın Gökçebağ’ın bir tablosunda ne kadar çok figür varsa o kadar iyi, diyerek adam sayıyor 1-2-3-4-5-6… Çoksa diyor ki “Oh oh bu iyi, bu diğerinden daha değerlidir bunu alalım”. Ya böyle şey mi olur! Nuri İyem benim çok sevdiğim hocamdır, mesela onun büyük yüz resimlerine kelle diyor adamlar! Bu nasıl bir şeydir! “Nuri İyem’den iki tane kelle aldım!” Ne biçim iştir; nasıl saygısız, sevgisiz bir iştir. Diyecek laf bulamıyorum. Resim dediğin dolu dolu olacakmış, böyle şeyler duymaya başlayınca işte, komik geliyor. Tamam, çok şükür o şans bana geldi resimlerim değerlendi, satıldı, beğenildi. Ergin İnan, Mehmet Ergün, Yalçın Gökçebağ, Taner Ceylan vs. bizleri almaya başladılar, kıymete bindik, ama bu sefer piyasa değeri var diye bizden başkalarını almamaya başladılar. Oysa öbür tarafta çok iyi resimler yapanlar var. Bakıyorsun gençler var; neler yapıyorlar, beğense de adam onları almıyor geliyor bizi alıyor, çünkü "yatırım"! Altta kalanın canı çıksın düzeni. Hâlbuki bir resmi görünce çok sevmek, alıp evime asmak istiyorum demek lazım, insanın aklına bu para eder mi etmez mi gelmemesi lazım. Çok hazin. Galeriler, siz satmıyorsunuz, diye sergi açmıyor gençlere. Hâlbuki insanlar iyi resim yapan gençlere, ticari mantık gütmeden sanat sevgisiyle yaklaşsalar, onların eserlerini de alsalar ve önleri açılsa çok daha adaletli olur. Çok çalışıyorlar, masrafları var, hayatları var. Olmaz, böyle olmamalı.

Ben de yaşadım o dönemleri, resim yaparım kimse almaz, yap yap yap her şey dolardı evde. Fevziye kızardı, bunları nereye koyacağız, gelen var giden var, oturacak yer kalmadı diye. Balkonu kapattırıp oraya doldurmuştum yaptıklarımı. Neyse ki 1979’dan itibaren bir şansım döndü ki inanamazsınız, bir sergi açtım Devlet Güzel Sanatlar’da Zafer Çarşısı’nda. Yan tarafta Karayolları Genel Müdürü’nün karısı da sergi açmış, oraya gelen bize de geliyor o sayede geçerken, ama herkes içiyor, dedikodu ediyor. Bakan yok resimlere. Birden merasim kapısından beyaz pelerinli uzun boylu bir adam girdi içeri. Ressam kim, dedi. Benim, dedim. Sağdan bir, iki, üç diye başladı satın almaya, onu görünce başkaları da soldan almaya başladı. 28 resmin 20’si satıldı. Bir süre sonra da yine Ahmet Görele’nin sergisinin yanında sergim vardı, oraya geçmek için benim alandan geçmek lazımdı, dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün eşi Emel Korutürk de geçerken benim resimleri görüyor. Bu çocuk çok kabiliyetli onda çok iş var, bana yollayın konuşayım demiş.

Benimle dalga geçiyor sandım önce. Gittim köşke bir heyecan. Aferin evladım çok beğendim resimlerini çok çalışacaksın, dedi. Bak köşkte senin çok sevdiğin ağaçlar, bahçeler var gel burası senin de yerindir resimlerini yap dedi. Ben gittim Çankaya Köşkü’nün bahçesinde resim yapıyorum kimse bana karışmıyor. Sonra bir gün dediler evine ziyarete gelecek, ama ev küçücük diyorum nasıl gelecek; bizim eve çok merdiven var çıkamaz. İstemiyor musun yoksa gelmesini, dediler. Neyse geldiler tabii; aman bizim mahallede ben bir hava, bir fors... Manava gidiyorum bir marul alıyorum, manav bir marul da benden diyor falan. Ondan sonra hayatım boyunca o tempo öyle devam etti, ama ben de o desteğin karşılığında çok çalıştım. Fakat bir ressamın en büyük düşmanı ikinci ressamdır. "Yalçın tabii satar halkın istediklerini yapıyor" dendi. Satarsın suç, satmazsın suç. En samimi arkadaşın bile sana cephe alıyor, ama kulak asmadım çalıştım, çok çalıştım. Soyutu hiç ihmal etmedim, kendimi geliştirmek için araştırdım, okudum, Rönesans tablolarını inceledim, Amerika’da kaldığımda MoMA’dan, New Museum’dan hiç çıkmadım.

Şimdi bakıyorum oradakilerin çok benzerleri burada görülüyor, kötü gözle bakmıyorum bu duruma, en azından sanat hayatımızda daha fazla yer kaplıyor, henüz tamamen özgürleştik sayılmaz. Ama artık önüne geçilmez bu durumun, zamanla daha iyiye gidecektir.

Korutürk’lerden, devlet idarelerinden aldığınız destek çok yardımcı olmuş size, bugün böyle bir şey mümkün mü?

Tabii, bakanlıklar resim alırdı benden, dış işleri, Maliye Bakanlığı. Sergilere gelirlerdi. Danışmanları gelirdi, kurum adına alırlardı, genç ressamlar desteklenirdi. Şimdikiler o açıdan çok şanssız. Sanata değer veren, sanattan anlayan pek kimse yok.

Genç ressamlardan kimleri beğeniyorsunuz?

İsim hafızam zayıftır, Eskişehir’den çok çıkıyor. Metin Kalkızoğlu, Raşit Altın, Hakan Esmer. Ben onlara derim ki: “Çocuklar yenisiniz resimlerinize çok fiyat koymayın, milleti uzaklaştırmayın, bırakın sevdikleri resimleri alabilsin insanlar.” Para önemli değil, para yarın muhakkak gelir, şimdilik masraflarınızı çıkarın yeter. Bir değil 10 resim satılsın, yayılsın, görsün insanlar birbirlerinin evinde. Van Gogh deyince herkes bilir ama bir Türk ressamın adını kolay kolay kimse bilmez. Medyatik isimler var, ama sadece resim yaptığı için tanınan ressam yoktur. Resimler yayılsın istiyorum sadece. Ben resimlerim bilinsin istedim, kendim çok bilinmek istemedim, TRT’de çalışırken ressam Bob’un programının yerli versiyonunu benimle yapmak istediler. Pek istemedim, yüzümün o kadar tanınacak olmasından çekindim. 

Bizde sergilerin, müzelerin durumu nasıl?

Güzel sanat, çağdaş sanat müzelerimiz çok yetersiz. St. Petersburg’da Hermitage’da bedava günleri var, halk alışsın diye yapılanlar var, ikramlar veriliyor, insanlara yaşam alanı olarak sunulan, toplantılarını, buluşmalarını yapmalarını sağlayan bölümleri var. Bizde öyle değil. Çağdaş sanatımızı sorgulamamız lazım, neden bir Türk resmi yok dünyada, taklitten öteye geçemiyoruz çünkü. Esinlenebilir ressamlar fakat bunu bir yerde aşmak lazım. Işık ve renk konusundaki şansımıza yine dönüyorum bu noktada. Bizim ışığımız dünyanın hiçbir yerinde yok. Gençlere bunu diyorum, dünyanın en güzel ışığında yaşıyoruz. Bir de konu! Soyut da olsa bir konudan hareketle rengi kullanmak çok önemlidir. Bakış açını sunabilmektir mesele. Soyut, boya gitsin demek değildir, soyutun da beslendiği bir yer olmalı. Bir sanat eserini nasıl anlarız dediğimizde iki temel unsur vardır, bir değişiklik yani orjinalite ve bütünlük. Renk, konu, ifade, anlam bütünlüğü. Resme başlarken bazı şeyleri hesaba katarak başlamak, şekil bütünlüğüne, ana temaya, dominant renge karar vererek başlamak gerekir. Ve gayrısını yüreğinle, çocuk gibi kalbinle ve o ritimle yaparsın. Bunları kazandığımız zaman müzeleri dolduracak çalışmaları da kazanırız.​

0
1820
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle