28 AĞUSTOS, ÇARŞAMBA, 2019

Mitosların Evrensel Yolculuğu

Ağustos ayında Viyana’da yer alan Bank Austria Kunstforum Wien’de gerçekleştirdiği “Mitoslar Evreni” sergisiyle dikkat çeken Ahmet Güneştekin, geometrik kurgulardan kırkyamalara kadar uzanan geniş üretim pratiğini uluslararası kurumlarda izleyicilerle buluşturuyor.

Mitosların Evrensel Yolculuğu

Son sergisi vesilesiyle bir araya geldiğimiz Ahmet Güneştekin ile Viyana’da açılan sergisinin hazırlık sürecini, aldığı tepkileri ve gelecek projelerini konuştuk.

3 Ağustos’ta, Bank Austria Kunstforum Wien’de “Mitoslar Evreni” adlı serginizin açılışı gerçekleşti. Öncelikle merak ediyorum bu sergi projesi nasıl gelişti? 

Sergi temsil edildiğim galerilerden biri olan Galerie Michael Schultz’un başlattığı bir sürecin sonunda gerçekleşti. Bank Austria Kunstforum, Londra Kraliyet Akademisi dâhil olmak üzere Stedelijk Müzesi ve Guggenheim Müzesi gibi önde gelen sanat kurumlarının sergi ortağı. Avusturya’nın uluslararası düzeyde tanınmış ve kabul edilmiş sanat müzelerinden de biri, çağdaş sanatta yeni akımların oluşmasında belirleyici bir rol üstleniyor ve uluslararası sergilere ev sahipliği yapıyor. Bu müzede işlerimin sergilenmesi benim için önemli. Mekânın belirlenmesiyle birlikte DAAX Corporation serginin sponsorluğunu üstlendi. Ulrich Ptak da serginin küratörü olarak atandı. Ptak, aynı zamanda Kunsthalle Rostock’un da baş küratörü. Bir araya geldik ve konsept toplantıları yaptık, sergiyi nasıl kurgulayacağımızı konuşmaya başladık. Süreç ilerledikçe eser seçkisi oluşmaya başladı ve sergi projesi adım adım gelişti. 

Türkiyeli bir sanatçı olarak Viyana gibi bir şehirde sergi gerçekleştirmek sizin için nasıl bir deneyimdi?

Kültür ve sanat birlikteliğini en yoğun yaşayabileceğimiz şehirlerin arasında geliyor Viyana. 1900’lü yılların başlarında edebiyat, müzik, plastik sanatlar, mimarlık ve felsefe açısından radikal kırılmalara ve avangart çıkışlara sahne olmuş. Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında Paris ile birlikte Avrupa’nın kültür alanında en yüksek düzeyde yaşantısına sahipmiş. Rilke gibi edebiyatçıların; Haydn, Mozart, Beethoven, Mahler gibi müzik dehalarının mekânlarında dolaşmak, onların yürüdükleri sokaklarda yürümek herkes için etkileyici olmalı. Benim için de öyle. Viyana’nın kentsel kimliğini oluşturan en önemli özelliklerinden biri de şehrin tarihi gelişimi sırasında birçok sanatsal akıma öncülük etmesi. 19. yüzyıl sonlarında sanatçılar, imparatorluğun muhafazakâr sanat kurumlarına karşı Ayrılıkçılar adıyla kendi birliklerini kurmuşlar. Tasarlanan binalarının girişinde “Her çağa kendi sanatı, sanata da özgürlüğü” yazıyor. Bu cümle sonraki dönemlerde modern sanatın sloganı hâline gelmiş. Bir sanatçı olarak bu şehirde sanat alanındaki akımların mücadelesinin enerjisini hâlâ hissedebiliyorum, burada iş yapmak da beni mutlu ediyor.

Serginin Türkiye ve dünya basınında yansımaları nasıl oldu? Dünya basınında daha çok dikkat çekiyor olmayı siz nasıl yorumluyorsunuz? 

Sergiye hem sanat eleştirmeni ve gazetecilerin hem de sanat izleyicilerinin yoğun bir ilgisi oldu. Ben ulusal ya da global, ana akım ya da sosyal medya platformlarında çıkan içerikleri işlerin yorumlanmasına yaptığı katkı ölçüsünde önemsiyorum, onun dışında çıkan haberlere göre oluşmuyor çalışma motivasyonum.

Sergi küratörü olarak Ulrich Ptak karşımıza çıkıyor. Ptak ile çalışmak sizin için nasıl bir süreçti? Mekân kurulum ve yerleşmesi nasıl gerçekleşti?

Daha önce Berlin, Brandenburg, Weilburg ve Dresden’de açılan sergilerimde Alman küratörlerle çalışmıştım, daha sistematik bir yaklaşımla çalıştıklarını söyleyebilirim. Ulrich Ptak, sanat tarihi üzerine doktorasını yapmış, Richter, Baselitz, Graubner, Uecker, Beuys, Warhol, Kiefer, Twombly, Bourgeois gibi sanatçıların işleri üzerine çalışmış oldukça deneyimli bir küratör. Mekân yerleşim planları serginin teorik içeriğini konuşurken oluşmaya başladı. Toplantılarda serginin ideolojik çerçevesini oluştururken iki değişken üzerinde çalıştık: Hafıza mekânı olarak çalışan işlerle mitosları nasıl bir arada sergileyeceğiz ve farklı kültürel bakışlar arasında nasıl bir bağ kuracağız. Bu bağlamda sergilenecek işler belirlendi. Söz gelimi Yoktunuz enstalasyonunda bildiğiniz renkler dünyasını göremezsiniz, ilk bakışta gri bir kütle görürsünüz, yaklaştıkça da ayrıntıları fark edersiniz. Eser zorla yerinden edilen insanları anımsatır ama eserde bu insanlar görünmezler. Bir tek nesneler bize yaşanmış hayatların izlerini gösterir. Enstalasyon ile onu çevreleyen işlerin renk topografyası arasında bir gerilim oluşur sergi mekânında. Eserlerin yerleşimleri bu teorik bakışla yapıldı. 

Zorla yerinden yurdundan edilen insanlara referans veren Yoktunuz adlı enstalasyonunuz hafıza mekânları kavramına dikkat çekiyor. Birey ve toplumun hafızası mekânlar ile özdeşleşen ve oluşan olgular. Bu konuya dikkat çektiğiniz çalışmanızı biraz anlatabilir misiniz?

Yıkıntıya dönüşmüş büyük bir kütle görür izleyici esere ilk bakışta. Yakınlaştıkça nesneleri tanımaya başlar. Bütün nesneler duvara gömülüdür. Kütlenin tamamında dağınık olarak bulunan tüm nesneler geçmişi işaret eden son izlerdir. Belleğimiz, nesneler ve mekân aracılığıyla somutlaşır ve çoğu zaman kolektif olanla kişisel olan arasındaki akışın arasında kurulur. Nesne çoğunlukla özne ile tanımlanan ikili algının parçası olarak ele alınır. Yoktunuz bu algının tersine nesneyi öznenin ya da bilincin ikili karşılığı yerine onun devamlılığının koşulu olarak okumayı tercih eder. Yaşam alanımızda, mekânları dolduran bu cansız varlıkların, pasif bir eylemsizlik hâlinde olmadıklarını, kendilerine özgü bir yaşam sürdüklerini hatırlatır. Şeylere onların bize ihtiyaç duyduklarından daha fazla ihtiyaç duyarız, çünkü onlar yaşamın ve insan olmanın ön koşuludur. Şeyler de insanoğlu gibi zamanda ve mekânda var olurlar, mekânı dönüştürürler. Mekânı anlamlandıran nesneler var olmadıklarında sadece yaşam alanlarımızı değil, benliğimizi de eksik tanımlamış oluruz. Bu bağlamda Yoktunuz mekân ve nesnelerin sınırlandırdığı bir iç kabuktur. Mekân ve nesneler Pierre Nora’nın da belirttiği gibi hafızanın mayalandığı yere dönüşür. Buradaki her nesne geçmişe ait bir anın somutlaşmış hâlidir.

Yoktunuz geçmişin belirli bir zamanını eşelemek, eleştirel gözle toplumsal belleğin yaratımına katkıda bulunmak için uğraştır, unutmaya karşı direniş buradaki en büyük itici güçtür. Karşımıza çıkan bellek alanı, devletin suçlarını unutmamak adına direnenlerle tarihte yeni bir sayfa açmaya çalışanlar arasındaki gerilimin kaynağı da sunar. Yine de suskun deneyimi özgür bırakmanın en önemli yolu anlatmaktan geçer; bu unutmayı engeller ve deneyimi dolaşıma açar. Bir anlamda şokun yarattığı sessizlik hâlini kırar. İşte bu edim, öznenin dirilişine zemin hazırlar.

İç içe geçen ögeler, fraktal yapılar, sonsuzluk ve tekrar olgusu üretimlerinizin bel kemiğini oluşturuyor. Kullandığınız malzemeler ve temalarınız arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?  

İşlerimde kullandığım malzemeler ve temalar arasında dikkatli bakıldığında görünür bir ilişki fark edebilirsiniz. Geometrik şekillerle kıvrılıp bükülen hatlar arasındaki sembiyozu gösteren ilk işlerimden sonra, zamanla küreler ve izler daha baskın hâle geldi. İpi andıran kurgular bazen bilmeceye dönüştü, bazen de figüratif motiflere. Hatta fraktal unsurlar da ortaya çıkmaya başladı. Tek bakışta okunamayacak ayrıntı dolu anıtsal boyutta işlere kadar süreç ilerledi. Bazı işlerimde yapbozu andıran siyah alanlar, hafızadaki boşluklarmışçasına resimsel bütünlüğü olduğu gibi kaplamaya başladı. Bir aşamada işlerimdeki geometriler o kadar güçlü ve baskın bir hâl aldı ki, resmin dışına çıkmaya başladılar. Örneğin; kafes konstrüksiyonlarla çevrili küreler, resme gölge ve derinlik hissi vermek için. Bazen resmin daha derin katmanlarında yer alan figürlere destek sağlayacak şekilde koruyucu bir kafes gibi uzanırlar.

​Sinemasal araçlar gibi yeni ifade biçimleri aramaya başladığımda ise kimlik meselelerini ele alan ve toplumsal belleğin altında yatan sosyal ve psikolojik süreçleri sorgulayan multimedya iş Bellek İvmesi ortaya çıktı.  2017 tarihli video enstalasyonum Çürüme inançlar, fanatizm ve kültürlerin çöküşü gibi konuları ele alış biçimiyle aynı derecede karmaşık bir yapıt. Buna paralel olarak, son dönemde çalıştığım ürkütücü ile güzel arasında uzanan bir kelime dağarcığı ile tarif edilebilecek küçük ve orta boy seramik işlerim ortaya çıktı. Zülkarneyn temasının serinin tamamına hâkim olduğu bu çalışmalarda, birçok tefsirde peygamber olarak yorumlanan ve Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarı olarak tarif edilen Zülkarneyn, yani “çift boynuz sahibi”, benim için çok önemli bir kaynak. Zamanla zengin bir tema birikimi oluşturdum. Homeros destanlarından da yararlandım, İncil’den alıntılar da kullandım, kendi insanlarımın hikâyelerini tema olarak kullandım. İşlerimin bu nedenle başlıklarında, Pegasus, Prometheus, Zeus, İkarus, İbrahim gibi mitolojik karakterler yer alır. Veya örneğin, modern çağda feminizmin simgesel bir figürü hâline gelen Lilith, ya da sırların koruyucusu, yarı bilge kadın yarı yılan Şahmeran ya da doğaüstü güçlere sahip, göklerin efendisi Simurg ve ölümsüz Zümrüdü Anka.

Üretim pratiğinizden alışkın olduğumuz kırkyamalar bu serginizde de dikkatimizi çekiyor. Geleneksel kadın üretim pratiği olarak bilinen kırkyamaya farklı bir açıdan baktığınız çalışmalarınız serginin de konuşulan eserleri arasında yer aldı. Bu alanda çalışmaya nasıl başladınız, üretimleriniz süreç içinde nasıl şekillendi?

Kırkyama pek çok kültürde kullanılıyor. Benim için hikâyesi ise şu şekilde: İlk kez kırkyamayı annemi izleyerek görüyorum. Bilinçaltıma o zaman yerleşmeye başlıyor. Annem iyi bir terziydi ve çocukluğumuzda evin bütün ihtiyaçlarını kendisi dikerdi. Zamanla farklı dokuma ve renklerde kumaş parçaları birikirdi. Biriken kumaşlar birbirine eklenerek bir kumaş zemini hazırlanır ve yeni şeyler ortaya çıkarılırdı. Artan kumaşları israf etmeden değerlendirmek bir yokluk estetiği ortaya çıkarıyordu. Böylelikle o gelişigüzel dikilen parçalar kendiliğinde doğal bir estetik oluşturuyorlardı. Anadolu’yu gezdiğim dönemlerde kırkyama örnekleriyle çok karşılaştım daha sonra ve işlerimde bir gün yorumlayacağımı düşünmüştüm.

​Yamalı eşyaların üzerimdeki gizemli gücü ve etkisi üzerine düşünüyorum. Batı dilinde imgelemde hikâye anlatıcılığı kumaş teknolojisi ve sanatlarıyla ilişkili. Kumaş parçaları, parçaların birleşimi olarak örüntü, sözlü olarak formüle ettiğim anlatılara benziyor. Düşünme ve düşündüklerimi işlerimle somutlaştırma yöntemlerimin, farklı parçaları yeniden başka formlarda birleştirme ve katmanları yeniden kurgulayışlarımın, benim için hikâye anlatıcılığıyla bir bağlantısı var. Materyallerle ve hikâyelerle oynamayı seviyorum. Farklı disiplinler arasında hareket etmeyi de seviyorum. O yüzden düşündükçe yeni malzemeler ekleniyor işlerime. Kırkyama da bunlardan biri. Kırkyama geleneksel olarak kadınların yaşamları hakkındaki gerçeği dile getirdikleri işler üretmelerini olanaklı kılan bir araç olarak algılanır. Bu dil görsel anlatımı ve anlamı açısından bir işlev görmüştür. Dahası, bütün ve güzel bir nesnenin atılan parçalardan birleştirildiği kırkyama estetiği, günlük yaşamın akışı içerisinde gerçekleşebilecek alternatif bir sanatsal yaratıcılık modeli sağlar. Benim kırkyama işlerim, geleneksel olarak kadınlarla ilişkilenen bu pratiğe yeniden bakıyor. 

Daha önce pek çok farklı ülkede sergiler gerçekleştirdiniz. Berlin’deki “Zamanın Ölümsüzlüğü” adlı serginiz, Madrid’deki “Işık Üstüne Işık” serginiz ve Macaristan’da Janus Pannonius Müzesi, Vasarely Müzesi ve Zsolnay Müzesi’nde eş zamanlı olarak açılan sergileriniz bunlara sadece birkaç örnek. Ayrıca Marlborough Gallery sanatçıları arasında yer alıyorsunuz. Tüm bu etmenler üretim pratiğinizi nasıl etkiliyor, uluslararası bir sanatçı olmanın size etkileri neler?

Küresel sanat dünyasında iş yapabilmenin kendine özgü bir dili ve araçları var. Aynı zamanda entelektüel açıdan daha akıcı dilli ve olumlu bakışlı, ritmi ve zaman anlayışı sanat üretimine çok daha elverişli bu kültür dünyasında, sanatların, işlerin, kültür ürünlerinin görünür olması, ancak merkez dışı / yerellikle ifade edilen konumunu aşmasıyla mümkün olabilir. Galeri ve müzelerle birlikte çalışmanın getirdiği bir sistem büyük ölçüde. Marlborough Gallery, Galerie Michael Schultz başta olmak üzere çok sayıda uluslararası galeri ve müzeyle çalışıyorum, çağdaş sanat fuarlarına katılıyorum. Bu kapsamdaki çalışmaları da büyük ölçüde kendi departmanlarına ayrılmış bir sistem üzerinden gerçekleştiriyorum. Küratöryel, iletişim, pazarlama, lojistik departmanları üzerinden çalışan bir sistem. İşlerin sunum biçimlerinin kurgulanmasından, eserlerin sergi mekânlarına ulaşımına, iletişim ve medya planlarının hazırlanmasından, sergi materyallerinin ve kataloglarının üretimine kadar profesyonel ekiplerle bu adımları yönetiyoruz. Bu dışsal etmenin yanında içsel olandan da söz etmem gerekir. Birbirinden çok farklı ve melez yöntemler kullanmama izin veren bir düşünce biçimi bu. Sözlü gelenekler üzerine çalışan araştırmacılar, sözlü anlatılardaki söylemlerin sadece anlatıcıdan anlatıcıya değil, aynı zamanda aynı anlatıcının farklı performanslarına göre de değiştiğini ve bu oluş hâlinin sürekli olarak yeni ögelerin eklenmesinin nedeni olduğunu söyler. Böylesi bir değişkenlik ve yaratıcılık kaçınılmaz olarak, sözlü geleneğin içeriğinin değişime açık olmasını gerektiriyor. Sözlü geleneğe içkin olan bu ögeler bana, işlerimi kişiselleştirme ve yorumlama zemini sunuyor, aynı zamanda kendi içinde değişime de açık kılıyor. Farklı denemeler yapmaktan korkmayan ve bu nedenle de kullanışlılığın taleplerini yerine getirme ihtiyacı duymayan, özgün ve bağımsız işler üretebiliyorum. 

Gelecek projeleriniz arasında neler yer alıyor?

Marlborough Gallery, 12 – 15 Eylül tarihlerinde Contemporary Istanbul’da Juan Genovese’in işleriyle birlikte; Galerie Michael Schultz ise 26 – 29 Eylül tarihlerinde Vienna Contemporary’de işlerimi sergileyecek.

1 Ekim’de Bakü’de Heydar Aliyev Center’da kişisel sergim açılıyor. Marlborough Gallery sunumuyla açılacak serginin küratörlüğünü Emin S. Mammadov üstleniyor. Sergi DAAX Corporation’ın desteğiyle gerçekleşecek.

8 Kasım’da Pilevneli Gallery Mecidiyeköy’de işlerimi sergileyecek. Murat Pilevneli ile 2012 yılında Antrepo’da gerçekleştirdiğimiz “Yüzleşme” sergisinden sonra büyük bir proje ile tekrar bir araya geliyoruz. Bu sergi son yıllarda çalıştığım en kapsamlı sergi olacak. Yoktunuz enstalasyonuyla birlikte şu anda çalışmaya devam ettiğim farklı medya ve disiplinlerde işler sergilenecek. Bank Austria Kunstforum Wien’de açılan sergimde, hafıza mekânı kavramından yola çıkarak başladığım işlerin daha geniş bir versiyonunu çalışıyorum. Yoktunuz enstalasyonu bir parçası olacak. Çürüme videosunu da ayrıca yerleştirmesiyle birlikte sergileyeceğiz. Büyük bir alana yayılacak yerleştirmenin tamamını Hafıza Odası olarak adlandırdım.

​2020 yılı sergi planlamasına göre ise nisan ayında önce Tiflis’de Zurab Tsereteli Modern Sanat Müzesi’nde ardından da Moskova Modern Sanatlar Müzesi’nde kişisel sergilerim açılacak. 

0
2900
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle