15 EYLÜL, PERŞEMBE, 2016

Kurtarıcı Felaket Manzaraları

Huri Kiriş'in varoluşçu bir çizgide okunabilecek "Felaket Her Şeyin Çaresine Bakar” adlı sergisi sanatçının yoğun ve tuhaf doğa manzaraları kurduğu tablolarını bir araya getiriyor. 'Kurtarıcı felaket’ ihtimalinin hakim olduğu eserler bir yoğunlaşma deneyimi içeriyor.

Kurtarıcı Felaket Manzaraları

Camus varoluşçu felsefeye temel oluşturan, kişinin ‘saçma’ olanla yüz yüze geldiği o kırılma anını, dünyanın ilksel manzarasıyla yüzleşmeye benzetiyor. Bu kırılma anında bütün anlam şemaları çöker, uygarlık kodları sıfırlanır ve insan denilen varlık kendini ‘yabancı’ bir alanda bulur.  Şöyle: “Bin yıllar ötesinden dünyanın ilkel düşmanlığı yükselir bize doğru. Yüzyıllar boyunca onda yalnızca kendisine önceden verdiğimiz biçimleri ve çizgileri anlamış olduğumuza göre, bundan böyle bu yapmacıklığı sürdürmeye gücümüz yetmediğine göre, bir saniye için onu anlamaz oluruz.” İşte bu dünyayı ‘anlayamaz’ olma durumu, bir korku hali yaratır. Ama Camus bunu sadece bir korku hali olarak değil, aynı zamanda bir yoğunlaşma hali olarak da görüyor: “Dünyanın bu yoğunluğu ve yabancılığı, saçma (absurdite) budur işte.” Bu ‘yoğunluk’ Camus’nün sıfırdan bir varoluş kurmak için kullandığı ‘hiçleşme’ anına da denk düşüyor. Bu hiçleşme de aslında “kurtarıcı bir felaket”e benziyor.  

Huri Kiriş’in “Felaket Her Şeyin Çaresine Bakar” adlı sergisini de bu ‘varoluşçu’ çizgide okumak mümkün. Kiriş’in yoğun ve tuhaf doğa manzaraları kurduğu tablolarına gerçekten de bir ‘kurtarıcı felaket’ ihtimali hakim. Bu tablolarda insan figürleri ‘yabanıl’ bir doğanın orta yerine yerleştiriliyor. Figürler uygarlıktan uzaklaşmış, doğada hem bir felaketi hem de bir kurtuluş ihtimalini yaşıyor. Tablolara hakim olan o karanlık ve koyu atmosferde hem bir şenlik hali, hem de bir ‘felaket’ önsezisi hissediliyor. Kuriş’in aslında tam da bu gerilimi resmettiğini söylemek mümkün: kendini felaket içerisinde -sonrası (şahsi felaket, kişisel varlığın çöküşü) ışımaya teslim etmekle, o felaket manzarasından uzak durmak arasındaki gidip gelen figürlerin yaşadığı arada- kalma hali ve bunun yarattığı gerilim.

Birgül Oğuz’un sergi için kaleme aldığı metin de bu ‘aradalık’ haline vurgu yapıyor. Bir yarasayla, bir geyikle ya da ormanın zifiri karanlığıyla ‘yüzleşmek’ten ‘neden korkasın ve neden kormayasın’ arasında yaşanan gerilimli salınım üzerine kurulu bir metin bu. Birgül Oğuz’un diğer metinleri gibi bu metin de soluk soluğa ve dalgalı bir ilerleyişle birçok ihtimali kat ediyor ve nihayet okuru sallantıda, kesin bir yargının ve tarafın olmadığı bir noktada bırakıyor. Yani, durağan bir metin değil bu, ihtimal ve kararsızlıklarla dalgalanan bir metin. Huri Kiriş de tablolarında benzer bir şey yaparak, kesinlik içermeyen bir kararsızlığı resmediyor: Doğa, orman ve ilkel varlıkla temas ne hazır bir cennettir ne de hazır bir cehennem. Kişinin bu ‘ilkel’ manzara karşısında kendini konumlayışı da bu yüzden dalgalı olacaktır: Korku ve geri çekilme ile yoğunlaşma ve dahil olma arasında gidip gelen bir dalgalanma.

Cennet cehennem demişken, Huri Kiriş’in tablolarında Bosch’un meşhur Dünyevi Zevkler triptiğini hatırlatan bir şeyler olduğunu da söylemek lazım. Bosch’un dünya öncesi cennet hali, dünyevi zevkler ve sonrasında 'cehennem’de çekilen ceza olarak üç aşamalı olarak tasvir ettiği ‘dünyevi zevk’ silsilesini, Kiriş aynı tabloda, aynı çerçeve içinde bir araya getiriyor. İnsanın cenneti olabilecek şey, aynı tablo içinde insanın cehennemi de olabilir. Hayaletimsi insan figürleri ve tekinsiz hayvan figürlerinin karanlık bir doğa manzarası içinde yer alması ve bir yandan da o doğa manzarasının son derece cazip renklerle betimlenmesi, ister istemez korku ve vecdi aynı anda sunuyor. Ya da felaketi ve kurtuluşu. Ya da ‘bir kurtuluş olarak felaket’i. Ya da bir cennet olarak cehennemi.

Hangi açıdan bakarsanız bakın, Kiriş’in tablolaları bir yoğunlaşma deneyimi içeriyor. Doğa, varlık, insan, hayvan, korku, arzu, özgürlük, vecd gibi ‘büyük’ terimlerle yoğun bir yüzleşmeye vesile oluyor. Bu aynı zamanda gayet ‘çiğ’ bir yüzleşme. Kavramların değil, daha çok ‘pathos’un hakim olduğu, aracısız bir yüzleşme. Bu açıdan son zamanlarda Çınar Eslek’in yaptığı tabloları da akla getiriyor. Çınar Eslek de son sergisinde fırça darbelerinin ve duygulanımların (bir anlamda pathos’un) hissedildiği tablolarıyla, kavramsal sanat dolayımına girmeyen yoğun bir ‘yüzleşme’ deneyimi göstermiş ve Jameson gibi teorisyenlerin yakındığı ‘duygulanım kaybı’na bir panzehir sunmuştu.

Huri Kiriş de bunu yapıyor. ‘Duygular ayaklanması’na yol açacak bir yoğunlukla, tuhaf manzaralar oluşturuyor. Ve bunu boya izlerini, fırça darbelerini gizlemeyen pürüzlü bir yüzey yaratarak, ‘resmin varlığını’ da hissettirerek yapıyor.  

Bitirmeden, sergideki bir handikaptan da bahsetmek isterim. Bütün tabloların ‘isimsiz’ olması, aslında farklı ‘durumları’ gösteren tabloların anlamlarının birbirine karışmasına, bir anlamda serginin anlam ve çağrışım açısından (bir süre sonra) uğuldamasına yol açıyor. Bu hallerin en azından birer ‘kelime’yle birbirinden ayrılması daha güçlü bir etki ve deneyime sebep olabilirdi. Sergi denilen şey bir anlamda bir deneyim organizasyonudur. Bunu da unutmamak lazım.

*Sergi 1 Ekim’e dek ALAN İstanbul'da ziyaret edilebilir.

0
3820
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle