30 KASIM, CUMA, 2018

Kişisel Bir Nostaljiden Toplumsal Bir İroniye

İlk kişisel sergisi “Memorabilia”’yı REM Art Space’te gerçekleştiren Can İncekara, Özgül Kılıçarslan’ın da özenle küratörlüğünü yaptığı sergide suluboyanın ince ve saydam hâli ile geçişken ve değişken bir bellek taramasının somut hâllerini izleyiciye sunuyor. 

Kişisel Bir Nostaljiden Toplumsal Bir İroniye

Can İncekara, 90’lı yıllarda büyükannesinin evinde yaşamsal alan içinde kullanılan, o gün için bayağı ve olağan diyebileceğimiz çeşitli nesnelerden kişisel bir hafızadan süzerek anımsayabildiklerini yeni ve başka bir bakış ile gün yüzüne çıkarıyor. O yıllardaki sıradan objeleri bugün yeni bir filtreyle ve nostalji, melankoli gibi birtakım duygular eşliğinde irdeleyen İncekara, bireysel bir pencereden sosyal yapıya referanslar veren anılar silsilesini ironik olarak suluboya tekniğiyle izleyiciye aktarıyor. Can İncekara’nın “Memorabilia” sergisi, şeffaf ve titizlikle çalışılmış suluboya eserlerle özlem duygusunun bir harmanı olarak 8 Aralık’a kadar REM Art Space’te devam ediyor.

Plastik kökenli bir sanatçı olarak REM Art Space’te açılan ilk kişisel serginizde kâğıt üzerine suluboyalarınızı izliyoruz. Yapıtlarınızı izlediğimiz sergiye “Memorabilia” ismini verdiniz. Bir giriş olarak bu kelime ne demek, nasıl bir kökene sahip ve sergi ile nasıl bir ilişki içinde? 

Can İncekara: “Memorabilia” hatırlanmaya değer şey anlamına geliyor. Tarihsel olarak önemli kişi ya da olaylara ait nesneler ve bu tür nesne koleksiyonları için kullanılıyor. Sergide yer alan imgeler ise büyükanneme ve evine ait nesnelerden oluşuyor. Büyükannem tarihsel öneme sahip biri değil, sergi için bu açıdan bir kişisel bellek hikâyesi denilebilir. Fakat bu imgeler bir dönemi tanımladığı ve pek çoğumuzun büyükannesine de ait imgeler olabileceği için toplumsal belleğe dair de bir hikâyeye bağlanıyor. Bu açıdan hatırlanmaya değer şeyler.

Sizin de söz ettiğiniz gibi sergi; hatırlama, özlem ve nostalji arasında çeşitli sinapsisler yaratıyor. Bu bağlamda öncelikle serginin kavramsal ve formal çerçevesinden söz eder misiniz?

C. İ.: Serginin kavramsal çerçevesi hakkında yaklaşık bir yıldır Özgül’le (Kılıçarslan) konuşuyoruz. Bu imgelerin oluşum süreci, serinin devamı, hatırlama ve özlem fikri üzerine. Sanatçı olarak imgelerden bir dil oluşturuyorsunuz ve bunun arkasında elbette fikirler var. Fakat bu fikirlerin söze dökülüp, kavramsallaştırması kısmı daha çok Özgül’e ait.

Peki, yapıtlara odaklanırsak “Memorabilia” serginizde gördüğümüz suluboyalarda yer alan, dönemine göre olağan sayılabilecek nesneleri seçerken nasıl bir yol izlediniz? 

C. İ.: Resimlerde gördüğünüz nesneler elbette bir dönemi yansıtıyor ve bir döneme ait bir evden parçalar. Elbette aynı evi başka parçalarla da kurabilirsiniz. Buradaki imgeler ise biraz benim çocukluğuma, yetişkin olduktan sonra o eve tekrar gidişimdeki anımsamalarıma dayanıyor ve bu anımsamaların sonunda yarattığı duygu melankoliden çok ironiye yaslanıyor. Elbette geçmişe özlem duymak, duygulanmak, sanatçı olarak beni etkileyen bir şey. Ama bu duygunun hemen arkasından oradaki absürtlükleri fark etmek, yüceleştirdiğimiz geçmişe biraz eleştirel bakmak da gerekiyor. Ben sergide daha çok bu duygularla ilişkili imgeleri oluşturacak nesnelere odaklandım.

Yapıtlar arasında buzlu bir cam, balkon demirlerine gerilmiş bir branda ya da eski ve antika sayılabilecek bir priz ve fiş göze çarpıyor. Bu eserler arasında nasıl bir ilişki söz konusu ve onları bir arada tutan balanstan söz eder misiniz?

C. İ.: Buzlu camın dantel etkisine ve zarifliğine karşılık görüntüyü geçirmeyen kalın bir şey oluşu aynı zamanda o desenin hepimizin ortak hafızasına seslenişi gibi şeyler... Balkon demirlerine gerilmiş brandanın bir süs gibi ama aynı zamanda mahremiyete, evi saklamaya dair oluşu ve demirlere gergin bir şekilde bağlanması... Süslü bir priz fakat televizyonu, radyoyu kapatmanızın yeterli olmayışı illa o prizin fişten çekilmiş bırakılmasındaki kaygı, hassasiyet... Bütün bunlar özlem ve ironi arasında bizi bırakan şeyler, karşıtlıklar.

Tekniğinize gelecek olursak suluboya aslında homojen dağılan bir boya olsa da hızlı kuruyan, rengin ıslak ve kuru hâlinde farklı görünen saydam ve teknik açıdan çok kolay kontrol edilemeyen zor bir boyama tekniği. Böyle bir teknikte bu kadar dikkatli ve titiz çalışmayı nasıl başarıyorsunuz? Suluboya tekniği için sizin yakaladığınız incelikler var mı ve nasıl bir çalışma yönteminiz var?

C. İ.: Suluboya okul yıllarımda da özellikle tercih ettiğim bir medyumdu. Karakalem, suluboya, mürekkep gibi teknikler kişiye hep eskizi, asıl işin öncesini çağrıştırır. Oysa suluboya burada başlı başına duran bir şey, işin kendisi. Üstelik de bunu titizlikle yaptığınızda yine başka bir karşıtlık yaratıyorsunuz. Büyük hikâyeye karşılık küçük hikâye, kişisel bellek, toplumsal bellek gibi karşıtlıklar arasındaki önceden belirlenmiş sınırları tersine çevirmek gibi. Suluboya anılar ve anımsamalar arasında hafızanın geçişkenliğine dair de bir hissiyat yaratıyor.

Sergideki yapıtları daha ironik, melankolik ve nostaljik bir ifade ile monokrom olarak izliyoruz. Suluboyada alternatif renkleri tercih etmeyerek yapıtları monokrom olarak üretmenizden söz eder misiniz?

C. İ.: Monokrom üretimim bu sergiyle başlayan bir süreç değil aslında. Bu malzemeyle yaptığım tüm işleri tek renk tercih ettim. Ama dediğiniz gibi doğası gereği ironik, melankolik ve nostaljik bir etki yaratıyor ve eskiye, geçmişe ait olanı çağrıştırıyor. Fakat aynı zamanda eskiz gibi, resmin ön hazırlığı gibi algılanmaya da müsait bir şey monokrom çalışmak. Bu bakımdan nesneyi gerçekte gördüğümüz renklerinden arındırdığınızda başka bir mesafe yaratıyorsunuz. Detaylı bir anlatım ve imge seçimleriyle salt nostaljik, duygusal bir bağ kurmanın ötesine geçmeye çalıştım.

Özgül Hanım siz ise serginin küratörlüğünü üstlenerek aslında nostaljik olan bir hafızanın sunumunda sanatçıya alternatif yollar öneriyorsunuz. Bu noktada Can İncekara ile yollarınızın nasıl kesiştiğinden ve serginin küratörlüğünü üstlenme hikâyenizden söz eder misiniz? Sergi sürecinde nasıl bir iletişim şekliniz vardı?

Özgül Kılıçarslan: Can da biraz bahsetti aslında... Sergiler ve küratörlük dışında üniversitede öğretim üyesi olarak çalışıyorum. İdari görevlerimin de olduğu çok yoğun bir dönemimde, Can beni bu sergi için ikna etti. Çok uzun süredir tanışıyoruz. Son bir yıldır da bu sergi sürecini paylaşıyoruz. Daha önce de yaptığı çalışmaların fotoğraflarını bana gönderiyordu ve üzerine konuşuyorduk. Çalışmaları hakkında bir yazı yazacağıma dair, bundan birkaç yıl önce belirsiz bir zaman için söz vermiştim. Daha sonra REM Art Space’teki sergi belli olunca Can bu sergi için bir yazı istedi. Can’ın çalışmalarını zaten beğeniyordum. Ayrıca bir sanatçıyı uzun zaman tanıyınca, ne yapmak istediğini, kişiliğini, beslendiği kaynakları bilince yapıt üzerine düşünmek, yazmak çok daha verimli oluyor. Genelde de böyle çalışmayı tercih ediyorum. Can’la işler ve sergi üzerine konuşurken onun heyecanı beni de sergiye ortak etti. Belirttiğim gibi sanatçıyı tanıyınca, sürecin parçası olunca hikâye değişiyor. Resimlere dışarıdan bir okuma yapmak, mekâna en uygun şekilde yerleştirmek hikâyesi birdenbire karşılıklı konuşmaya, mırıldanmaya, bazen seslerin birbirine karışmasına evriliyor. 

Peki, sergide küratöryel olarak nasıl bir yol izlediniz? Eserler ve mekân arasında küratöryel olarak nasıl bir kurgu yarattınız?

Ö. K.: Küratör olarak, kendi temanızı belirlediğiniz, seçtiğiniz sanatçıları davet ettiğiniz bir sergiyi kurmak başka bir deneyim. Bu sene ilk defa iki solo serginin küratörlüğünü yaptım. Diğer sergi yine uzun zamandır tanıdığım, işlerini beğendiğim ve yine bir yıldır iletişim hâlinde olduğum SANATORIUM’da yer alan Merve Şendil’in sergisiydi. Bu iki serginin art arda oluşu ve solo sergiler olması bu konu üzerine daha çok düşünmemi sağladı. Her şeyden önce sanatçının oluşturduğu imgelerle ne söylemek istediğini, kafasındaki sergi imgesini elimden geldiğince doğru anlamaya çalışıyorum. Çünkü en nihayetinde benim buradaki işlevim onun yaratım sürecini desteklemek. Can’ın istediği, resimlerin birlikte bir bütün oluşturması ama aynı zamanda tek tek kendi başlarına da güçlü bir şekilde var olmayı başarmasıydı. Resimlerin çerçeveleri, seçilen imgelerin yan yana gelişi, mesafeleri, yükseklikleri gibi birçok mevzuyu Can’la sergi mekânına girmeden çok önce, resimleri yaptığı süreçte de konuşuyorduk. Kavramsal çerçeveyi de düşünerek ne çok hikâyeleştirmeye yaslanmasını ne de çok dramatik bir etkinin ağırlığı altında kalmasını istedik. Elbette bunlar da var fakat biçimsel dilin, resmin kendi disiplinine özgü estetik arayışının önüne geçmeden ikisi arasında bir denge kurmaya çalıştık.

Serginin kavramsal çerçevesinde yer alan kısa bir cümle dikkatimi çekti. Bunu “hatırlanmaya değer şeyler” olarak belirtiyorsunuz. Bu Can’ın sergisi ile tam olarak nasıl bir ilişki kuruyor ve aslında bu sizce ne demek?

Ö. K.: Can’ın da bahsettiği gibi buradaki hatırlanmaya değer şeyler kişisel bellekten çıkan toplumsal bellekte kendine yer bulan imgeler. Belki en çok hatırlamamız gereken şey geçmişi bugüne çağırırken onun açıklarını kapatarak yeniden inşa etmek yerine onun tozlu, paslı yanlarını da yıkıntılarını da –ve burada olduğu gibi ironik hâle gelen inceliklerini, absürt detaylarını da- kabul etmek. Böylece geçmişe de bugüne de haksızlık etmeden duygulanımla hakikat arasındaki sınırda durabiliriz. 

Peki Can’ın sergisinde sizce günümüzde geçmişe kıyasla hatırlama ve yitirme arasında nasıl bir ilişki var?

Ö.K.: Can’ın sergisinde özlem duygusu ve yitirme fikri bizi hatırlamanın kusurlu süreçlerine yeniden bakmaya davet ediyor. Buradaki imgeler size parçalardan bir hikâye sunuyor ama bunu yaparken yitirilen evi yeniden ve hızla inşa etmeye girişmiyor. Nostaljik olanın, sıcak ama uyuşturucu etkisi yerine daha mesafeli bir mekân yaratıyor. Bir oturma odası, balkon ya da banyoya dair parçaları yan yana ama tümüyle bir mekânı kurar hâlde bulmuyorsunuz. Burada daha çok bir zamansallaştırma var. Serginin kurulumunda da özellikle buna dikkat ettik. İmgeler tek tek algılanabilsinler ve birer nesne olarak kalabilsinler istedik. Örtülü portre adlı resmi yerleştirirken özellikle onu da diğer imgeler gibi nesneleştirdik. Böylece tarihsel mesafeyi ve eleştirel imkânı koruyarak hatırlamaya yol açmak istedik. Tabii bunu ne kadar başardık onu izleyenler söyleyebilir.

Oysa günümüzde çoğunlukla bunun tam tersi işleniyor. Geçmişe ağlıyor, methiyeler düzüyor sonra onu hızla yeniden inşa ediyoruz. O kadar hızla inşa ediyoruz ki bazen o geçmişler birbirine karışıyor, eklemeli, geçmişin içeriğini taşımayan biçimsel verilere dönüşüyor. 

Peki sergi bireysel bir özlem ve anımsamadan yola çıkarak kolektif bir hafıza ve nostaljinin de izlerini barındırıyor mu?

C. İ.: Bu konu Özgül’le resimlerin üretim süreci boyunca hatta konuştuğumuz, tartıştığımız bir meseleydi. Serginin broşüründe yer alan yazısında da Özgül bu konuyu daha teorik bir çerçevede anlattı.

Ö.K.: Anımsamalar ve nostalji söz konusu olduğunda beni etkileyen, teorik olarak yakın durduğum birkaç yazar var. Henri Bergson’un, Marcel Proust’un romanlarıyla tanımladığı istemsiz belleğin anımsamaları ve sanat yapıtı ilişkisi, Paul Ricouer’ün hafıza, tarih ve anlatıya bakışı ve Svetlana Boym’un nostalji tarifi benim Can’ın işleriyle kurduğum bağın temel dayanak noktaları. Büyük anlatının hegemonyasında ezilen bireysel hikâyelerin eleştirisine dair 1980’lerden sonra birçok metin var. Özellikle 1990’larda öne çıkan bireysel hikâyeler, kişisel belleğin anlatıları sanat dünyasında kendine yer buldu. Fakat son yıllarda bana göre bu hikâye çıkış noktasını tersine çevirerek başka bir yüceleştirmeye, bireyin fazlaca hatta kendini aşarak anlatılmasına hizmet etmeye başladı. Oysa bana göre kişisel bellek, kolektif bellekle sürekli bir ilişki içinde ele alınmalı. Ne büyük anlatılarla kişisel belleğin anımsamalarını yok saymalıyız ne de kişisel anlatının hepimizin hikâyesini kapsadığına inanmalıyız.

Peki, son olarak “Memorabilia” sergisi ile izleyicinin karşılaşma anına dair düşündüğünüz önermeler nedir? Kişisel bellekte yer eden anılar canlandırılarak çeşitli ve özel nesneler seçildi. Sonrasında bu nesneler hem kendi dönemine ve hem de bugüne ait bağlamlar içinde titiz bir yaklaşımla mekân içinde yerleştirildi. İzleyici bugün geçmişe referanslar veren bu objeler ile karşılaştığında nasıl tepkiler veriyor?

C. İ.: Bu imgeler bir dönemi tanımladığı için, pek çoğumuzun büyükannesine ait imgeler. İzleyiciler işlerle karşılaştığında, benim anımsamalarımın etkisinin dışında kendine ait olanı da hatırlıyor ve hatta paylaşma ihtiyacı hissediyor.

Ö.K.: İzleyici, görsel bir imgeyle iletişime geçerken kendi kişisel ve kültürel geçmişinden de etkileniyor ve bağ kuruyor. Bu önemli bir etki. Fakat serginin kurulumu, kavramsal çerçevesini aktaran metin bütün bunların dışında da geçmişle bağ kurabileceğimiz, nostalji üzerine düşünebileceğimiz önermesini sunuyor. Röportaj için ayrıca teşekkür ediyorum çünkü sergi üzerine çıkan bir metinde bu durumun tümüyle yanlış anlaşıldığı tam tersine silik, soluk, hüzünlü bir nostalji güzellemesinden bahsettiğimizi anlatmışlar. Elbette başkası buna öyle de bakabilir fikrini belirtebilir fakat sanatçının, küratörün fikriymiş gibi bir metin yazdığında epey garipsiyorum.

Can Bey ve Özgül Hanım röportaj için teşekkürler!

0
9151
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle