27 KASIM, PAZARTESİ, 2017

“Kendi Sesini Oluşturmanın Yüceliğiyle Karşılaştım”

İllüstrasyon, animasyon, gif, yeni medya gibi pek çok farklı disiplinde üretimlerine devam eden Meltem Şahin, küçük yaşlardan itibaren çizimle ilgileniyor. Son zamanlarda çizimden daha çok animasyon ve giflere yönelen sanatçının üretimlerinde felsefik ögeler dikkat çekiyor.

“Kendi Sesini Oluşturmanın Yüceliğiyle Karşılaştım”

Son zamanların dikkat çeken genç sanatçılarından biri olan Meltem Şahin ile bir araya gelip; kitap çizimleri, Mixer’de açtığı ilk kişisel sergisi “Negative Pleasure”, animasyon ve gif üretimlerinin evrilişi, küratör ve sanatçı kimliğiyle karşımıza çıktığı “PMS” sergisi ve son olarak da Digilogue’da yer alan “Across the Line” sergisindeki çalışması üzerine konuştuk.

Çalışmalarının dikkat çekici bir tarzı olduğunu düşünüyorum, öncelikle sormak istiyorum illüstrasyon ve animasyon üretimlerin çalışmalarını nasıl etkiliyor?

Küçük yaşlardan itibaren çizimle ilgileniyorum. Ressam olmak istemiştim, ailem beni grafik tasarıma yönlendirdi. İyi ki de öyle olmuş. Tasarım da beni illüstrasyona taşıdı. Oradan da aslında tekrar resime yaklaştım, hem de bu sefer tipografi ve kompozisyon bilgilerimle. İllüstrasyon ve resimle edindiğim görsel zevk havuzum, ilk animasyon denemelerimde afalladı. Animasyon yaratımı statik imaj yaratımından çok daha farklı bir sanat, aslında devinimin sanatı. Animasyona geçtiğimde, illüstrasyon sayesinde oluşturduğum tarzım beni çok besledi. Daha sonra ise ondan öğrendiğim hareketin sanatı ve zaman algısı, illüstrasyonlarıma sızdı. İllüstrasyonlarımı naif, eskiz niteliğinde, kusurlu, daha doğaçlama bazlı yapmaya çalışıyorum. Aynı tarzı, ilk animasyona geçtiğimde yakalamak zordu. Animasyonda stilize bir çizimin gerçeğe %100 uygun hareket etmesi beklenmediği gibi, çok gerçekçi bir çizimin stilize bir biçimde hareket etmesi beklenmez (bu tezatlık da tabii ki bir tarz seçimi olabilir). Ben de görsellerimdeki bu “kusurlu” tarzı animasyonlarıma aktarırken, hareketleri tam bitmemiş gibi, titrer gibi, biraz kendi kendini araştırır gibi oluşturmaya çalışıyorum.

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Birçok kitap projesinde de çizimlerinle yer almışsın. Bir kitap için çizim yapmak senin için nasıl bir deneyim?

Başka insanların kelimelerini görselleştirmek, onların kafasını anlamaya çalışmak ve verileni kendi sosyo-kültürel kodlarımdan süzerek imajlar yaratmak bana çok keyif veriyor. Resimli kitaplarda yazı ve resim, ikisi de aynı önemde kinayelerle, nüanslarla, değişik katmanlar yaratarak, okurun kitapla yaşadığı deneyimi derinleştiriyor. Her bir dilim ilk seferde kendini belli edemese de, bu ifşa olamama durumu, okurun kitabı tekrar eline aldığında ortaya çıkabilecek yeni keyiflere sebep oluyor.

Bugüne kadar Can Yayınları’ndan resimlediğim 4 kitabım çıktı. Can Yayınları illüstratörlere verdikleri özgürlük ve değerlerle çok özel bir yayınevi. Ama benim Amerika’da Elissa Blount Moorhead ile yaptığım P is for Pussy bugüne kadar yaptığım en eğlenceli deneyimimdi.

Dünyanın birçok yerinde, kitap çizimlerinle alakalı yabancı basında geçen haberlerin ve bir de Flow animasyonunla aldığın ödül var. Flow’dan biraz bahsedelim mi, konusu neydi? Nelerden ilham aldın bu animasyonu hazırlarken?

Flow Amerika’daki illüstrasyon yüksek lisansım sırasında yaptığım bir eser. Animasyonu Friedrich Wilhelm Nietzsche'nin Tragedyanın Doğuşu kitabından, özellikle de Apollo ve Dionysus hakkındaki fikirlerinden esinlenerek oluşturdum. Apollo akıl ve biçimin tanrısıdır. Dionysus ise, kaosun, tutkunun ve coşkun duyguların tanrısıdır. Nietzsche estetik teorilerini Apollo ve Dionysus'un arketiplerinden kurar. Onun için sanattaki karşıtlık, düzen (Apollo) ve tutkudur (Dionysus.) Bu animasyondaki ana karakter, Apolloncu durumdan Dionysusçu bir duruma seyahat eden bir kadın heykeltıraştır. Bu yolculukta, kadının sanatı kişiliğiyle birlikte gelişir. Hikayenin sonunda ilk başladığı noktaya geldiğinde artık sanatı bu iki tezatın birlikteliğinden, dengesinden, akışından oluşmuştur.

Animasyon çalışmaların kukla denemelerinle başlıyor sanırım. Çalışmalarının illüstrasyon ve grafikten, yeni medya ve animasyona evrilişi nasıl gerçekleşti?

Aslında animasyona merakım Bilkent Üniversitesi’nde grafik tasarım okurken gelişti. O yıllarda Bilgi Üniversitesi’nden Berat İlk öncülüğünde 2011 yılında kurulan Canlandıranlar Derneği’nin ilk yetenek kampına bir arkadaş grubumla seçildik. Sonunda grup içi anlaşmazlıklar yüzünden animasyonumuzu tamamlayamasak da, orada çok şey öğrendim ve animasyon konusunda vizyonum açıldı. Üniversite yıllarında yaptığım animasyonların çok başarılı olduğunu düşünmüyorum, ilk animasyonum diyebileceğim master’ım sırasında yaptığım Eye and Mind sanırım.

​İllüstrasyon, grafik tasarım ve animasyon üniversite yıllarında ilgi alanıma ve üretim alanına girmişken, yeni medya ile tanışmam yüksek lisansım sırasında oldu. Oraya çocuk kitabı illüstratörü olarak gidip, yeni medya işlere meraklı, tasarım ve bilimin kesişimlerinden keyif alan daha güçlü bir birey olarak geri döndüm. Kendi sesini oluşturmanın farklı olabilmenin yüceliğiyle karşılaştım.

Mixer’de açılan ilk kişisel sergin “Negative Pleasure” aynı zamanda tez çalışmandı. Gilles Deleuze, Friedrich Nietzsche ve Maurice Merleau-Ponty gibi düşünürlere kendi perspektifinden baktığın sergi fikri nasıl ortaya çıktı ve nasıl bir çalışma dönemin oldu?

Lisede başlayan felsefe merakım, Bilkent Üniversitesi’nde aldığım sanat felsefesi derslerinde yoğunlaştı. Daha sonrasında master’a başladığımda yaptığım ilk proje çeşitli giflerden oluşan bir animasyondu. Bu projeyi Maurice Merleau Ponty’nin felsefesine görsel ve duyumsal bir yaklaşım olarak, didaktik bir anlatımdan ziyade, filozofun içinden dışarıya bir bakış, yarattığı sistemin hayal edenin gözünden görüldüğü bir proje olarak tasarladım. Her bir gif Tin ve Göz’den bir pasajın tasavvuru. Bu projeyle Stony Brook Üniversitesi’nde felsefe ve sanat konferansına konuşmacı olarak çağrıldım ve çok güzel tepkiler aldım. Bu benim için bir dönüm noktası oldu, ardından tezimi bu alanda geliştirme kararı aldım. 

​Günümüzde felsefe sadece belli bir kesime hitap eden, toplumdan, insandan uzak bir ilkeler bütünü olarak görülüyor. Ben de bu karmaşık olarak görülen fikirleri çocuklarla özdeşleştirilen oyuncaklarla, çizgi filmlerle anlatarak bu kontrast üzerinden uzaklığı kırmak istedim. Bunun yanında ise, kullandığım optik illüzyon oyuncakları, tıpkı estetiğin kendisi gibi görme biçimlerimizi sorguluyorlar.

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Üzerinde daha belki de yıllarca çalışabileceğin bir konusu var “Negative Pleasure” sergisinin. Felsefik kavramlara yeni medya penceresinden bakma fikri nereden çıktı? Serginin kavramsal çerçevesini oturturken nelere dikkat ettin?

Evet aslında dediğin gibi “Negative Pleasure” Mixer’deki kisisel sergimle bitmedi. Mixer’de geçtiğimiz Eylül ayında “o+oma+a”  isimli teknoloji ve insan arasındaki organik sınırları sorgulayan, aralarında Artbiztech tarafından düzenlenen bang. Art Innovation Prix’i kazananların da bulunduğu bir sergi açıldı. Ben bu sergiye “Negative Pleasure” serimin devamı olan Will qua adlı ses enstelasyonumla katıldım. Bu işimde Arthur Schopenhauer’un müzik üzerine teorilerinden esinlendim. Schopenhauer müzik tecrübesinin bizleri dünyanın özüne daha yakın hale getirdiğini varsayıyor. Silikondan ürettiğim sembolik kafalar vasıtasıyla, izleyici minerallerin, bitkilerin, hayvanların, insanların müziğini deneyimleyebilir, kendi evreninin senfonisini yaratabilir. Bu ses enstalasyonu için eğitimine Çağdaş Müzik üzerine Avusturya’da Mozarteum Üniversitesi’nde devam eden Mert Kocadayı ile çalıştım.

Felsefe çok köklü ve eski bir disiplin. Bu disiplini sanatın yeni bir alanı olan yeni medya ile birleştirmek, onu yeni nesil tarafından daha yaklaşılabilir, daha tanıdık hale getiriyor. Bir yandan da yeni medya kimilerine göre son 100 yılda oluşmasına rağmen, bazı kaynaklara göre de animasyon ve filmin atası sayılan 1800’lü yıllarda icat edilmiş zoetrope ve benzeri aletlerle başlamış  Zoetrope, retroscope gibi oyuncaklar aslında benim de “Negative Pleasure”da felsefi kavramları anlatmak için yeniden yorumladığım aletler. Ve ben bu yeni sayılan sanatın en eski çıktılarını kullanarak, en eski disiplinlerden birini betimlemeyi hedefliyorum.

Sergide olan tüm işler animasyon prensibi üzerinden çalışıyor. Konu edilen filozoflar da bir sonuçtan öte bir oluştan bahsediyorlar. Animasyonların, oyuncakların bu döngüsü, bitmeyen dairesel hareketleriyle bu düşüncelerle örtüşüyor, onları destekliyor, öne çıkarıyor. Bir yandan da bu “geçmiş” dolu oyuncaklar, üç boyutlu yazıcıdan, lazer kesimden yapılmış, Arduino’ya bağlı devrelerle çalışıyor. Bu tezatlar ve analojiler bir seyahate dönüştürüyor sergiyi, işleri bir bütüne dönüştürüp ayırıyor ve sonra tekrardan bağlıyor.

Ardından seni küratör koltuğunda gördüğümüz “PMS” adlı sergin Bina’da açıldı. Sergide yer alan 19 sanatçıdan biri olarak da karşımıza çıktın aynı zamanda. Bir serginin küratörlüğünü yapmaya nasıl karar verdin öncelikle bunu sormak istiyorum, fikir nasıl ortaya çıktı?

Amerika’daki master eğitimim sırasında üniversite düzeyinde öğretmenlik sertifikası aldım ve 4 farklı derste asistanlık yaptım. Öğrencileri sergilere hazırlarken, küratörlük deneyimim gelişti. Kendi kendimin küratörlüğünü yaptığım kişisel sergilerin de büyük etkisi oldu. Serginin konusu pms ise özellikle Amerika’dan döndükten sonra, orada toplumsal cinsiyet meselelerinde bir aydınlanma yaşamamla birlikte içimde bir huzursuzluk, ihtiyaç olarak doğdu. “PMS” kadınlara karşı şiddet, tecavüz gibi konulardan insanlığımızın arka plana itildiği bu dünyada, kadınlığımızın sahiplenildiği, genelde kadınlarla ilişkilendirilen duygu değişimlerinin hatta histerikliğin kucaklandığı bir alanın gereksinimden ortaya çıktı.

Sergideki her eser bir uygulama aracılığıyla tablet ya da telefonlardan bakıldığında hareketlenip gif ya da animasyonlara dönüşüyordu. Hem konusu hem de tekniği açısından oldukça dikkat çeken bu serginin hikayesi nasıl başladı?

Yurt dışındayken animasyon giflerin yükselişini gördüm. Oranın başlıca gazeteleri, dergileri editöryel illüstrasyonlar yerine editöryel gifleri tercih etmeye başlamıştı. Ben de o dönem bir gif sergisi yaratma hayali ile doldum. Artırılmış gerçeklik ile gifleri birleştirme kararı aldım. Artırılmış gerçeklik var olan gerçekliğin teknoloji ile değiştirilmesi ve artırılmasıdır. Yani artırılmış gerçeklikte çıplak gözle görülebilecek katmanlar, akıllı cihazlarla bakıldığında sonsuz yeni katmanlar doğurur. Bu da bir yandan, dışardan bakıldığında pms’in insanların aklındaki izdüşümü ile, tekil bireylerin yaşadığı pms deneyimi arasındaki fark gibidir. Sanatçıların yarattığı bireysel deneyimler, yani animasyon gifler, artırılmış gerçekliğin çok katmanlı dünyasında keşfedilebilir.

Bakkaldan alınan pedlerin bile siyah poşet içinde verildiği, ilk defa regl olan bir çocuğun bunu ailesiyle paylaştığında "kendine gelmesi" için tokat yediği bir ülkede yaşıyoruz. Dolayısıyla bu sergiyle birlikte, kadınların regl öncesinde yaşadığı krizleri ve hormonal dalgalanmaları, değil başkalarıyla paylaşmak, kendi içinde sorgulayıp anlamlandıramadığı bir coğrafyada konu üzerine sizin de söylediğiniz gibi bir diyalog yaratmak istedim.

Peki sence, ne yazık ki hala, kadınlar tarafından toplulukta açıkça dile getirilmekten çekinilen, erkekler tarafından görmezden gelinip konuşulmak istenilmeyen regl dönemini, işaret parmağıyla gösteren bu serginin izleyiciye etkisi nasıl oldu?

Türkiye’nin büyük kesiminde ne yazık ki pms’in ne olduğu bile bilinmiyor. Bilindiği ortamlarda da, morali bozuk bir kadının dertleri pms veya regl olduğu için ciddiye alınmıyor, hatta alay konusu yapılıyor. Sergi sosyal demokrat ve sol kesimin ağırlıkta olduğu Kadıköy’de açıldı. Sergiye gelen insanların çoğu premenstrüel sendromdan haberdardı. Aldığım tepkilerin hepsi çok güzeldi, ama aslında arada biraz daha sert tepkiler, eleştiriler, karşıtlıklar bekliyordum. Sanırım sergiye dair en ilginç diyalogları sergiyi hazırlarken çalıştığım insanlarla yaşadım.

Kadın izleyiciler giflerdeki anlatımın, kendi duygularını çok iyi yansıttığını söylediler. Sergide farklı kültürden, ülkelerden sanatçılar vardı. Bazılarının pms’i içselleştirmesi daha karanlık ve acı dolu bir deneyimken, bazıları için doğanın döngüsünün bir parçası hatta huzur verici bir deneyimdi. O yüzden de sergiye katılanlar kendi pms çözümlemelerini bulabildiklerini söylediler. “PMS” basında da, diğer yaptığım sergilere göre daha büyük ilgi gördü. Bilindik bir gazete de içerideki söyleşimden minik bir haberi kapağa basılacaktı fakat isminden dolayı kapaktaki haber iptal edildi.

​Serginin uygulamasının yazılımını Erdinç Akkaya, Uğur Çetinkaya ve Emin Ayar yaptı. Ve sergiyle ilgili çoğu haberde onların ismini vermeme rağmen bahsedilmediler. Bu sefer de kadınların, yani insanların haklarını savunan bir sergide bize yardımcı olan erkekler pozitif ayrımcılığa maruz kaldı.

Birçok farklı mecrada üretim yapıyorsun. Disiplinlerarası üretim şekli sanatını nasıl etkiliyor?

Amerika’da okuduğum bölümün tam adı “Illustration Practice”. İllüstrasyonun sadece iki boyutta varolmadığını, yaptığım giflerin de, kinetik heykellerin de, oyuncakların da bu pratiğin içerisinde kaldığını düşünüyorum. Kullandığım teknik, materyal değişse de, işlerim aynı evrende varolan belli bir ırka, sosyal statüye sahip olmayan, güzelliğin niteleyici özelliklerinden uzak, seks-pozitif tutum içerisindeki karakterlerden oluşuyor.

Farklı alanlarda iş yapmak, bunları yapabilmek için bir şeyler öğrenmek, tekniğin doğasından doğan kısıtlamalar ve özgürlükler bana büyük keyif veriyor. Sonrasında da dolayısıyla spesifik bir türden ziyade, farklı türler arasında gezinebilmenin beni ve işlerimi beslediğini düşünüyorum.

Son olarak Digilogue’da açılan “Across the Line” sergisinde yer alan sanatçılardan birisin, bize çalışmanı biraz anlatabilir misin?

Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde Digi.logue alanında 25 Aralık’a kadar gezilebilecek olan “Across the Line” sergisinde; Hazal Döleneken, Ege Selçuk, Deniz Derbent ve Ufuk Barış Mutlu ile birlikte ortak bir çalışma çıkardık. İşimizin adı No.8.

No.8; sekiz konstrüksiyon, sekiz hoparlör ve ışıklardan oluşan bir oda yerleştirmesi. Her bir konstrüksiyon içinde İstanbul’a ait farklı malzemeler var ve düzeneklerin hareketi sayesinde her bir malzemenin sesini duyuyoruz. Bazen bu parçalar sıkışıp kalıyor, bazen hareket ediyor. Bu tıpkı İstanbul’un kaosu içinde bazı şeylerin öyle ya da böyle bir şekilde ilerlemesi, yolunda gitmesi gibi. İzleyici için yerleştirme rastlantısal hareket ediyor gibi görünse de aslında her bir konstrüksiyona bir enstrüman gibi yaklaşıldı. Düzenekler notasyona dayalı kodlama ile hareket ediyor. Her biri hareket etmeye başladığında, tıpkı orkestrada icra eden müzisyene ışık tutulması gibi, kendi ışığıyla aydınlanıyor.

Gelecek projelerin arasında neler yer alıyor?

Şu sıralar yazılım mühendisi ve girişimci Erdinç Akkaya ile bir e-öğrenme platformu üzerinde çalışıyoruz. Şu anki geleneksel eğitim sistemimiz endüstri devriminde fabrika çalışanları için üretilmiş sistemin aynısı. Ve bu da tabii günümüz dünyasında yaşayan insanların ihtiyaçlarını, özellikle değişen teknoloji ve mobil cihazların hayatımızın değişmeyen bir parçası oluşuyla birlikte karşılamıyor. Biz de işte tam bu noktada literatürde bite-sized learning olarak adlandırılan, kullanıcıların verilen görevleri ve kişiselleştirilmiş hap boyutunda içeriklerini kısa sürede bitirebilecekleri bir sistem üzerinde çalışıyoruz. Ben de bu süreçte hem eğitimci kimliğimle Erdinç ile birlikte platformun ana temasını oluşturuyorum, hem de web sitesinin ve mobil uygulamanın tasarımlarını yapıyorum.

​Bir yandan da “PMS” sergisinin başka ülkelerdeki sanatçılara açık çağrısını yaparak, oranın sanatçıları ile serginin başka ayaklarını da düzenlemek istiyorum.

0
3961
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle