09 TEMMUZ, PERŞEMBE, 2015

Kaşif Ruhlu, Uzun Soluklu, Sıra Dışı, Hep Güncel: C.A.M. Galeri

1992 yılında İstanbul’un sanat hayatına katılan C.A.M. Galeri kurulduğu günden bugüne yeni keşiflere açık bir girişim olmayı sürdürüyor. Farklı grup sergileri, sergi temaları ve yeniliğe açık duruşuyla sanat izleyicisine olağandışı bir galeri deneyimi sunuyor. C.A.M. Galeri’nin uzun soluklu serüveninin sırrı ise kurucusu Sevil Binat’ın işine verdiği kocaman gönlü ve inancı. Kendisiyle gerçekleştirdiğimiz bir yaz günü sohbetinde bizimle galerisinin dününü ve bugününü paylaşan Binat, kendini sanat üretmeyen bir sanatçı gibi gördüğünü ifade ederek yaşadığı tecrübeleri anlattı.

Kaşif Ruhlu, Uzun Soluklu, Sıra Dışı, Hep Güncel: C.A.M. Galeri

Önce sizi tanıyalım?

Yaklaşık 30 yıldır bu işin içindeyim.  1986 yılında, o dönemin saygın ve lider galerilerinden biri olan, Urart Sanat Galerisi’nde yönetici olarak sanat ortamına giriş yaptım. Yaklaşık yedi yıl kadar bu görevi sürdürdüm. 1992 yılında o zamanki ortağım Nilüfer Sülüner ile birlikte kendi galerimi C.A.M.’yi kurdum. Kendi galericilik hayatımı iki döneme ayırıyorum: İlk 11 yılı ortağımla birlikte geçirdiğim dönem, ikincisi ise ondan sonraki 12 yılı, tek başına, galerinin sürekliliğini sağladığım dönem.

Galerinin öyküsünü paylaşır mısınız?

C.A.M.’nın açılımı Contemporary Art Marketing. Galeri isminin komik bir hikayesi var. İsim için kendi isimlerimizi, soyadlarımızı uyduramadık. O zaman bir Amerikalı arkadaşımız dedi ki “Siz napıyorsunuz, contemporary art satıyorsunuz. O zaman ‘contemporary art marketing’ yapın.” Bize çok dâhiyane bir fikir gibi geldi, ama sonra yerleşmesi pek öyle olmadı, “cam” diye, ‘”kem” diye telafüz edenler oldu. Biz “C.A.M.” diye talafüz ediyoruz. Uzun soluklu bir serüven. Türkiye’nin en eski galericilerinden biriyim. 1992’den beri kendi galerimi yönetiyorum, ama 1985-86 yılından beri bu ortamın içinde bulunuyorum. 

Sevil Binat ©Korhan Karaoysal

Sevil Binat ©Korhan Karaoysal

Galerici olmaya nasıl karar verdiniz?

Galerici olmaya karar vermedim aslında, sanırım ben galerici olmak için doğmuşum. Öyle bir misyon edinmişim, çok önemli benim için; yaşam tarzım olmuş. Hatta bu kimlik elimden gittiği zaman geride kalan Sevil’in kim olduğunu daha unutmuş durumdayım. Bütün sosyalliğim ve yaşamsallığım bu işten ibaret. Dostlarım, arkadaşlarım ya sanatçılar, ya galericiler ya sanatla ilişkisi olan insanlar. Böyle bir düzen kurdum yıllar boyunca. Allah sağlık sıhhat verirse ve elbette Türkiye şartları el verirse daha da devam etmek niyetindeyim.

Sevil Hanım, 1990'lı yılların başında kurulan ve alanda oldukça ismi ön planda olan bir sanat girişiminin  mimarısınız. Bu uzun süreli yolculuğun sırrı nedir?

Gönül koyma. Duygusal bir yanıt olacak, ama gerçekten böyle. Bu işi çok sevmem ve dediğim gibi bu işin benim yaşam biçimim olması. Buna inanmam, başka türlü var olmayı bilmemem ve hayatta en iyi bildiğim ve yaptığım tek işin bu olması. Sanırım başka bir şekilde var olmayı da hiç düşünmedim. Ben bu işe başladığımda sadece 24 yaşındaydım. Acaba başka bir işte daha başarılı olabilirmiyim veya başka bir iş denesemiydim demedim.  Ben kendimi hep sanat üretemeyen bir sanatçı gibi gördüm. İşime iş demeyeyim, hayatıma bakışım bu oldu…

Hep sanatçının tarafında bir galerici oldum. Olaya hep onların beyninden, onların yüreğinden bakmaya çalıştım. Hiçbir zaman masanın karşısındaki galerici olmadım, onlar da zaten beni öyle görmediler. Her zaman en büyük sermayem sanatçı dostlarım oldu. Bu galeri hiç bir zaman hiç bir erke bağlı olmadı. Hiç bir destek ve yardım almadan bu galeriyi var ettim. Dediğim gibi en büyük sermayem sanatçılardı; onların destekleri, bana yol açmalarıydı. İnandım ve sevdiğim için de başardım sanıyorum. 

Peki bize galeri ve sanatçı ilişkisinden bahsedebilir misiniz. C.A.M. Galeri’de süreç nasıl işliyor?

Elbette bütün galeriler ticari bir kuruluştur, satış yapıyoruz. Ancak satışa kadar gelinen noktanın gerisindeki çok daha farklı misyonlar ve işlevlerle bu olayı gerçekleştirdik. Biz her zaman keşfeden bir galeri olduk. Her zaman elimizi taşın altına koyan, risk alan bir galeri olduk. Hiç bir zaman isim olmuş, koleksiyoneri olan, izleyicisi hazır, kendi PR’ını kendi yapabilecek markalaşmış sanatçılarla çalışmadık. Arada belki olmuştur, ama beş  taneyi geçmez. Her zaman keşfeden biz olmak istedik. Bir galerici olarak her zaman bakir sanatçıyla çalışmayı tercih ettim; hatta ilk sergisini ben yapayım, onun kariyerini yönlendireyim, birlikte yol alalım, birbirimizi motive edelim, heycanlandıralım, işini gösterelim, ismini duyuralım ve en son nokta olan satış noktasına gelelim. Biz ticari bir galeri pek olmadık, ortaya çıkaran ve markalaştıran bir galeri olmayı tercih ettik, böyle bir misyonumuz var.

Bunu C.A.M.’in politikası olarak görebilir miyiz peki?

Tabii ki.

İlk adımda koyduğunuz hedefler ve beklentileriniz karşılık buldu mu?

Hangi alanda beklentilerimizin karşılandığına yüzde yüz emin olabiliyoruz? Üstelik Türkiye gibi bir ülkede yaşayıp, böyle bir ülkede yapılabilecek belki de en son işlerden birini yapıyorsak. Yine de çok yol kat edildiğine inanıyorum.  Beklentilerim karşılandığı zamanlar da oldu, dürüst konuşmak gerekirse, müthiş hayal kırıklığına uğradığım zamanlar da oldu. Ama işime olan inancım, işime olan saygım, onu sahiplenmem ve evet hedeflerimin olması, onların varlığı ağır bastı ve ödüllerle kırgınlıklarımı da zaman içinde yok etmeye çalıştım. Neredeyse 30. yıla geliyoruz, ben hiç bir zaman geçmişle yaşayan bir insan olmadım, yani geçmişe öykünen biri olmadım, hep günüme ve geleceğe bakan biri oldum. Bugünün de geçmişe nazaran iyi tarafları var. Belki daha değişen tarafları da var.

  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Neler mesela?

Mesela artık sanat piyasası diye bir şey var, sanat ortamı diye bir şey yok, bu beni çok rahatsız ediyor. Eskiden bu çok yoktu; hakikaten sanat sanat için yapılırdı, sanat konuşulurdu, sanat felsefesi konuşulurdu. Galeride akşam üzeri üç beş sanatçı, bir iki dost ile bir araya gelip gece 22.00’a, 23.00’a dek bir tek resim üzerine tartıştığımız ve konuştuğumuz zamanları bilirim. Sanatın felsefesi yapılırdı, bunlar artık okullardan bile kalktı, nerede günlük hayatta bunu hâlâ yapıyor olalım. Maalesef bu beni üzüyor. Her şeyin bu kadar metalaştırılması, hele ki sanatın bu denli metalaştırılması beni çok üzüyor. Tabii ki sanat bir meta, Rönesans’tan beri bir meta olmuş, ancak günümüzde sadece spekülatif değerler üzerinden gidilmesi söz konusu.  Müzayedeler, fuarlar, galeriler, özel çalışan art dealerlar vs. bunların hepsi sanatın farklı bir yöne doğru kaymasına neden oldu maalesef. Bir arz talep meselesi oluştu. Talep edilene göre sanat üretilmeye başlandı. Her alanda olduğu gibi sanatta da böyle bir takım trendler kendini göstermeye başladı. Ne tür iş beğeniliyor, sanatçılar onları yapar oldular. Tabi istisnai durumlar da söz konusu. 

Peki siz bir galeri olarak duruma nasıl bakıyorsunuz?

Biz çok fazla ortalarda olan bir galeri değiliz. Tabiki hepimiz masumiyetimizi kaybettik, hepimiz bir şekilde kirlendik, ama mümkün olduğu kadar o kirlenmekten birkaç adım daha geride durup kendi kabuğumuz içinde doğru olduğuna inandığımız bir şeylerin  hâlâ savaşını verip, direnmeye çalışıyoruz.

Sergi ve sanatçı seçimlerinizde temel kiriterleriniz nelerdir? Genç sanatçılara yönelik ilginiz olduğundan bahsettiniz ama neye göre bir seçim söz konusu?

Genç sanatçı derken illa yaş grubunun genç olması önemli değil. Ben 40 yaşındaki bir sanatçıyla da yeni çalışmaya başlayabilirim ama mühim olan işinin özgün olması, işinin genç olması, işinin bir meselesi olması.

Benim için çağdaş sanatta dört bileşen çok önemli: kavram, görsellik, teknik ve sunum. Bu dört bileşenin bir arada olmasını istiyorum. Çağdaş sanatta her şeyden önce kavram olmalı. Sunum sonradan halledilen bir şey olabilir. Bana yeni bir sanatçı geldiği zaman hiç CV’sine bakmam, en büyük özelliğimdir. Kişinin hangi okulu bitirdiğine, nerelerde sergi açtığına bakmam, ben direkt iş ile ilişki kurmaya çalışırım. Sanırım gözü ve burnu iyi olan bir galericiyim. Bu iç güdüsel bir şey, tarifi çok zor.  Tabii ki beğeni eşiğim çok yüksek, heyecan eşiğim de çok yüksek. Artık çok az iş beni heycanlandırıyor. Artık yeni bir şeyler yaratmak mümkün değil, ama bir meselesi olmasını istiyorum. Nedir senin dünya ile ilgili politik meselen, sosyolojik meselen veya cinsel meselen? Bir meselesi olması ve bir kavramı irdelemesi lazım. İkinci aradığım şey tabii ki sağlam bir teknik ve üçüncüsü görsellik. Estetik olarak da insanı cezbedecek bir tarafı olması lazım. Bütün bunların yanı sıra, sanatçının kendinden bir şeyleri de yapıtta görebiliyorsan, onun samimiyetine ve sahiciliğine inanabiliyorsan, bu saydıklarım tabii ki hiç kolay şeyler değil, o benim için iyi sanat oluyor. 

Son 10 yıla baktığımız zaman galeriyi en iyi ifade eden sergilerden örnekler verebilir misiniz?

Çok var. Bizim kişisel sergilerin yanı sıra bazı önemli ve her sene tekrarladığımız grup sergilerimiz oluyor. Tabii bu grup sergilerin hepsi konsept, tematik sergiler. Bunlar benim için önemli. Dört sene üst üste yaptığım “Ego Kırılmaları” sergileri çok önemli sergilerdir. Orada farklı disiplinlerden, farklı yaş gruplarından sanatçılarla çalıştık. Ego meselesi hepimizin içinde olduğu ve doymak bilmeyen bir hayvan gibi devamlı beslemek zorunda olduğumuz ama bir tarafa ittiğimiz takdirde özgürleşebildiğimiz, başka boyutlara geçebildiğimiz bir meseleydi ve çok derin bir konuydu. Bu bir seferlik olmayacaktı, o yüzden dört kere tekrarladık ve çok ses getiren bir sergi oldu. İyi sanatçılarla çalışıyoruz, ayırt etmem çok zor. Peter Hristoff, 2014’ün sonunda “Kahramanlar” isimli sergisini açtı, beğenilen bir sergi oldu. Bu sene Mart ayında açtığımız Mahmut Celayir’in  “Pekerun II” isimli sergisi de çok iyi eleştiriler alan iyi bir sergiydi. Galerimizde şimdi yer alan "START" sergisinin de oldukça önemli bir yolda ilerlediğini düşünüyorum, bu yıl üçüncüsünü yaptık. "START"ın misyonunu çok önemli buluyorum. Sanatın ulaşılabilir olamaz gerçeğini kırarak genç sanatçılarla genç potansiyel izleyiciyi buluşturabilmek amacıyla yapıldı. Çok önemli bir amaca hizmet etti. Çünkü 25-35 yaş arası sizler gibi çalışan, sanatla ilgilenmek isteyen, hatta yavaş yavaş evine, ofisine sanat almak isteyen genç insanlar sanata ulaşamıyorlar. Öyle rakamlar söz konusu ki taksit bile yapsanız satın almak mümkün değil. İyi isimleri olan sanatçıları belli fiyat aralıklarında sunmak istedik. Ama bu bizim elimizdeki 10.000 TL’lik bir işe 1000 TL’ye değer biçmek değil, elbette sanatçılar bu sergiyi düşünerek özel işler yapıyorlar. Hakikaten çok ilgi çekti. Dediğim gibi genç ve mutlu bir potansiyel koleksiyoner oluştu. Biz ilerde bu insanlar bize döner diye de düşünmedik. Amaç insanların sanata sahip olması, bu genç sanatçıların da mümkün olduğunca yaygınlaşması ve evlere girmesi, öğrenilmesi, görülmesi ve isimlerinin yerleşmesi idi. Bu da bir kariyer yönetimi. Bu iki grubu bir araya getirdik ve çok mutluyuz. Bu sanatçıların hepsi galeri sanatçıları değil, dışarıdan sanatçılarla da çalışıyoruz. Bizim çalışma sistemimiz böyle. Sadece kişisel sergiler değil, grup sergileri de yaparız, böyle farklı amaçlı sergiler de. Yakınımızda bir showroom’uz var, oraya depo diyoruz, sanatçıların yeni işleri gösterdiğimiz, sergilediğimiz ve orada biriktirdiğimiz bir yer burası. Oraya bazı izleyicilerimizi ya da koleksiyonerlerimizi götürüyoruz. Böylece sanatçılar sadece sergiye bağımlı olmuyorlar, sürekli gündemde oluyorlar, işlerini gösterebiliyorlar.

Aralık ayında bir “Winter Wonderland” isimli bir sergi yaptık. O da oldukça ses getirdi, güzel bir sergi oldu. Murat Durusoy ve Berkay Buğdanoğlu’un ortak sergisi özellikle çok önemliydi; bir ressam ve bir fotoğrafçı birlikteliği gerçekleşti. Murat Durusoy fotoğrafları çekti, ondan sonra bunları metal baskı yaptı ve sonra Berkay Buğdanoğlu o metal baskıları boyadı, müdahalelerde bulundu. Teknik ve içerik olarak çok çok iyi bir sergiydi. Geçtiğimiz Aralık ayında Yusuf Aygeç ve Furka ‘Nuka’ Birgün’ün bir ortak sergisi açıldı, ismi “Koklayarak Duyuyorum”. Tuvali ikiye böldüler ve bir iskambil kartı gibi bir tarafını Yusuf, bir tarafını Furkan boyadı. Orada bir işbirliği yapıldı. Bizim galerimiz enterasan bir yer. Sanatçıların hepsinin birbiriyle ilişkisi var, iletişim halindeler. Bu çok hoş bir şey. Arada sanatçı toplantıları yapıyoruz ve o toplantılarda iş okuması ve iş kritiği yapılıyor. Sanatçılar olumlu ya da olumsuz şekilde kritik ediliyor. Bunlar besleyici şeyler. 

  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Daha katılımcı bir anlayışınız var. 

Kesinlikle öyle. 

Küratörlü sergiler açılıyor mu peki?

En son bienal zamanında Emre Zeytinoğlu ile bir çalışmamız oldu, “Bunu Ben de Yaparım” isimli bir grup sergisi açtık. Emre Bey bu serginin küratörlüğünü yaptı. "START"ın küratörü ise bizim galeri direktörümüz Melek Hanım, her yıl "START"ı sergisini o yapar, sanatçı seçimlerini gerçekleştirir, birlikte onayımızdan geçer ama esas o oluşturuyor. Aslında her galerici doğal bir küratördür. Galerici duvara resim asıp, komisyon alan insan değildir.

Bizim New York’taki sanatçımız Peter Hristoff ile de küratöryel sergilerimiz oldu. Bu bağlamda New York’tan getirdiğimiz sergiler de çok önemliydi. Onun sayesinde burada Marilyn Minter gibi çok önemli sanatçıları sergiledik. Peter’ın yine “Fresh” isimli bir sergisi oldu, müthiş bir sergiydi, Nişantaşı galerimizde gerçekleştirdik. Peter’ın düzenlediği “The End is Also The Begining” isimli sergi de önemli bir sergiydi. Rona Pondick gibi önemli sanatçıların burada sergilenmesi açısından bu girişimler çok değerli oldu. Onun haricinde gene küratörle çalışılabilir, karşı değilim, ama genellikle kendim yapmayı tercih ediyorum. 

Yurt dışındaki ortak çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Yurt dışından çalıştığımız çok sanatçı var, hepsi çok önemli sanatçılar. Almanya’dan Dieter Mammel ile yaklaşık 10 senedir çalışıyoruz, önemli bir sanatçıdır. İtalyan Bruno Walpoth ile çalışıyoruz ki bugün ahşap heykelciliğin dünyadaki en önemli isimlerinden biridir. Gene önemli bir İtalyan sanatçımız var: Giuseppe Mastromatteo. Önemli bir fotoğraf sanatçısı. Çok çok önemli bir Katalan sanatçımız var Lluis Barba. Sonra Hollandalı Ronald Versloot var.

Yurt dışında çalıştığınız galeriler var mı peki? Kardeş galeri gibi ?

Yaptık, ama kardeş galeri şeklinde olmadı. Mesela Dieter Mammel’in Frankfurt’taki galerisinde, Galeri Hübner’de bir sergi yaptık. Biz buradan Türk sanatçılarımızı götürdük, çok başarılı bir sergiydi, hatta satış bile yapıldı. O sergide Ahmet Elhan, Arzu Başaran gibi sanatçılar yer aldı. Bir tek galeri sergimiz o oldu aslında. Ama Dieter gibi sanatçıların galerileri ile sürekli iletşim içindeyiz  tabii ki. Örneğin Dieter’in Avrupa’nın birçok yerinde galerisi var. Bu galerilerle irtibat halindeyiz, ama kardeş galeri gibi bir durum yok. 

Sanat gündemi pek dinamik olan bir şehirde bir galeri yönetiyorsunuz. Karşılaştığınız zorluklar ve kolaylıklar nelerdir?

Böyle bir kentte galerici olmak çok avantajlı. Ankaralı veya Adanalı bir galerici olmak istemezdim. Burada galerici olmak New York’ta galerici olmak gibi bir şey. İstanbul’un müthiş bir enerjisi var. Biz her ne kadar gördüğünüz bu küçük bölgede de olsak o enerjiyi hissetmemek mümkün değil. Bunu hissediyorsunuz ve ondan besleniyorsunuz. Sanatçılar için de aynı şey geçerli. Ankara’da yaşayan bir sanatçıyla, Kayseri’de yaşayan bir sanatçı İstanbul’da ne kadar sergi açarsa açsın da, İstanbul’da sürekli yaşayan bir sanatçı ile aynı  olamaz. Beslenme alanları, heycan alanlar, ilişki kurmaları, sinerjileri, enerjileri çok farklı tabii.

Zorlukları peki?

Birinci zorluk şehir değil, bence birinci zorluk kadın olmak. Ben hep derim, Sevil değil Selim olsaydım bugün çok daha farklı bir konumda olurdum, olduğum yerden çok memnunum, o başka, ama çok daha farklı olurdu. Bazı şeyleri daha kolay elde edebilirdim. Bir kadın galerici bu işi yaptığı zaman bu bir hobi galericiliği gibi algılanıyor. Ama bir erkek galerici açısından durum farklı, o onun işi, evini geçindirdiği mesleği oluyor. Benim açımdansa beni bilen biliyor tabii.

Kente gelirsek, ben İstanbul’un avantajlı bir yer olduğunu düşünüyorum. Bundan 3-5 ay önce bir galericiler dayanışması kurduk; aynı kriterde, aynı çizgide amaçları, davranış biçimleri olan, etik olarak aynı maddelerde ve kurallarda buluşan. 15 galeri ancak bir araya gelebildik. Çok galeri var ama aynı ayarda az galeri var. Galerilerin misyonu çok fazla, bugün hâlâ yeteri kadar müzesi olmayan bir şehirden bahsediyoruz. Bir İstanbul Modern ile, bir Sabancı Müzesi ile veya bir Pera Müzesi ile olacak iş değil. Enternasyonal alanda lokal bir müzemiz yok. Her ne kadar Sabancılar ve muadil kurumlar yabancı sergiler getiriyorlarsa da onlar yeterli değil. Süreli sergiler geliyor ve gidiyor. Galerilerin işlevi çok önemli; parasız kültür hizmeti veren tek kuruluşlar. Kapılarımız açık, herkes eser görüyor, bize  hiçbir ücret ödemiyorlar. Bir ay süren sergiler yapıyoruz. Ancak belli bir süreyle bu sergilerin açılması, bu maddi yükümlülüklerin altına girmemiz, bunlar kolay değil. Bu sergiler tamamen bir kültür hizmetiyle ilgili bir şey; gelinsin, görünsün, şahit olunsun, düşünülsün ve aktarılsın diye yapılıyor. Tırnak içinde söylüyorum, satış, işin zor ama yine kolay kısmı, satışı ofisinizden de, evinizden de, atölyelerden de yapabilirsiniz.  Bu şehirde o bakımdan mümkün olduğu kadar insanların rahat ulaşabileceği lokasyonlarda var olabilirseniz bu amacınıza ulaşıyorsunuz.

Kemik izleyicimiz var. Tabii yeni insanlar da var. 

Peki fuarlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Fuarlar önemlidir. Yurt dışında da seyahatlerde buluyorum ve görüyorum ki galeriler artık çok az geziliyor. Amerika’da böyle, Avrupa’da böyle, burada da böyle. İnsanlar artık daha korformist bir yapıda düşünüyor. Senede iki fuar olur, bütün galeriler de katılır, bende hepsini orada görürüm, hem eşimi dostumu görürüm, alışverişimi de yaparım gibi düşünüyorlar. Galeri mekânları işin prestij kısmı, iletişim merkezleri gibi çalışıyorlar ve tamamen fuarlara oynuyorlar. Burada da böyle. Bir galeriyi ayda 1000 kişi gezmezken, fuarı 4 günde 50.000 kişinin, hatta 80.000 kişinin izlediğinden bahsediliyor. Bunun yarısı sizi görse 4 günde 40.000 kişi, 30.000 kişi görmüş olur, muazzam bir rakam bu. Özellikle bizim gibi ana akım galeriler için, yeni sanatçıları bulan, ortaya çıkaran galeriler için bu çok önemli. Orada insanlara sanatçılarınızı gösterme imkânınız var. Tabii kendi kemik koleksiyonerlerimiz, izleyicilerimiz de geliyor ama her sene fuarda yeni insanlar tanıma şansımız oluyor.

Fuarlar önemlidir, galerilerin toplu olarak görülmesi önemlidir. Burada dikkat edilmesi gereken bir şey var. Hâlâ istenilen düşünce ve estetik düzeyde, sanat bilincinde olmayan toplumumuzu doğru yönlendirmemiz gerekiyor. Bu bence işin en önemli kısmı. Bu nedenle fuarcılar da  fuarları organize ederken bunu çok iyi düşünerek yapmalı, onların da bizim gibi kriterleri olmalı. Yer satmak amacıyla değil, belli kriterlerde, belli çizgilerde, belli kalitede davranmalılar ve o çizgiyi yükseltmeye çabalamalılar. İnsana ne verirseniz alır. Halk iyisini verirseniz iyisini alır. Neyi iyi verirseniz, göz iyi de görür, lezzeti iyi de tadar, iyi de işitir. Mühim olan sizin çıtayı yükseltmenizdir. Ben iyi sergiler açacağım, doğru sanatçılar göstereceğim, fuarlarda iyi galeriler yer alacak, iyi sanat sergilenecek ve halkın sanat bilinci de buna paralel yükselecek. O misyonu yüklenebilirse fuarlar önemlidir.

Sevil Binat ©Korhan Karaoysal

Sevil Binat ©Korhan Karaoysal

İstanbul’daki bu süreci yurt dışı ile kıyasladığınızda gözlemleriniz neler?

Bizim fuarlarımız bir sürü fuardan daha güzel. İş kalitesi olarak demiyorum, ilgi, gezilme ve görülme açısından. Contemporary İstanbul dünyanın en çok gezilen ya üçüncü ya da dördüncü fuarı. İzlenme oranı çok yüksek, sevindirici bir şey. 

Yine galeriye dönelim isterseniz. Galeri olarak izleyici ile nasıl irtibat kuruyorsunuz? Örneğin sosyal medyayı bu anlamda nasıl kullanıyorsunuz?

Çok başarılıyız bu konuda. Sosyal medyayı çok iyi kullanıyoruz. Büyük bir kitleye ulaşıyoruz. Önemsiyoruz. Twetter, Instagram, Facebook kullanılıyor. Ayrıca mailingler yapılıyor, ayda iki kere newsletterlar gönderiliyor. Oldukça aktif olduğumuzu söyleyebilirim. 

Son olarak bu sezonu nasıl geçirdiniz? Önümüzdeki yıl için planlar nelerdir?

Ben de merak ediyorum, neler göreceğiz. Programımız tabii ki belli. Biz 1 veya 1,5 sene önceden programımızı oluşturuyoruz. Neler yapacağımız önümüzdeki Haziran ayına kadar belli.

​Bu sene ise çok parlak bir sezon olmadı, ama çok da kötü geçirdik diyemem. İyi sergiler oldu. İyi olan şeyler zaman içinde yerini buluyor. Bu galeri iyi izlenen bir galeri, ondan memnunum, dediğim gibi iyi kritikler alıyor. 


0
2322
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle