15 OCAK, PAZARTESİ, 2018

Karanlık Odanın Eşiğinde

Galerist, 15 Aralık 2017 tarihinde Yusuf Sevinçli’nin “Oculus” sergisinin açılışını gerçekleştirdi. Çoklukla İstanbul ve Fransa’da çekilmiş, tümü siyah-beyaz analog fotoğraflardan oluşan “Oculus”; bugüne dek çok sayıda kişisel ve karma sergi gerçekleştirmiş olan sanatçının Galerist’teki ilk kişisel sergisi, aynı zamanda Galerist Yayınları ve Galerie les Filles du Calvaire ortaklığıyla çıkan yeni kitabı. Beyoğlu’nda konuşlanan Galerist’in harika mimarisiyle müthiş bir ruhsal uyum yakalayan fotoğraflar, karanlık ve ışık arasındaki bir eşikte duruyormuş hissi veriyor izleyicisine; gölgeden, hayâli bir eşik…

Karanlık Odanın Eşiğinde

Roma’da ya da belki Paris’te Pantheon’a girmiş herkesi etkisine alan, gün ilerledikçe ışığını nereye düşüreceğini izlemekten kendimizi alamadığımız o kubbe penceresinin adına deniyor “Oculus”. Yani karanlığı bir ışıkla kesen, yere ya da ziyaretçilerin üzerine hüzme düşüren, kutsal atfedilenlerin ışıktan gözü gibi duran yuvarlak deliğin ismi; ama bu ışık kalıcı değildir, güneşle birlikte mütemadiyen yer değiştirir ve güzelliğin, aydınlığın geçiciliğini hissettirir. Gün bittiğinde kubbedeki oval pencere de işini bitirmiş, hepimizi karanlığa terk etmiş olur, ama ışığın bıraktığı büyüleyici etki üzerimizdeki gücünü hemen kaybetmez; Yusuf Sevinçli’nin fotoğraflarında olduğu gibi.

​Uluslararası festival ve bienallerde yer almış fotoğrafları ve Good Dog (Uslu Köpek), Marseille (Marsilya), Walking (Yürümek) ve PUT gibi serilerinin yabancı yayıncılardan çıkan kitaplarıyla Yusuf Sevinçli; hayli dikkat çeken, insanları derinden etkileyen işlere imza atıyor. “Oculus” sergisinde bazı fotoğraflar gerçekle gerçeküstünün karıştığı, rüyalardan kesitler gibi yansıyor. Yüzen bir kuğu, uzun süren rüzgârların yönünü sabitlediği ağaç ya da salıncakta gözlerini yumup başını geriye atan küçük bir çocuk; sanki düşlerimizden hafızamıza takılan sahneler gibi…

Amerikan fotoğraf geleneğinden beslendiğini ifade eden sanatçı; William Klein, Lee Friedlander, Robert Frank gibi isimlerden çok etkilendiğini, çağdaş fotoğrafçılar arasında ise en çok Dirk Braeckman’ı takip ettiğini belirtiyor. Keza ortaya koyduğu çalışmaların yarattığı duygu; Orta ve Kuzey Amerika’nın epik, kuvvetli ve huzursuz edici ruh hâlini kusursuz bir biçimde taşıyor ama yalnızca fotoğraftan değil, belki daha da fazla olarak edebiyattan ve müzikten beslendiğini, küçük yaşlardan itibaren Punk’un sadece müzik olarak değil, tavır olarak da kendisini etkilediği söylüyor. “Herkes yapabilir, herkes kendini ifade edebilir” yaklaşımını çok önemli bulduğundan söz eden Sevinçli, “Bob Dylan da hayatımda hep vazgeçilmez bir isim oldu” diyerek aslında beslendiği geleneğin akla, kalbe ama en çok ruha odaklanan bir noktada durduğunu belli ediyor.

Kadınların bedenleriyle, bakışlarıyla, o bedenler içerisindeki heyecan, hüzün ya da acıyla fotoğraflarda çokça yer bulduğunu görüyoruz. Kendi etini çekiştiren bir kadının ya da objektife bakan genç kadının ne düşündüğünü, ne hissetmiş olduğunu duyumsamaya çalışıyoruz. Salıncaktaki küçük kız, kendi çocukluk düşlerimizi, yüzümüze çarpan hafif rüzgârı çağırıyor hafızamızın derinliklerinden. Bir çiçekten, bir baloncuktan, elleri boşlukta bir adamdan ortaya çıkan şiirsel, biraz da muğlak kareler hep bir başka duyguyu çağırıyor geçmişimizden. Fotoğrafların tümü, bakmak için değil hissettirmek, hatırlatmak, yaşatmak için oraya konmuş gibi bir hâl içinde.

​Galerideki ikinci odayı dolaşırken dar bir geçit göze çarpıyor köşeden, eşikten başınızı uzatınca içerideki duvarlarda üst üste asılmış yüzlerce fotoğraf olduğunu görüyorsunuz. Sanki sanatçının karanlık odada çalışırken yarım bırakıp gittiği bir anmışçasına her şey ortada. Bir sandalye, yerde kesilip biçilmiş fotoğraf kağıtları vs. Ve fakat odanın öyle ağır, insanı çekip yakalayan bir havası var ki çıkmak mümkün olmuyor uzun süre. Sanki gizli bir odayı ve saklanan gerçekleri bulduğumuz film sahnelerindeki gibi bir ruh haliyle, tüm kanıtların peşinden gitmek istiyor insan. Yakından baktıkça daha da meraklandıran, bazen ürperten, hepsi birbirinden güçlü yüzlerce fotoğrafla baş başa bırakıyor bizi Sevinçli bu arka odada. Sadece bu deneyim bile sağlam bir çarpılma etkisi yaratıyor. Sanatçı bu arka odayı “mahremini açmak” olarak nitelendiriyor ve içerideki odalarda sergilenen ve rafine bir biçimde sunulan 22 fotoğrafın ardına saklanan uzun süreci izleyicisine açmak istediğini; karanlık odada fotoğraflar üzerinde çalışırken ve onları seçerken yaşanan atölye günlerini ve gecelerini paylaşmak istediğini anlatıyor.

Galerinin kusursuzluğa bilinçli bir karşı duruş sergileyen duvarlarıyla ilkesel olarak bütünleşen ve yansıttığı tüm ruhu açığa çıkaran bu eşsiz fotoğraflar, her görende derin bir akis bulacak kadar güçlü. Bu gücü, siyah beyaz ve analog çalışma üslubunun daha da yükselttiğini söylemek mümkün. Zira grenli, çiziklerini ve lekelerini bilhassa saklamayan bu fotoğraflar, gölgelere; asla tam aydınlanamayan ışığın yarattığı duygulardan mütevellit bir bilinçaltı ortamına ait. Sevinçli, analog makinelerle çalışma nedenini öncelikle; hızlanan ve dijitalleşen dünyada yavaşlamayı sevmesine ve üretim baskısına karşı durarak ağır, ama konsantre olmuş, tek tek her imge üzerinde dilediğince çalışma isteğine bağlıyor ve ekliyor: “Negatiflerin üzerinde oynamanın, hijyenik olmayan ve mükemmellikten uzak fotoğrafların çok daha samimi ve geçirgen duygulara sahip olduğunu düşünüyorum. Grenler, dokular ve kimyasal süreçteki emek, o anın hissini yeniden, başka bir bakışla yaşanılır kılıyor”. Bu sebeplerle bazı fotoğrafları dakikalarca izleyip, gözlerinizi yumarak hafızanızın derinliklerinden gelenleri duymak isteyebilirsiniz, ki bu da artık eşiği geçtiğinizi gösterir.

2018’de, daha önce sergilenmemiş fotoğrafları, biri Akina Books (İtalya), diğeri ise İiki Books (Japonya) tarafından kitaplaştırılacak olan Yusuf Sevinçli’nin “Oculus” sergisi, 27 Ocak’a dek eşikten bakmak ya da onu geçmek isteyen herkesi Galerist’e bekliyor.

0
1651
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle