08 AĞUSTOS, PAZARTESİ, 2016

Kainatta Bizi Birbirimize Bağlayan Kutsal Denge: Aşk

Ayşe Pınar Akalın ile Muse Çağdaş Sanat Festivali kapsamında gerçekleşen ve küratörlüğünü üstlendiği “Aşkın Geometrisi” sergisi üzerine konuştuk. Serginin teması, eserler ve Bodrum’da sergi açmanın etkilerinden bahsettik. Ayrıca geçmiş yıllarda Akalın’ın yer aldığı projeleri hatırladık ve gelecek projeleri hakkında ipuçları aldık.

Kainatta Bizi Birbirimize Bağlayan Kutsal Denge: Aşk

Röportaja Muse Çağdaş Sanat Festivali’nden başlamak istiyorum. Festival ilk sergisi “Aşkın Geometrisi”ni Bodrum’da gerçekleştirdi. Muse Çağdaş Sanat Festivali hakkında bizi bilgilendirebilir misiniz?

Muse Çağdaş Sanat Festivali, genç sanatçılara alışılagelmiş galeri, müze gibi kapalı ve daha klasik veya "white box" diye nitelendirilen beyaz, dört duvar arasında olan sanat kurumlarının dışında, alternatif mekânlarda sergi düzenlemek amacıyla ortaya çıktı. Genç çağdaş sanatçılarımız, özellikle heykeltraşlarımız eserlerini sergileyecek mekân bulmakta zorluk çekiyorlar. İstanbul'un, Paris veya Roma gibi dünyada sanatın merkezi olmuş çok nadir şehirlerin sahip olduğu tarihi bir dokusu var, ülkemiz coğrafi güzellikleriyle de sanat sergilerine ev sahipliği yapabilecek sanatçılara ilham veren alanlara sahip. Küratör kurgusu ile özgün mekânlar seçerek insanların sanata gitmesi fikrinin yanında sanatı insanlara götürmek ve daha büyük kitlelere ulaşmak bu festivalin en büyük hedefi. Muse Contemporary, yarattığı platformlarda genç sanatçılara ışık tutmak istiyor. Elitist bir yaklaşımla ulaşamayacağınız kitleleri çağdaş sanata yaklaştırmayı hedefliyor. Xuma'nın kurucusu arkadaşım Kamil Özavar'ın da benim özgün bir festival oluşturmamı desteklemesi ve teşvik etmesi, bu oluşumun ortaya çıkmasını zaman olarak öne çekti ve festivalin ilk sergisi olan "Aşkın Geometrisi" böylece şekillendi.

"Aşkın Geometrisi"nde küratör olarak karşımıza çıkıyorsunuz. Temayı nasıl belirlediniz, sergi ismini nereden alıyor?

Tema kendini belirledi. İlk çıkış noktamız MindBody festivali, spiritualite ve ilham vermek üzerineydi, zaten Muse (ilham perisi) ismi de bu şekilde ortaya çıktı. Projenin organik yapısına uygun sanatçıları seçmeye çok özen gösterdim ve dört ay süren bir çalışma sonucunda sanatçıların her biri bu projenin ana kavramlarını düşünerek çok özgün, düşündürücü bir o kadar da eğlenceli eserler yarattılar. Serginin yaz boyu sürmesine karar verilince, sadece bu festival için yapılmış eserlerin dışında sanatçıların bu temaya uygun eserlerini de serginin içine dahil ettik. İşleri teker teker incelediğimde , hepsinin içinde manevi bir bütünlük, şekillerin harmonisi ve tutkulu bir sevgi gördüm

"Aşkın Geometrisi" ismi çok natürel olarak, aslında “Aşka bir şekil vermeye çalışsak bu hepimiz için farklı mı olurdu?” sorusundan çıktı. Sanat tarihine baktığınızda, birçok ressam, düşünür, bilim adamı ve şair doğanın içinde saklı şekilleri keşfetmeye çalışmış ve yüzyıllarca bu fikirler sanatçılara ilham kaynağı olmuş. Fibonacci doğadaki sayıların gizeminin peşine düşüp altın oranı bulmuş, Leonardo insan bedeninin işleyişiyle evrenin işleyişi arasında bir özdeşlik olduğu inancıyla insan ile doğa ilişkisini vurgulayan Vitruvius Adamı’yla ideal orantıyı yakalamış. Rumi aşkın gücüne inanarak ve baktığı her form ve cisimde aşkı görmüş. Dervişler de mutlak mükemmeliyetin kaynağına erişmek için sema etmişler. Festivale katılan sanatçıların bu konuları ilham noktası olarak aldığını gördüğümde, isim çok doğal olarak ortaya çıktı.

Sergide farklı disiplinlerden pek çok sanatçı yer aldı. Kemal Tufan, Tuğberk Selçuk, Seda Gazioğlu, Pınar Du Pre, Naz Sirmen, Ümit Turgay Durgun “aşkın geometrisi” teması etrafında çalışmalar üretip sergilediler. Sergideki eserlerin interaktif yanı da dikkat çekiciydi. Eserlerden biraz bahsedelim mi?

Bu festivalin çarpıcı noktalarından biri, sanatçıların kendilerini özgürce ifade edebilecekleri bir ortamda, eserlerinin yaratım sürecine izleyicileri de dahil etmesi ve bu deneyimi birlikte yaşamaları oldu. Festival başlamadan önceki üç günde, sanatçılar izleyicilerin önünde eserlerini tamamladılar.

Pınar du Pre'nin Hint mitolojisinde kâinatın annesi olan Tanrıça Durga ve Fibonacci dizisinden ilham aldığı Notilus figürü, Tuğberk Selçuk'un sema eden pamuk prensesi ve lazer ile kesilmiş metallerden yıllanmış bir ağacın üzerine kondurduğu pembe kuş enstallasyonu, Ümit Turgay Durgun'un ölümsüz adlı kuş heykeli, Naz Sirmen'in adeta yaşamın döngüsünü anlatan plexiglass arasında karışık teknikle yaptığı resmi sergideki özgün eserlerden birkaçı.

Kemal Tufan'ın yusufçuk şeklinde kesilmiş parçalardan oluşan topacı çocukluk dönemine ait naif bir oyuncağın hatırasını mistik adanmışlığa dönüştürüyor. Seda Gazioğlu, Biz adlı iki metal çember içinde Leonardo'nun ideal adamı, derviş ve ağaç dallarını iç içe geçirerek yaptığı heykeli ile aslında hepimizin evreni oluşturan enerjinin eşit bir parçası olduğumuzu anlatıyor.

Açılış gecesinin sonunda Seda'nın Egonu Terk Et adlı eserinin önünde interaktif bir gösteri ile herkesi bir araya getirdik. Gövdesi üç boyutlu metal harflerden oluşan 5 m uzunluğundaki bu eserin üstü 300 adet kesilmiş pleksi aynanın üzerine yazılan, egomuzu temsil eden kelimelerden oluşuyor. Katılımcılar kendi egolarının içinde barınan, zaaflarımızı simgeleyen, yargılarımızı anlamamızı sağlayan ve kurtulmak istediğimiz duyguyu temsil eden kelimeyi seçerek sanat eserinin yanında bulunan "Ego Yok Edici" adlı çöp tenekesinin içine attılar. Bütün pleksi aynalar ortadan kalktığında “Awakening” (Uyanış) kelimesi neon ışıklarla yanarak izleyicilerin önünde belirdi.

Sergiden bahsederken "Hayatın ve benliğimizin içindeki saklı şemayı keşfe çıkıyor” diyorsunuz. Siz aşk kavramını nasıl tanımlıyorsunuz?

Kâinatta hepimizi birbirimize bağlayan kutsal bir denge varsa o aşktır. Rumi'nin çok sevdiğim sözünü sergimize önsöz olarak aldık: "Bir vakitler nur zerreleriydik, artık aşk saçan varlıklarız nurdan".  Ben "God Particle"ın varlığına, evrendeki her şeyin mükemmel bir düzenin parçası olduğuna inanıyorum. Hepimiz kendi içimize bakarak, gerçekten aşk ile yaptığımız şeyleri keşfetmeye yönelsek ve bunları evrenle paylaşsak, çok daha huzurlu, dengeli ve verimli bir dünya yaratırız etrafımızda. Sanatçılar da bunu yapıyor zaten.

Bodrum’da bir sergi gerçekleştirmek nasıl bir deneyimdi. Malum sanat dünyası İstanbul’u merkez edinmiş durumda. Ziyaretler ne durumda, izleyicilerden nasıl yorumlar geliyor?

Açık bir mekânda sergi yapmanın en zor yanı, insanların bu sanat eserlerinin mekânın bir parçası olmadığını algılamalarını sağlamak. İlginçtir, şunu gözlemledim, ilk çocuklar fark ediyor sanat eserlerini. Biz yetişkinler bakıyoruz ama her zaman görmüyoruz. Bodrum Xuma çok özel bir mekân, doğa ile iç içe ve özgün. Biz bu sergi kapsamında altı sanatçının, çoğunluğu heykel olan 17 parça sanat eserini sergiledik. Bunun için tabii büyük bir alan gerekiyor ve Xuma bu yapıya sahip. Tümüyle kullanmadığım ve aslında heykel bahçesi olabilecek çok güzel alanları var.

Bodrum yaz ayları için ziyaretçi açısından İstanbul'dan çok daha cazip bir yer. Genel olarak katılım ve gösterilen ilgiden çok memnunuz. Bu sene ülkemizin yaşadığı üzücü olaylar nedeniyle, festival kapsamında yapmayı planladığımız bazı etkinlikleri yapamadık ama sağlık olsun. Yeni başladığımız bu inİsiyatif, birçok sanatsever, koleksiyoner, galeri sahibi ve kaliteli haber yapan medya tarafından desteklendi. 

Sizi daha çok yurt dışı menşeli sanatçılarla çeşitli sergi organizasyonlarında görmeye alışkınız. Ama bu defa Türk sanatçılarla karşımıza çıktınız. Bu fikir nasıl gelişti?

Aslında Muse Contemporary ile markalaştırmaya başladığım fikir, benim 2013 İstanbul bienalinde ilk yaptığım sergi de dahil olmak üzere sanat dünyasında kendime çizmek istediğim yol ile çok örtüşüyor. Koordinasyonunu ve ortak küratörlüğünü yaptığım ilk sanat projesi İtalyan sanatçı Angelo Bucarelli'nin Cibali'de Küçük Mustafa Paşa Hamamı'nda gerçekleşen Türk örf ve adetlerini öne çıkaran Su. Aşkın gözyaşları gibi adlı enstallasyonuydu. O zaman da tarihi bir mekân ile çağdaş sanatı buluşturmak ve bunu sosyal sorumluluk çerçevesinde yapmak beni çok heyecanlandırmıştı. Uzun yıllar yurt dışında yaşamamın sonucu olan bağlar sayesinde Galleria Russo ve temsil ettiği İtalyan sanatçılar, daha sonra Alman Beck and Eggeling sanat galerisinin Zero akımını temsil eden Heinz Mack ile çalıştım. Bu sene yine Pera Müze'sinin mükemmel ekibiyle Giorgio de Chirico sergisini gerçekleştirdik. Yabancı sanatçıları Türkiye'ye getirirken bunu müzeler veya tarihi mekânlarla özdeşleştirmeye yöneldim ve bu alanda da çalışmalarıma devam edeceğim. Türkiye'de sanat dünyasını tanımaya başladıktan ve en az yurt dışındaki emsalleri kadar yetenekli genç Türk çağdaş sanatçıları ile tanıştıktan sonra -röportajın başında da belirttiğim gibi- bu sanatçılarla farklı mekânlarda projeler yapma fikri ve onların sanatını halkın kolayca girebileceği yerlere taşımak beni çok cezbetti. 

Ayşe Pınar Akalın

Ayşe Pınar Akalın

Yakın zamanda gerçekleştirmeyi planladığınız başka projeleriniz var mı?

Bebeköy'de geçen Aralık ayından beri genç sanatçılara sergiler düzenliyorum, bunlar devam edecek. Misyon olarak genç çağdaş Türk sanatçılarını yurt dışında özel ve farklı projelerde temsil etmek istiyorum ve bununla ilgili bir planım var. Xuma'da çalıştığım sanatçılarla çok sağlıklı bir sinerji yarattık, bu grup ile daha çok güzel projeler başarmayı planlıyoruz. Bunun yanı sıra eğer sosyo-politik ortam izin verirse yine kariyerlerinde ilerlemiş çağdaş yabancı sanatçıları Türkiye'de müzelerde veya tarihi mekânlarda, özel sergilerde temsil etmeye devam etmek istiyorum. Bununla ilgili büyük bir projem var, fakat şu anda doğru zamanın gelmesini bekliyor.

*Sergi 30 Ağustos'a kadar ziyaret edilebilir.

0
5041
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle