09 EKİM, CUMA, 2015

Kadınlar, Bienalde Kaynamaya, Kaynatmaya Hazır Mıyız?

Sanatçı Cansu Çakar, 14. İstanbul Bienali kapsamında kurguladığı 100° atölyesiyle dikkat çeken isimlerden biri. Sanatçı ile bir araya gelerek sanat pratiği, 100° atölyesi ve bienal hakkındaki düşünceleri hakkında bir sohbet gerçekleştirdik.

Kadınlar, Bienalde Kaynamaya, Kaynatmaya Hazır Mıyız?

Üretimlerini genel olarak eğitimini aldığın geleneksel Türk sanatları alanında yapıyorsun. Senin için bu durum ne anlama geliyor? Sanatçı olarak bir sorumluluk hissediyor musun? Sen üretmezsen bu alan unutulup gider mi?

(Gülüyor) Nasıl unutulsun? Sorumluluk hissi, mezun olduğum alandan çok mesleğime karşı var. Okulda, geleneksel Türk sanatlarının görsel pratikte uygulanışı konusunda eğitim aldım. Sanata adanmışlık ile yola başlayan her genç bizim bölümde biraz hayal kırıklığı yaşayabiliyor. Çünkü kesinlikle geçerli olan sebeplerden dolayı, Türk sanatının tarihsel gelişimi ve sürecini, özellikle de Cumhuriyet dönemi öncesini çok irdeliyoruz. Tartıştıkça tıkanan, tıkandıkça da öğrencinin kişisel gelişimine kalacak bir içerik karşımıza çıkıyor. Zanaat ile sanat, yani aslında günlük kullanım eşyası ile sanat ürünü arasındaki ince heyecanları doğru bir anlatım ile ayırabilmek gibi… Bu konuda benim gözlerimi açanlar, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi Cumhuriyet dönemi sanatçıları olmuştur. Yüzeyde dekoratif resim veya obje üretmektense, asırlar boyu kullanılan motiflerin birbirleri ile iletişimi ve uyumu gibi çözümlemelere gidebilirsek, kültürümüzdeki katmanları sıkılmadan açabiliriz ve böylece bunlar gelenekten geleceğe bıraktığımız değerler olarak karşımıza çıkmaya devam edebilir.

Değişim yaratabilmek için sanatın dönüştürücü gücüne inanıyorsun. Örneğin, hapishanelerde mahkumlara minyatür öğrettin. Oradaki deneyimlerinden ve senin için öneminden bahsedebilir misin?

Mezun olduktan sonra, hemen çalışmak istedim ve cezaevinde eğitmenlik yapmaya başladım. Geleneksel sanatlardan mezun olmak maalesef günümüz koşullarında ülkemizde çok fazla iş imkânı sağlayamıyor. Restorasyon bizim için çok değerli bir iş kolu olmasına rağmen, taşeron oluşumlar iş etiğimizi zorluyor. Bu yüzden, eğitmenlik üzerine yoğunlaşmak daha rahatlatıcı oluyor. Hem fırçayı elimizden bırakmamış oluyoruz hem de yoğun sanat eğitimi almamış insanlarla çalışıp yaptığımız çalışmaların kendi kendini nasıl evirebileceğini görüyoruz. Cezaevinde, beş aylık bir çalışma sonucunda, hiç de sıradan olmayan bir sürecin üretimlerini, içeriden dışarıya çıkarabilmek, işe başladığım ilk günden itibaren hayalimdi. Fiziksel olarak imkansız denebilecek bu dışarı çıkışı, elle tutulur ve gözle görünür hale sokmak beni hâlâ düşününce heyecanlandırıyor. Bu süreçte, kültürleri, alt kültürleri, toplumsal dengeleri, açmazları-açanları, bütün çıplaklığı ile o yaşıma göre görmeye çalıştığıma inanıyorum. Evet, bu deneyimimden önce daha saf bir sanata inanıyordum ve bu deneyimden sonra duruşum daha politik oldu. Sanatın, hayattaki her alana rahatsızlık vermeden sızışını, görünüşte avantaja çevirdim. 

Asıl olarak İzmirde yaşıyor ve çalışıyorsun. İstanbulla karşılaştırdığında oradaki sanat dünyasını nasıl değerlendiriyorsun?

İzmir’de, üretmeye çalıştığımız ve içten bir şekilde paylaştığımız yerel bir çevremiz ve kendini geliştiren mekânlarımız var. Çok mutluyum, son iki yıldır çok daha doyurucu bir hale geldik. Sermaye, bütçe, koleksiyoner kitleye ulaşma gibi kaygılara sahip olmadan, saf bir şekilde izleyici ile buluşma, paylaşma ve üzerine konuşarak geliştirmeye odaklanıyoruz. Ama, “bizi bırakın, biz sessiz sakin, iyiyiz İzmir’de” demiyorum. Geçen sene, Tandem bünyesinde Gizem Akkoyunoğlu’nun yönettiği bir projede Wroclaw ve İzmir arası sanat diyalogu geliştirildi. Proje için kendi üslubumda, İzmir’deki güncel sanatı gösteren naçizane bir harita tasarlamak istedim. Bu süreçte gördük ki güncel sanat genellikle bir iş hanının çevresine yayılmış. İzmir’in sınırlarını, Kardıçalı Han’ın mimari planının sınırlarına dayadım. Mekânlardan geçiş yollarını yanlış yerlerden geçirip manipüle etmeye başladım. Sonra da portfolyomda ‘hiç bilgi vermeyen, gereksiz harita’ olarak sunmaya başladım, derken beğenildi. Alistair Hicks, değerli bir koleksiyona eklemek dahi istedi ve kabul ettim. Şimdi düşünüyorum da, ‘gelişmiyor, gelişmeyecek, özgün değil’ diye eleştirdiğimiz şehrimizin üzerine ben de bir ironi atmışım. Ama yüzeyde düşündürdüğü gibi değil, parıldaması için. 

  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Bienal kapsamında kurguladığın 100° atölyesi de benzer bir motivasyonu sanatın iyileştiriciliği üzerinden gösteriyor. Kendini ‘kadın’ olarak tanımlayan herkese ruhlarını dinlendirebilecekleri, birbirlerinden güç alabilecekleri bir alan yaratıyorsun. Atölyeler nasıl geçiyor?

Benim için önemli olan, Türkiye kadınlarından bir söylem çıkabilmesi. Aşırı hassas bir konu üzerine düşünüyor, düşündürtüyoruz. Yazınsal ve görsel ürünlerle izleyiciye atölye çalışmalarımızın bilinçaltını vermeye çalışıyoruz. ‘Kendini kadın olarak tanımlayan’ demek bile Türkiye’de hemen her gün yaşadığımız ve aşmamızın çok zor olduğu engellere dair. Cinsiyet rollerinin toplumsal algıda nasıl zorlayıcı olduğunu ve doğduğumuz günden itibaren dayatılan aile, okul, mahalle, iş yaşamı rollerinin ne kadar sığ kaldığını, hiç bir zaman bitmeyecek olan umudumuz ile anlatmaya devam ediyoruz. Ayrıca toplumun kadının üzerine bir sakız gibi yapıştırdığı görevleri düşündürmeye sevk ediyoruz. Söylemin özünü yakalamak için katılımcıların kadın olma filtresinden geçmesi gerektiğine kuşkusuz inanarak projeyi geliştirdim. Atölyeler ismi gibi kaynayarak, kaynatarak geçiyor. Dertleşirken beraber ortak bir paydada buluştuğumuzu hissedip daha çok güçleniyor, yalnız olmadığımızı anımsıyor ve daha doğru bir gelecek için toplumumuzda acil çözülmesi gereken cinsiyet çıkmazının serin bir kıvama ulaşması için çaba gösteriyoruz. 

Atölyenin sonuçlarını gösteren ve bienal izleyicisinin görebileceği işlerin bir kısmı içinde sakladığı cinsel imgelerle ve savaşa dair söylemleriyle oldukça provokatif. Sence işlerdeki bu özellik kaçınılmaz mıydı?

Aslında ‘provokatif’ demektense, ‘imgelerimizde dokunaklı bir alay var,’ demeyi tercih ederim. Biraz, kara komedi mantığında. Zaten üzerine çok ciddi düşündüğümüz, yazıp çizdiğimiz, günlük hayatımızda sıradan bir gün geçirmeyi dilerken tam aksine her an eylem mahallinde direniyor gibi hareket ettiğimiz, hatta edemediğimiz bir hayat pratiğine sahibiz. Atölyedeki imgeler, geleneksel sanatın süsleme yeteneği ile farklı bir anlatıma kavuştu, bilinçaltı karmaşık illüstrasyonlar ortaya çıktı. Artık ben bile okumakta zorlanıyorum (Gülüyor).

  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Atölye kapsamında kadınlar geleneksel Türk sanatlarını kullanarak kendilerini ifade ediyorlar. Bu ikiliyi eşleştirmen de çok anlamlı, toplumumuzda hak ettiği yeri alamayan bu ikili arasındaki ilişkiyi nasıl ifade ediyorsun?

Üretim sürecimizde kullandığımız geleneksel sanatlar tekniğinin kullanım çıkmazı ve sınırlar içerisinde tutulma eğilimi ile kadını birbirine benzettim ve tekniği araç haline getirip her iki tarafı beraber vakit geçiren, vakit geçirdikçe de özgürleşebilen bir kıvama sokmaya çalıştım. Her ikisi de açılıp saçılmalı, daha çok farkında olmalı ve nefes almalı. Çünkü ikisi de kaynağı sonsuzluk denebilecek kadar yüce bir pınar.

Atölye, 20. yüzyılın başında Ragıp Paşa adına inşa edilen Anadolu Pasajı’nın en üst katında yer alıyor. Binanın mimarisi çok etkileyici. Günümüzdeyse bir ayakkabı mağazası olarak kullanılıyor. Atölyenin özellikle bu mekânda yer alması senin için önemli miydi?

Tüketim çılgınlığı ve alışveriş merkezleri sanki hiç başa çıkamayacakmışız gibi bizi didikleyen koca bir canavar. Üretmeden tüketmenin, insani değerleri törpülediğine inanıyorum. Atölyenin altındaki alışverişi ve durmadan tüketileni gördükçe dördüncü katta dönen üretimin eylemselliğini birçok boyutta yakaladığımızı düşünüyorum. 

Cansu Çakar ©Korhan Karaoysal

Cansu Çakar ©Korhan Karaoysal

Bienalin küratörü Carolyn Chrsitov-Bakargiev, açılış gününde bienalin asıl olarak sanat dünyası için değil yerel halk için kurgulandığından bahsetmişti. Başarılı olduğunu düşünüyor musun? Senin atölyenle yerel halk etkileşime geçti mi? Kristina Buch’un işinin gürültülü olmasıyla ilgili gelen şikayetler sonucu kulaklığa geçilmesi beni biraz düşündürmüştü. Sence yerel halk gerçekten sanatı mahallesinde istiyor mu?

Atölyenin yerel halkı kim acaba?  Aşağıda, İstiklal Caddesi’nde durmadan yürüyerek geçen insanlar, yüzlerce yıllık hafıza… İçeriğimizi düşünürsek kuşkusuz atölyede sanat dünyasından çok daha fazla kendi kendimize yoğrulduk. Kristina’nın işinin durumu beni düşündürmedi, ama işin hissiyatı açısından biraz üzdü. Ülkemizde büyük şehirlere ulaşmayan tedirgin, huzursuz, tekinsiz ve ‘gerçek’ savaş ortamının, Kristina tarafından şehrin ortasında bir mahallede, küçük bir garajda kurgulaması ve bu sesin kabul edilmez olması, şu an Türkiye olarak içinde bulunduğumuz durum kadar gerçektir. Şehirler belki de günlük akışın hızından dolayı, tepkisizlik ve duyarsızlığa çok alışıyor. Yerel halk, o işin çoktan bir parçası oldu bile, o gürültü yemek sofralarına konu oldu. 

Bundan sonra seni nerelerde göreceğiz?

Kim bilir? Ben de bunu düşünüyorum... 

0
4606
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle