11 EKİM, ÇARŞAMBA, 2017

İyi Bir Komşunun Ses Geçirmez Duvarları mı Vardır?

Monica Bonvicini, son yirmi yılda tüm dünyada en çok konuşulan, provokatif işleriyle dillere pelesenk olan, sıra dışı sanatçıların başında geliyor. Çoğu işinde cinselliğe atıfta bulunan ve bunu her daim ince bir mizahla sunan sanatçıyla 15. İstanbul Bienali’ndeki çalışmaları hakkında konuştuk.

İyi Bir Komşunun Ses Geçirmez Duvarları mı Vardır?

Birbirine oldukça yakın konumlardaki bienalin beş mekânının aksine, Haliç’in öbür yakasında kalan Küçük Mustafa Paşa Hamamı’nda yer alan iki sanatçının işleri oldukça sert ve pornografik ögelerle komşuluğa değinen cinsten. Kadınlar hamamındaki çarpıcı işiyle Stephen G. Rhodes’un diğer tarafında, yani erkekler hamamında konuşlanan Monica Bonvicini; bienalin diğer işlerinden ayrılan aykırı duruşuyla arka odaları, mahremiyeti, suçu ve cinselliği hatırlatıyor, provokatif bakış açısından vazgeçmeden konuya dâhil oluyor.

Tüm işlerinizde olduğu gibi komşuluğa bakışınızda da cinsellik ve mizah söz konusu olmalı. “iyi bir komşu”nun seksüalite ve mizahla ilişkisi nasıldır sizce?

Ses geçirmez duvarlar?!

Daha önce İstanbul Modern’de gerçekleşen iki sergi için İstanbul’da bulundunuz, şehri az çok tanıdığınızı düşünüyorum. Öte yandan Venedik’te yetiştiniz, ama Berlin’de yaşıyor ve üretiyorsunuz. Bu üç şehri komşuluklar açısından karşılaştırdığınızda ne görüyorsunuz? Bu gözleminiz ne kadar rol aldı bienal için ürettiğiniz iş üzerinde?

İstanbul çok güzel bir şehir. 8. İstanbul Bienali için ilk kez gelip gördüğüm günden bu yana şehri bir hayli değişmiş bulduğumu söylemeliyim. Bu kez, sokakta ilginç şekilde komşu olarak neredeyse yalnızca erkekleri gördüğüm, Yavuz Sultan Selim’deki Küçük Mustafa Paşa Hamamı’nda bir yerleştirme yaptım. Bu arada köşedeki, güzelliği bir parça alıp götürülmüş Gül Camii’ni ziyaret ettim. Hamamın inanılmaz bir mimarisi var. 1477 yılında inşâ edilmiş ve bölgedeki ilk Türk hamamı. Yerleştirmeyi yaparken hamamın ve sokakların o dönemde nasıl göründüğünü düşünmeye çalıştım.

Venedik, İstanbul’a kesinlikle çok benziyor, ortak bir tarih paylaşıyorlar birçok açıdan. Berlin o kadar geriye gitmiyor malum. Bir süre çok büyük bir şehir olan Los Angeles’ta da yaşadım. Berlin ve LA kocaman, geniş bulvarlara sahip ve İstanbul ile Venedik’in sıkışık, dar sokaklarıyla kıyaslandığında kent peyzajı daha anonim bir havada.

Çok farklı yerlerde yaşadım ve yer değiştirmeye dair hisleri komşuluktan daha çok tanıyorum, dahası hiçbir zaman “içeride” çok vakit geçiremedim ya da yaşadığım yerin nasıl göründüğüne bakamadım, çünkü ziyadesiyle “dışarıda” yani yoldaydım. Bu nedenle tüm bunların bienaldeki işimi nasıl etkilediğini söylemek kolay olmayacak. Sosyal ve halka açık alanlara dair çelişkili meseleler üzerine çalışmayı ev içi olanlara kıyasla daha çok seviyorum. Bu bağlamda hamam, İstanbul Modern’den sonra yeni işler geliştirmek için harika bir mekândı.

2003 yılındaki “Poetic Justice” temalı 8. İstanbul Bienali’ne hazırladığım Stairways to Hell’de olduğu gibi aslında bütün yeni işler mekânla yakından ilişkili. Hamamın mimarisi, Osmanlı motifleri, geometrisi, üstüne erkek hamamı olması işin düşünme ve üretilme aşamasında büyük rolü olan etmenlerdi.

  • Monica Bonvicini, 2017, Hamam, 15th İstanbul BiennialCourtesy of the artist and Mitchell - Innes & Nash , New YorkFotoğraf: Sahir Uğur Eren
  • Monica Bonvicini, 2017, Hamam, 15th İstanbul BiennialCourtesy of the artist and Mitchell - Innes & Nash , New YorkFotoğraf: Sahir Uğur Eren
  • Monica Bonvicini, 2017, Hamam, 15th İstanbul BiennialCourtesy of the artist and Mitchell - Innes & Nash , New YorkFotoğraf: Sahir Uğur Eren
  • Monica Bonvicini, 2017, Hamam, 15th İstanbul BiennialCourtesy of the artist and Mitchell - Innes & Nash , New YorkFotoğraf: Sahir Uğur Eren
  • Monica Bonvicini, 2017, Pera Museum, 15th İstanbul BiennialCourtesy of the artist and Mitchell - Innes & Nash , New York

Monica Bonvicini, 2017, Pera Museum, 15th İstanbul Biennial

Courtesy of the artist and Mitchell - Innes & Nash , New York


15. İstanbul Binenali’deki işlerinizden biraz daha detay vererek bahseder misiniz?

Hamama girdiğim andan itibaren, 2016 yılından olan tek işim Weave This Way’i orada göstermek istediğimi biliyordum. Temanın önerdiği gibi çok kalabalık, mahşeri bir iş olduğu için! Çalışma, geçen yıllarda kesip çıkardığım çıplak beden parçalarının, kağıt dokumayla bir araya geldiği grafik bir kompozisyon. Alanının büyüklüğü ve işlevi düşünüldüğünde, devasa (6x8 metrelik) bir duvar halısını anımsatan, hamamın tarihi boyunca orada bulunmuş bedenlerin gürültüsünü hissettiren bir iş söz konusu. Ayrıca Ingres’in Türk Hamamı tablosu hakkında da çokça düşündüm; gösterişsiz, ama birinin diğerinin saçını yaptığı iki kadın çizimi… Olabildiğince basit, ama erotik bir hareket.

2017’de ürettiğim ve bunlarla ilintili olan büyük ölçekli çalışmam Hard Strings’teki gibi, Weave This Way ve tüm kağıt işlerimde benzerlik var. Başka bir düzeyde ise bu iş aslında, Martha Rosler’ın Body Beautiful ve Mike Keller’ın Memory Ware Flat işleriyle ilişkili ve tam da İstanbul’da üretilen GUILT (SUÇLU) adlı yeni heykelinin karşısında pozisyon alıyor. Kelimenin beş harfi de birbirinin üzerinde duruyor, bir logo tasarımına benziyor ve yaptığı göndermeyi okumak pek de kolay değil. Heykelin yüzeyi, paslanmaz çelik üzerinde parlatılmış aynalı panellerin birbirine zik zak yerleştirilmesinden oluştu. Bir yanıyla karşısında duran Weave This Way’in dokularını yansıtırken aynı zamanda çevreyi kuşatan alanı ve izleyicileri, erkekler hamamının ataerkil bakışıyla yarım yamalak ve çarpıtarak buluşturuyor.

​Bu açıdan, yeni işler hamamın mimari yapısıyla ilişkili değil. Bu işler daha çok, artık orada bulunmayan geçmiş insan varlığıyla; tam olarak şu an orada olmayan bedenlerle ilgili. Aynı zamanda şiddetli fiziksel dürtüleri dile getirmek üzerine…

İkinci ve daha dar olan alana geçildiğinde ise izleyici parlak bir ışık ve orta alana konumlanmış yekpâre bir heykelle yüzyüze geliyor. 2,40 x 2,40 x 2 metrelik bu küp tam ortada ve hemen hemen 500 adet deri erkek kemeriyle kaplanmış olarak duruyor. Bu iş tümüyle İstanbul’da toparlandı ve üretildi. Bu epeyce özenle ve detaylıca hazırlanmış iş, izleyiciler tarafından görülmeyen büyük aynalarla çevrildi ve bu aynalar tavandan gelen ışığı sıra dışı ve beklenmedik şekilde yansıtacak şekilde konumlandı. Heykeli, arzuları ve sıradışılığı barındıran bu materyallerle kaplama fikri de ayrıca çok hoşuma gitti. Heykel aynı zamanda hayli yüksek skalada ışık yayan çok sayıda florasandan oluşan başka heykellerle kuşatıldı. Bahsi geçen bu heykeller; florasan tüplerinin, elektrik kabloları ve poşuları andıran kumaşlarla birbirine dokunmasıyla oluşturuldu. Yani bir nevi “zincir”leme!

Daha önce hiç bu yılın küratörleri Elmgreen & Dragset ile çalışmış mıydınız? Bienalde onlarla çalışma deneyiminiz nasıldı?

Birbirimizi Viyana’daki bir grup gösteriminden bu yana tanıyoruz, çok zaman önceydi! Bir araya geldiğimiz grup gösterileri ve bienallerin dışında 10 yıl evvel Hannover’deki Sprengel Müzesi’ndeki bir sergi için iş birliği yapmıştık, yani arkadaşız. Onlarla küratör oldukları bir işte çalışmayı çok sevdim. Zaman ve fikirler konusunda son derece cömert ve özenliydiler, üstelik yerleştirme esnasında daima orada bulundular. Onlarla birlikte çalışmak ve iş birliği yapmak gerçekten harikaydı… Hey onları özlediğimi hissettim, şimdi arıyorum!

Dünya hem politik hem iklimsel sıkıntılarla çalkalanıyor. Hepimiz beklemediğimiz olaylarla yüzleşmek durumdayız. Bu gidişat sizi ve işlerinizi nasıl etkiliyor?

Evet, yaşanan her şey beni de etkiliyor. Problemlerden ve felaketlerden arınmış, temiz ve güzel bir balonun içinde yaşamıyorum ne yazık ki. Sanatın bu konuda neler yapabileceği, neyi ne kadar etkileyeceği konusunda gerçekten emin değilim. Kimin ne yaptığına ve kimin izlediğine bağlı sanki biraz. Sanatın özgüllüğünün onun gücü olduğunu düşünmekten hoşlanıyorum. Bir sanat eserinin damıtılmış ve açık düşüncesinin, bir kitaptan veya bir filmin karanlığından çok daha fazla sayıda ve hızla yeni fikirlere ve bağlantılara açıldığı düşüncesini seviyorum.

©Emre Durmuş

©Emre Durmuş

İşlerinizden bazıları, Lima’daki “Atopi. Göç, Miras ve Yurtsuzluk” sergisinde gösterildi. Sergi, Latin Amerika’daki göç ve yurtsuzluk üzerine odaklıydı. İstanbul ve Türkiye’nin neredeyse tüm şehirlerinde de artık on binlerce göçmen, yurtsuz ve savaş mağduru komşularıyla birlikte yaşıyor yerel halk. Ne yazık ki bu yeni komşular her zaman sevgiyle karşılanmıyor. Özellikle kadınlar ve çocuklar, politik, ekonomik ve en çok da insani sıkıntılarla başa çıkmak zorunda kalıyor. Lima’daki işleriniz üzerinden Türkiye ve Avrupa’daki mülteci krizi hakkında ne söyleyebilirsiniz? Yeterince iyi komşular olduğumuz iddia etmek mümkün mü?

Hayır, birçok masum insan hapiste ve kamplarda tutulurken iyi bir komşuluktan söz etmek mümkün değil. Birçok farklı ülkeden çaresizce yardıma ihtiyacı olanlara karşı, hayır iyi bir komşu olduğumuzu kesinlikle düşünmüyorum. ​

Artan nüfusla gelen, durdurulamaz bir binalaşma söz konusu. Büyük ve çirkin binalar her yerde. İnsanlar aynı küplerin içine tıkışarak yaşamak zorunda kalıyor, bir yandan bu kadar yakınlaşmaya rağmen komşuluk zayıflıyor. Sanatsal ve mimari açıdan bir çözüm hayal edebiliyor musunuz?

Sana katılıyorum. Yeni yapılaşma bir sorun, bu kadar çok insan olduğumuzu düşünmek komik, ama dünya nüfusunun artan sayısı aslında devasa bir problem. Yıllar boyunca “birlikte yaşama” fikri etrafında çok sayıda proje üretildi; mutfak, banyo gibi ortak alanlar planlandı. Ben de, Berlin’de böyle üretilmiş bir mekânda yaşıyorum. İnsanların ihtiyaçları birbirinden çok farklı. Bu duruma gerçek bir çözüm üretilebilir mi pek emin değilim. Doğru anımsıyorsam, Almanya’da bir yetişkin için kişi başına düşen yaşam alanı 42 metrekareydi, fakat birçok insan bundan daha azına sahip ve mülteciler yıllardır daha da azıyla yaşamaya zorlanıyor.

0
2559
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle