06 EYLÜL, ÇARŞAMBA, 2017

Hikâyelerin ve Coğrafi Sınırların Kesiştiği Komşuluklar

Çalışmalarına Norveç’te devam ederken üniversitede dersler veren, birbiriyle taban tabana zıt kültürlerle yoğrulmuş performansları ve kinetik işleriyle bildiğimiz Kolombiyalı genç sanatçı Pedro Gomez-Egana 15. İstanbul Bienali’nde karşılaşacağımız sanatçılardan biri. Sanatçı ile geçmiş ve gelecek çalışmaları ekseninde 15. İstanbul Bienali’nin teması “iyi bir komşu” hakkında konuştuk. 

Hikâyelerin ve Coğrafi Sınırların Kesiştiği Komşuluklar

Siz Norveç ve Danimarka’da yaşayıp çalışan, aslen Kolombiyalı bir sanatçısınız. Bu ülkeler arasında komşuluk anlayışının da farklı olduğundan eminim. Sizin gözlemlerinizi öğrenebilir miyiz, sizce “iyi bir komşu” nedir?

Ben Kolombiya’nın en sismik şehirlerinde büyüdüm, sık sık sarsıntılar ve küçük depremler olurdu. İnsanlar yüksek binalarda yaşadıkları için bu tektonik hareketler daha kuvvetli hissedilirdi. Gecenin bir yarısı depremin titreşimleri ve yer altından gürleyen bir sesle uyandığımı hatırlıyorum. Tüm tavsiyelerin aksine insanların ilk dürtüsü dairelerinden dışarı fırlayıp merdivenlerden bahçe ve avlulara inmek olurdu. Bu öyle sık yaşanırdı ki insanlar bahçeye fırladıklarında komşularına iyi görünebilmek için yatağa daha güzel pijamalarla gitmeye başlamıştı. Bu durumda anlık buluşmalara evrildi, bu sarsıntılardan doğan ani toplanmalarda avluya ilk çıkan kişi nasıl oluyorsa seksi gecelikleriyle bilinen bir komşumuzdu, her sorun onun ortak alana atılması için bir nedene dönüşürdü. Onun merdivenlerden aceleyle inen topuklu terliklerinin sesini hâlâ hatırlayabiliyorum. İşin ilginci kocası kendisinin aksine bahçeye inen en son kişi olurdu; üstsüz, göbeği iç çamaşırının üzerinden sarkmış halde ve gözlerini devirerek en son gelen hep oydu. Bu beklenmedik anlarda herkesin tepkisi farklı karakterdeydi, anlatılacak öyle çok hikâye var ki onlarla ilgili, sanırım bu Kolombiya’da komşuluk algısına dair bir şeyler anlatmak için yeterli. 

Öte yandan Norveç’te sarsıntılar yok, komşulukları tanımlayabilecek pek gözlem şansı yok. İskandinavya’da tüm hayatınızı yan komşunuzun kim olduğunu bilmeden geçirebilirsiniz. Bu iyi ve saygılı bir şey olarak algılanır, buna rağmen yılın belli günlerinde komşularınızla ortak alanlarda bir araya geldiğiniz ve ilişkilerinizi geliştiren etkinlikler yapılır; bahçeyi düzenlemek ya da giriş holünü boyamak gibi. Bu ortak çalışmalara “Dugnad” diyorlar ve herkesin katılması ve kendini göstermesi bekleniyor. Eğer yapmazsanız gerçekten kınanan biri haline gelirsiniz. Benim iyi bir komşu olmakla ilgili fikrim ikisinin karışımı bir komşuluk. Mesafeli, nezaketle belirlenmiş ve ortak yaşamın gereklerini yerine getirmeyi önemli gören bir komşuluk fikrinden hoşlanıyorum, öte yandan hikâyelerle ortak hatıralar oluşturabilen, spontane buluşmalara açık komşulukları da seviyorum.

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

Bir viyolonist olarak yetiştirilmenize rağmen yeni bir kariyer ve başka ülkelerde süren bir yaşam seçmişsiniz. Müzik, çalışmalarınızda belirgin bir yer tutuyor. İşleriniz ve müzik arasındaki ilişkiden bahseder misiniz?

Viyolonist olduktan sonra besteci olmak üzere eğitim aldım ve bir anlamda bu alanda kaldığımı düşünüyorum. Bir besteci müziği organize etmek üzerine çalışır; benim nesneler, heykeller ve makinelerle yaptığım gibi. Bu aynı zamanda benim işlerimde zaman ve devinimin neden önemli olduğunu -bir bestede olduğu gibi- açıklayan şey. Tuhaf olan, bir besteci olarak yaptığım işlerin arka planında kullandığım müziklerle bir ilişkimin olmaması. Film çekmeye daha yakın duruyorum. Müziği, izleyicilerin gördükleri iş üzerinde farklı dikkat odakları ve çeşitli duygusal alanlar üretmenin bir yolu olarak kullanıyorum, tıpkı bir filmde olduğu gibi. Ayrıca parçaların isimleriyle oynayarak sergilenen işe dair yorumlanabilir olmasına çalışıyorum. Mesela, bienal için hazırladığım enstalasyonun arka plan müziklerinden biri Tout un monde lontain (Uzak Bir Dünyadan).

Bir mühendis değilsiniz, yine de çalışmalarınızın bazıları mühendislik gerektiren işler. Bu tarz işleriniz hakkında neler söylersiniz?

Mühendislik genellikle tarihi ve endüstriyel kaynaklara dayanır, tıpkı antik Çin makineleri, erken dönem baskı aletleri, araba motoru pistonları ya da kamera şaryoları gibi. Ben bu garip mekanik aletlere kayıplık hissi, durgunluk ya da dokunaklılık duyguları vermeye çalıştım. Etkili operasyonlar için üretilen tarihsel tasarımlar ile hareket halinde ve daha korumasız ya da değişken bir yolla izlenebilmesi arzulanan dizaynlar arasındaki mücadele, “mühendislik” olarak tanımladığımız şeydir benim işlerimde. 

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Gündelik komşuluk anlayışımız, mültecilerin başka sınırlar içine dâhil olmasıyla dönüşmeye başladı. Birçok ülkede bu konu hakkında sosyal ve hukuki sayısız tartışma sürüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu çok karmaşık bir konu ve her yerde farklı seyreden bir durum, ama yurtsuz kalmış bu insanlar hakkında konuşurken tarihsel perspektifi korumanın daha kapsamlı bir sosyal ve tarihsel şekillendirmeye yardımcı olacağını düşünüyorum. Bir taraftan göçün olumsuz etkilediği devletler ve insanlar arasında yarattığı problemler var, diğer taraftan bakacak olursak da bu gelişler ve gidişlerin, istismarın, istibdâtın ve keşiflerle fetihlerin uzun süredir parçasıyız. Bunu söylüyorum, çünkü göç hakkında konuşurken kullandığımız dile ve suçlamalara dikkat etmeliyiz. Bazen, empati yaptığımızı düşünürken bile yuvalarından ayrılmaya zorlanmış ya da bunu seçmiş olanlara karşı bir şekilde suçlayıcı olmaya devam edebiliyoruz. Bunu söylememdeki asıl neden bu “yeni komşuların” temelde başka bir zamandaki bizlerden birileri olduğu gerçeği. Başka bir zaman, başka bir devlet, sosyal ve kültürel olaylar, çünkü hepimiz bir yerlerden göçtük, geçmişte ya da gelecekte de yeniden göçebiliriz.

Bir röportajınızda, memleketinizin ve yaşadığınız ülkelerin çalışmalarınız üzerine etkileri hakkındaki bir soruya şöyle yanıt vermişsiniz; “Mekânlar kaçınılmaz biçimde fikirleri ve enerjileri etkiliyor ve tabii farklı şehirlerde karşınıza çıkan insanlar da çok güçlü etkilere sahip. Yine de genel olarak baktığımda benim çalışmalarım, yaşadığım toprakların coğrafi etkileriyle ilişki içinde sayılmaz. Diyebilirim ki yerler/ülkelerle ilgili belirli tarihsel olayların etkisi üzerimde çok daha güçlü; Çin’in ve Avrupa’nın endüstriyel devrimleri ya da Aydınlanma dönemindeki bilimsel popülarizasyon, yüzyılın başındaki Amerikan Edebiyatı veya Sri Lankalı kolonilerin geçirdiği süreç…” Peki, bienal için hazırladığınız çalışmada, İstanbul veya Türkiye hakkındaki hangi süreç sizi etkiledi?

Alıntıladığın cümlede söylediklerim İstanbul’daki bu projeyle gerçekten örtüşüyor. Örnek verecek olursam; bienal ekibi, projenin tutkusunu ve ölçütünü temadan had safhada bir etkilenmeyle belirledi. Bu yılın tematik çatısı, şehrin kendisi ve İstanbullular için bienalin rolü üzerine erkenden oldukça zengin sohbetler edildi. Bienalin yönlendirmesinden, prodüksiyon ekibi ve atölye çalışanlarına projenin gerçekleşmesinde her aşamada görev alan insanlar projenin tutkusunu belirleyen zorlu çalışmanın merkezinde yer aldılar. Benim deneyimimde, bu sadece becerikli insan gücü ve sağlam bir inançla mümkün olacak bir şeydi ve herkese bulaştı. Aynı çalışma başka bir yerde tümüyle farklı olurdu. Öte yandan alıntıladığın yerde bahsedilen; sanat eserinin içeriği Türkiye’nin bugünüyle oldukça ilgili, ama Türkiye’nin bugününe ya da tümüyle buraya özgü değil, zira lokasyonla ilişkili olan, ama başka yerlerde yaşananlarda da yankı bulan fikirler üzerine çalışmayı önemli buluyorum. Bu, çalışmanın genel-geçer bir konuda olduğunu söylemek değil, sadece projeyi temellendirenin güncel politik gelişmeler değil, coğrafi konumlanmanın da ötesindeki belirli bazı kültürel ya da tarihsel durumlarla ilgili olduğu.

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

Daha önce bienalin küratörleri olan Elmgreen & Dragset ikilisiyle çalışmış mıydınız? 15. İstanbul Bienali’nde onlarla çalışmak nasıl bir deneyimdi?

Bu, Ingar ve Michael ile ilk çalışmam. Bir süre önce tanıştık ve benim çalışmalarımın doğasıyla ilgili konuşmalar yaptık ve işlerimde onların bienal için çalıştıkları yönle ilgili bağlantılar bulduk ve sanırım bu da bienale dâhil olmama yol açan şeydi.

Onlarla çalışmak çok enteresan. Kendilerinin de sanatçı olmaları ve benim uygulamalarımı gayet iyi anlıyor olmaları paha biçilemez bir tavsiye ve müzakere kaynağı oldu. Bir sergiye seçilmekten ve prodüksiyon kısmındaki konuların çözümlenmesinden çok daha fazlasıydı. Sıklıkla çalışmadaki sorular üzerine gözden geçirmeler yaptık ve sergi alanındaki koşulların olası okumaları nasıl etkileyeceğini anlamak için ziyaretler yaptık. Ayrıca daha geniş tartışmalar yapılmasını sağlamak ve bilgilendirmek adına sanatçıları bir araya getirme konusunda da çok başarılıydılar. Harika bazı insanlar tanıdım ve onların bir araya gelen işleriyle karşılaştım. Kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum.

Gelecek projelerinizden söz edebilir miyiz?

Tinselcilerin seanslarını, kıyameti anlamamızı sağlayacak bir araç olarak kullandığım bir fikir üzerine çalışıyorum. Öyle bir zamandayız ki olaylar ve bilgi konusundaki doymuşluk ve sıradanlaşma, gerçekten olanı kavramamızı ve ona tepki vermemizi zorlaştırıyor. Bir şeyleri etkilemek için çok geç, ama aynı zamanda onları anlamak için çok erken. Yeni çalışmamda tinselcilik anlama ve yönlenme yolunda bize vaatlerde bulunan çaresiz bir çıkışa dönüşüyor. Ayrıca, bugünün teknolojisinin etkisiyle ortaya çıkan seksüel dışavurum ve arzu biçimlerini, aşırı izolasyonu ve uyuşmayı anlatan parçalardan oluşan bir seri üzerine çalışıyorum. 

Gomez-Egana’nın çalışmasını 15. İstanbul Bienali boyunca Galata Rum İlköğretim Okulu binasında görebilirsiniz.

0
3968
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle