08 MART, CUMA, 2019

Hiç Yaşanmamış Öykülerin Sonsuz Döngüselliği

Pulitzer Ödüllü Amerikan yazar Willa Cather’ın, lineer zaman algısına karşı çıkan döngüsel an yaklaşımları, sanat dünyasındaki genç oluşumları teşvik eden Artweeks@Akaretler kapsamında “Nasıl Söylesem” seçkisiyle izleyicisini bekliyor. Küratörlüğünü, OdeaBank O’Art Galeri’deki Turan Aksoy ve Evren Erol’a ait sergilerinden de hatırlayacağımız Begüm Alkoçlar’ın üstlendiği karma sergi, Buğra Erol, Büşra Çeğil, Çağıl Harmandar, Hüseyin Aksoy ve Ömer Mirdemir gibi çok sayıda genç sanatçıyı bir araya getirirken, zamanın niteliğini sorgulayan üretim pratiklerinde anın döngüselliğine de tanıklık ediyor. 

Hiç Yaşanmamış Öykülerin Sonsuz Döngüselliği

Resim, heykel, kolaj, video gibi pek çok disiplinden sanatçının bir araya geldiği “Nasıl Söylesem”, sanatçının yenilik arayaşında tekrar eden karşılaşmaları yine sanatçının döngüsel zaman algısından yola çıkarak sorgulayan yaklaşımlara kapı aralıyor. Artweeks@Akaretler’in bu yılki etkinliğinde “Nasıl Söylesem” ile ağırladığı Begüm Alkoçlar’dan sergi fikrinin doğuş ve yaratım sürecini dinlerken yeni projeleri hakkında da bilgi edindik.

“Nasıl Söylesem”, biçim ve içerik olarak pek çok şekilde var olan sanatı, insana özgü gerçeklik bağlamında ele alıyor. Küratörlüğünü üstlendiğiniz “Nasıl Söylesem” isimli karma serginiz, insana özgü gerçeklik algısına gerek kavramsal gerek biçimsel formlar açısından nasıl bir yaklaşım getiriyor?

“Nasıl Söylesem” kavramsal olarak hayatın gerçekliği ile yaratılan gerçeklik arasındaki döngüsel ilişkiye odaklanıyor. Yaşama deneyimini sanatla yeniden canlandırma, hissettirme, temsil etme ve tasvir etme arzusu, sanat üretimi üzerinden bireye özgü bir gerçeklik yaratıyor. Böylelikle insana özgü gerçekliğin dinamizmi gözle görünür ve okunur bir hâle geliyor. Fakat en temelde insanın gerçekliğini paylaşma arzusuna nasıl kapıldığı ve neden sanat ürettiği sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Bu ise cevaplanması güç bir soru.

Çocukluğumdan beri zihnimdeki soruların cevaplarını bağlantısız yerlerde aramayı severim. Bazen bir şiir okurum ya da bir müzik dinlerim. Bu yöntem cevaplara ulaşmada benim için her zaman etkili olmuştur. Tam olarak böyle bir süreç içerisinde, 19. yy Amerikan edebiyatının önemli yazarlarından Willa Cather’ı okumaya başladım. Cather: "...İnsanın yalnızca birkaç tane öyküsü vardır ve sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi kendilerini sürekli yinelerler” der. Yazarın doğrusal bir zaman anlayışına karşıt olan bu ifadesine yürekten katılıyorum.

Seçkide döngüselliğin yarattığı ilk çağrışımla, dâiresel bir hareketin hâkim olduğu eserlerin yanı sıra kavramı form olarak farklı açılardan ele alan yapıtlar çoğunlukta. Bu bağlamda seçkinin, soyut ve soyutlama formlarının, insan ve obje ögeleriyle bugünün esnek, çok dilli yapısının geleneksel resim yönelimiyle kurduğu biçimsel bir sentezi olduğunu söyleyebiliriz. Bahsi geçen noktada “Nasıl Söylesem” seçkisi, içerisinde tanıklık edebileceğimiz şekilde dağılmalar, yığılmalar, dönüşümler ve tekrarlamalarla gerçekliğimizin döngüselliğine atıfta bulunuyor. 

Sanatçılardan bahsetmişken ele aldığınız konu ile sanatçı ilişkisine biraz daha değinmek isterim. Pulitzer Ödüllü Willa Cather’a ait bir alıntı ile desteklenen döngüsellik algısından yola çıktığınızı düşünürsek seçkinizdeki Ahu Akgün, Bahadır Çolak, Bora Güney, Buğra Erol, Büşra Çeğil, Çağıl Harmandar, Emrullah Örünklü, Hüseyin Aksoy, Kadriye İnal, Ömer Mirdemir ve Veli Aras Yalçınkaya gibi sanatçılar ile irdeledikleri konular, bu bağlamda hangi noktalar üzerinden bir araya geliyor? 

Sergi, yer alan sanatçıların yapıtları üzerinden gerçekleştirdiğim bir okumayla, hayal ederek bir araya getirdiğim bir seçkinin gerçeğe dönüşmesi. Aslında kendi oluşum süreci bile kavrama bir çağrışımda bulunuyor. Bunun yanında “nasıl söylesem bilemediğim” bir davetle, seçkide yer almasını istediğim sanatçılarla yakaladığım ortak hissiyat paha biçilemez. Tabii ki kaçınılmaz olarak sanatçılar, izleyiciler ve ben de dâhil olmak üzere, her birimizin yaşama dâir döngüsellik algısı farklılık gösteriyor. Çünkü algı, hayatın içinde deneyime bağlı olarak şekilleniyor. Bu nedenle sergi kavramının düşünselliği üzerine an, mekân ve yapıtların formel yapısında beliren döngüsellik, istif, yığılma, yansıma ve yansıtma ile iç içe geçme hareketi üzerinden bir birliktelik kuruyorum.

Sergide üretimleri yer alan birkaç sanatçının yapıtları üzerinden açıklamak gerekirse; Ahu Akgün, var olanı anlamak ve aktarmak için kendisini merkezine koyduğu üretim sürecinde yaşadığı ya da tanıklık ettiği hikâyeler üzerinden şekillendirdiği duygu durumlarıyla ilgileniyor. Seçkide yer alan yapıtındaki oyun oynayan, kadrandan taşmış insan kütlelerinin düşüşleri ve üst üste yığılışlarını betimlemesiyle üretimi ve seçki arasında hissiyata dayalı bir bağ kuruyor.

Bora Güney’in doğa sembollerinden ayrışmış serisi, kendi sembolik yaklaşımıyla yarattığı kusurlu ve kusursuz dörtgen biçimleri öne çıkararak insanı ve hayatını merkeze alan, kendimizi ve insanlığı kabul etme sürecini odaklanıyor. Güney’in sergide yer alan iki yapıtı da kendi döngülerimizi kabullenme sürecimiz üzerinden seçkiyle bir araya geliyor.

Buğra Erol resim yaparak geliştirdiği düşünme ve üretme biçimiyle yarattığı hayali evrenlerine, eski bir teknolojinin ürünü olan diaları dâhil ediyor. Hayatın gerçekliğine dâir belge niteliği taşıyan fotoğraf disiplinini sanat üretiminin malzemesi hâline getirerek, kontrollü bir rastlantısallıkla ürettiği kolajlarında kendi gerçekliğini yaratıyor. Erol’un tipografik FEEL isimli dia-kolajı, Seyhun Topuz’un yıllar içerisinde gerçekleştirdiği seyahatlerinde biriktirdiği ve derslerinde gösterdiği dia arşivinden bir araya getirilmiş. Bu bağlamda arşivle olan ilişki doğrudan geçmişle kurulan bir ilişkidir. Sanatçı, süreçler üzerinden başka bir sanatçının hikâyesini kendi hikâyesine dönüştürmüş. Bu noktada FEEL ise malzemenin, zamanın ve gerçekliğin döngüselliği içerisinde seçkiyle bir araya geliyor diyebiliriz.

Büşra Çeğil ise sanat pratiğinde, psikoanalitik ve sosyolojik perspektiflerden yapı-söküme uğrattığı objeler ile imgeleştirdiği insana ait duygulara odaklanıyor. Sergide yer alan Uygarlık, yükseldikçe eriyen ve deforme olan bir merdiven formunda karşımıza çıkıyor. Merdiven, döngünün kendisi aslında. Modern toplum meseleleri zihnin ve hayatın bize oynadığı oyunlarla değişmeye ve dönüşmeye devam ederken bahsi geçen durumlarla yinelenen karşılaşmalar seçkinin özüyle bağ kuran nokta oluyor.

Hüseyin Aksoy’un sanat üretimine baktığımızda konu itibariyle tarihten ve güncel yaşamdan beslendiğini görebiliriz. Bu bağlamda sanatçının, döngüsellik algısıyla direkt olarak ilişki kurduğunu söyleyebilirim. Algı, en temelde bir görme biçimidir ve sanatçı, politik bir bakış açısıyla dile getirdiği imgeleri kullanırken görme ve tanıklık etme hâlinin ideolojik bir süreç olduğuna dikkat çekiyor. Bu sebeple Aksoy’un yapıtları, algının ideolojik süreçleri üzerinden “Nasıl Söylesem” seçkisiyle bir araya geliyor.

Kadriye İnal’ın üç boyut ve iki boyut ilişkisi üzerinden ürettiği Patchwork isimli çalışmaları, herhangi bir zamanda var olduğu andan koparılarak bu ana taşınıyor. Sanatçı fotoğraf kaplanmış hayali figürleri direkt olarak irdelediği gerçeklik olgusu üzerinden yine ona ait bir metafor olarak serginin özüyle ilişkilendiriyor.

Özetle sergide yer alan bütün sanatçılar döngüsellik algısını gerek duygusal-düşünsel algı imkânları gerekse eleştirel bağlamlarda irdeleyerek, süreç ya da ana tanıklık eden eserleri üzerinden bir araya geliyor diyebilirim.

“Nasıl Söylesem” heykel, yerleştirme, resim ve video gibi pek çok disiplini bir arada barındırıyor. Küratöryel bağlamda benimsediğiniz multi-disipliner yaklaşım, ele aldığınız konu kapsamında gözettiğiniz bir kriter miydi? Sorgulanan kavramların farklı disiplinlerden ele alınması gerek işlerin gerekse izleyicinin konu ile kurduğu ilişkiye nasıl bir yaklaşım getiriyor?

Seçkide yer verdiğim sanatçıların ele aldığım kavramlarla doğrudan ilişki kurabilmesi benim için çok önemli. Willa Cather’ın hayatın döngüselliği üzerine güçlü ifadesine aynı kuvvetle katılan bir sanatçı seçkisi oluşturduğumu düşünüyorum. Fakat yine de kavram-sanatçı ilişkisini yapıtlar üzerinden sürdürmem. Her küratöryel çalışmamda, yapıt ve sanatçının söyleminden hareket ederek aslında yeni bir şey yaratabilmeyi amaçlarım. Bu bağlamda, gerek benimsediğim küratöryel yaklaşım, gerekse yerleştirme esnasında şekillendirdiğim yapıt ve izleyici ilişkisiyle sergi bağlamında yarattığım kurgusal çalışmamı sonuçlandırırım.

“Nasıl Söylesem” seçkisinde ise planlamadan gelişen direkt bir ilişki hissedilebilir şekilde karşımıza çıkıyor. Seçkide yer alan sanatçılardan kimi sanat pratiklerinin esasları arasına yerleştirdiği hayatın gerçekliği ve yaratılan gerçeklik arasındaki ilişkiyi (sergi kavramını) irdelerken, kimi ise yeni üretmekte olduğu seriler üzerinden bahsi geçen yaklaşımları sorguluyor. Örneğin seçkide yer alan sanatçılardan Büşra Çeğil ile iletişime geçtiğimde, kendisinin de Willa Cather’a ait aynı ifadeden yola çıkarak üretmek istediği yeni bir seri üzerine çalıştığını öğrendim. Nasıl bir tesadüf! Tabii tesadüflere inanıyorsanız, yoksa yaşadığımız her şeyin aslında bu döngünün içinde bir sebebi mi var bir düşünmek gerek.

Eserlerin zaman, hayat ve döngüsellik arasında kurduğu ilişkiye tarihsel bağlamdan yaklaşmak isterim. Tarih olgusunun tekerrür ettiği herkes tarafından biliniyor. “Nasıl Söylesem” kapsamında, özünde yenilikçi olan sanat nesnesi tekerrür eden tarih olgusunda döngüselliğe direnen bir konumda. Bu bağlamda, tekrar eden tarih sürekli olarak gelişim hâlindeyse yenilik arayışındaki sanat nesnesinin döngüselliğe karşı beslediği tutum, gelişime karşı zorunlu olarak direnen yıkıcı bir faktör olarak da değerlendirilebilir mi? “Daimî bir muamma” tanımlaması, bahsi geçen okumaya hangi mesafede duruyor?

Değerlendirilemez. Çünkü tekrar eden tarihin gelişime olanak sağlayamayacağını düşünüyorum. Bu olanaksızlık başlı başına yıkıcıdır. Oysa özünde yenilikçi olan sanat nesnesi bu döngüselliğe karşı görsel, ifadesel ve düşünsel niteliklerinde barındırdıklarıyla hayatın tanımını değiştirebilen bir ögedir. Hayatın değişime kapalı döngüselliğine karşın, değişen ve dönüşen bir döngüselliğin ifadesidir.

Zaman olgusu tarih boyunca filozoflar tarafından sorgulanmıştır. Alman filozof Friedrich Wilhelm Nietzche’ye göre zaman sonsuz bir döngü süreci içindedir ve yaşanan her şey sonsuza kadar, tekrar tekrar yaşanacaktır. Sanat nesnesinin “dâimi bir muamma “olarak zamana direnişi, aslında kavramsal ve duyumsal bir umut taşımasıyla ilgilidir. Oysaki sanat, zaman ve tarih olgusunun aşamadığı bu durumu bireyin gerçeklik algısı üzerinden geliştirir. Böylelikle sanat yapıtı hiçbir zaman bu döngünün içine sıkışıp kalmaz.

“Nasıl Söylesem” kapsamında irdelediğiniz gerçeklik algısına bu sefer de felsefi bağlamdan yaklaşmak isterim. Felsefe biliminin lineer zaman olgusunda tek bir mesele için benimsediği yenilikçi yaklaşımlar en sonunda yığılarak ilerleyen ve birbirinden beslenen döngüsel bir süreci kapsıyor. Farklı bakış açıları gelişimi desteklerken, felsefi açıdan ele alınan konu ise özündeki muammalığı bugün dâhi koruyor. Bu bağlamda, seçkinizdeki eserlerin biçimsel ve formel yapılarında öne çıkan istif, yığılma ve iç içe geçme durumunun döngüsel gerçeklik algısı ile kurduğu ilişki, felsefenin özü ve teoriler arasındaki ilişkiyle bağdaştırılabilir mi dersiniz?

Kesinlikle bağdaştırılabilir. Açıkcası seçkide yer verdiğim eserlerden yola çıkarak bunun hissedilebiliyor olması çok güzel. Öte yandan aynı anda sergi kavramının yoğun ve düşünsel arka planına dâir ipuçları verebildiğimi görmek de oldukça sevindirici. Gerçeklik olgusunun felsefe ile kurduğu ilişki bağlamında sergide yer alan eserlerin biçimsel ve formel yapıları üzerinden çağrışımlar yaratmaya çalıştım. Hassasiyet gösteren gözlerin ve zihinlerin yakalayabileceği türden bir beraberlik. Gerçeklik ve zaman olguları bireysel kavrayışlara indirgendiğinde sınırları ve olanakları eleştiriye çok açık kavramlar. Tıpkı felsefe ve sanat gibi...

Tate Modern eski baş küratörü John Tompson bir yazısında, sanatı tartışmaya yönelik iki yaklaşımı inceler. Bunlar, Akademik yaklaşım ve kitsch yaklaşımdır. Kitsch, sanat yapıtını duygusallığın ve klişelerin içine oturtur. Akademik yaklaşım ise yapıtı sistematik söylem bünyesinde dikkatle inceleyip açılımlar. Sanatı tartışmaya yönelik akademik yaklaşım, felsefenin kuramsal yaklaşımıyla birebir örtüşür. Böylelikle, seçkide öne çıkan istif, yığılma ve iç içe geçme durumunun döngüsel gerçeklik algısı ile kurduğu ilişkiyi, hem felsefenin temelleri hem de bu bağlamda üretilen teoriler arasındaki ilişkilerle doğrudan bağdaştırabiliyorum. Bu durum bir tür düşünme şeklini göstermektedir.

Artweeks@Akaretler kapsamında izleyiciyle buluşan olan “Nasıl Söylesem” isimli karma serginiz, bildiğim kadarıyla sergi mekânındaki 3 odada gezilebiliyor. İlk etkinlikte tek bir sergi için böyle bir yaklaşım görmediğimizi düşünürsek “Nasıl Söylesem” isimli karma serginizde, 3 oda üzerinden sanatçıların gerçeklik algısı ve lineer zamanda döngüsel direniş kavramlarını irdeleyişlerinde sürece mi yoksa sonuca mı tanıklık ediyoruz?

Evet, Artweeks@Akaretler kapsamında daha önce gerçekleşmemiş bir şekilde, üç oda üzerinden gerçekleştirilen bir seçkiyle izleyicisini bekleyen “Nasıl Söylesem” kürasyonunda, sanatçıların gerçeklik imgeleri ile hayatın gerçekliği arasındaki döngüsel ilişkinin sürecine odaklanıyoruz. Aslında biz, daha öncesinde sürekli olarak felsefe biliminin zaman algısını nasıl ele aldığıyla ilgilendik ama lineer-döngüsel zaman yapısı, fizikçiler tarafından da uzun yıllar tartışılan büyük bir mesele. Yapılan yeni araştırmalar ile iki algının da geçerliliği, öne sürülen teorilerle de destekleniyor. Böyle kapsamlı bir konunun sonucuna felsefe ve bilim dalları ulaşamazken benim tek başıma sonuca odaklanmam doğru olmazdı diye düşünüyorum. Bu nedenle sergimi hissiyatlar üzerinden şekillenen ve gene hissiyatlar üzerinden deneyimlenecek bir süreç olarak kurguladım.

Sergileme alanının birbirine bağlı üç odalı planı Banu Bilen ile birlikte yönettiğimiz Odeabank sanat platformu O’Art Galeri ile oldukça benzer bir yapıda. Üç odalı yapılarla kuvvetli bağlar kurmaya başladım sanırım. 

İlk olarak geçen yıl düzenlenen Artweeks@Akaretler’e bu yıl ana etkinliğin gerçekleşeceği 37-39 numaralı odalarda Merdiven Art Space ile küratörlüğünü üstlendiğiniz “Nasıl Söylesem” isimli karma serginiz ile dahil oluyorsunuz. Diğer odalarda yer alan sanatın yeni yüzü BASE sanatçıları ve Burcu Perçin’in “Ortak Manzaralarda Buluşma” isimli sergisi gibi pek çok sergi ile ele aldığında “Nasıl Söylesem”, hangi yönleriyle Artweeks@Akaretler’in bünyesinde yer alan işlerle benzerlikler gösteriyor ya da onlardan ayrılıyor?

Oldukça geniş bir alana yayılan Artweeks@Akaretler, Sıraevler’in benzer yapıdaki sergi mekânlarından herhangi biri ile benzerlik gözetilmeden gerçekleşen, birbirinden bağımsız üretilmiş sergilerden oluşturulan bir etkinlik. Bu büyük buluşmanın ortak noktası ise salt sanat tutkusuyla bir araya gelmiş olmak. Bir diğer ortak nokta da sergi mekânlarına yönelik hiçbir müdahalenin olmaması. Kürasyon açısından bu durum, benim için oldukça önem taşıyor. Mimarinin en güzel örneklerinden neoklasik üsluptaki Akaretler Sıraevler, Sarkis Balyan tarafından inşa edilmiş. Genel mimarinin geçişliliği, her serginin kavramına göre şekil alabilecek kadar güçlü bir yapıda. Sahip olduğu nitelik sayesinde, aynı mimari yapıların içerisinde hiçbir benzerlik gözetmeyen, farklı kavramsal odaklar üzerinden gerçekleşetirilebilecek ortak bir buluşma alanı yaratabiliyor. Artweeks@Akaretler, etkinlik kurgusunda fark yaratan özgün nüansıyla sanat izleyicisine Türk çağdaş sanatından çok yönlü bir seçki sunmaya olanak sağlıyor.

Son olarak sanat piyasasının yükselen, genç küratörlerinden biri olarak Artweeks@Akaretler ile bir araya gelme sürecinize değinmek isterim. Güncel olarak OdeaBank O’Art Galeri’nin küratörlüğünü üstleniyorsunuz. Turan Aksoy’un solo sergisi ve Evren Erol’un mekâna özgü enstalasyonunu izleyiciyle buluşturduktan sonra ilk karma serginizi Artweeks@Akaretler kapsamında gerçekleştiriyorsunuz sanırım. Bu bağlamda Artweeks@Akaretler’in kuruculuğunu üstlenen Sabiha Kurtulmuş ile bir araya gelme sürecinizden bahseder misiniz? “Nasıl Söylesem” sergisi için birlikte çalışmak gerek küratöryel gerekse kişisel bağlamlarda sizin için nasıl bir deneyim oluyor?  Gelecek projelerinizde "Nasıl Söylesem” ile bağlantılı işler de görecek miyiz?

Öncelikle teşekkür ederim. Sabiha Kurtulmuş ile kendisinin kurucusu olduğu Merkür Galeri’nin temsil ettiği sanatçı arkadaşım Fatma Zeynep Çilek aracılığıyla tanıştık. Sabiha, sanat dünyasının son derece rekabetçi ortamına karşın sizi iş birliğine teşvik eden bir karaktere sahip. İşini disiplinle ve heyecanla yapıyor. Bana Artweeks@Akaretler projesinin bir parçası olmamı teklif ettiğinde çok heyecanlandım. Ayrıca sohbetlerimiz sırasında 2 yıldır büyük bir özveriyle düzenledikleri bu etkinliğin sadece sanatın sergilenmesi üzerine olmadığını anladım. Sabiha, gerçekleştirdiği bu etkinlikle sanata, genç sanatçılara ve genç küratörlere destek vermeyi sürdürüyor. Sağladığı yüksek katılımla senede iki kez büyük kitlelere ulaşan Artweeks çok önemli bir kültürel buluşma hâline geldi. Benim için de çok sayıda farklı deneyimi bir arada yaşadığım önemli bir süreç oldu. Tarihi değer bakımından böylesine önemli bir mekânda çağdaş sanat eserlerini sergilemek oldukça büyüleyici bir süreç. Nitekim hiçbir müdahalede bulunmadan mekân ile ilişki kurabilmek de benim için yeni ve öğretici bir deneyim oldu.

Bağımsız küratör olarak yer aldığım projelerin yanı sıra Banu Bilen ile Odeabank’ın kültür ve sanat platformu O’Art Galeri’yi yönetiyoruz. Çok kısa bir süre önce başlattığımız yeni bir oluşum var; ismi Standart. Standart, sanat ve sanatla ilişkili projeler yapan bir tür online sanat galerisi. Ana iletişim mecramıza dönüşen dijital ortamlar sanatın erişilebilirliği için de uygun bir platform oluşturuyor. Aynı zamanda hızlı bir etkileşim sağlamak için de uygun bir mecra. “Dijital küratörlük” geleceğimiz için hareketin başlangıç noktası!

Sergi projelerimizin hareket noktası ise sorular, imgeler ve hayaller. Bu sorular ve hayaller dönemsel olarak değişiyor. Bazı soruları kendimize daha sık sorduğumuz anlar olduğunda sanat aracılığıyla cevaplar hayal etmeye başlıyoruz. Yaratımın her alanı sorularımıza farklı bir açıdan cevap veriyor. Bu anı izleyiciyle paylaşmak, en önemli an.

O’Art Galeri’de 21 Mart- 2 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştireceğimiz yeni sergi projemiz “ŞİMDİ.”, günümüz sanatında yeni olana ulaşma gayretine eleştirel bir bakış açısı getiriyor. Öte yandan sanatçının bakış açısına dâir sorular sormaya devam ettiğim şu sıralarda, “Nasıl Söylesem” ile bağ kurmadan ilerleyeceğim. Durmadan...

“Nasıl Söylesem”, Bilgili Holding ve Sabiha Kurtulmuş’un organizasyonuyla bu yıl ikincisi gerçekleştirilen Artweeks@Akaretler No:39’da, 17 Mart tarihine kadar ziyaret edilebilecek.

0
3068
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle